Türkiye'den köşe yazarları
Korhan Gümüş, Taraf gazetesinde, “Suçüstü yakalanan müdürün düşündürdükleri”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Kırıkkale Silah Fabrikası Müdürü yeni geliştirilen otomatik tüfeğin planlarını alıcı kılığına giren sivil polislere satarken suçüstü yakalanmış. Yakalandıktan sonra şunları söylemiş: “Adam fabrika kuracağını söyledi. Ben de söylediklerine inandım ve yardımcı olmak istedim.” Silah, güvenlik gibi konular falan olunca işin rengi değişiyor: Casusluk, devletin gizli bilgilerini çıkar karşılığı satma, v.s…Peki, çıkar karşılığı bir şirkete satılmak istenen bu bilgi yeni bir silah tasarımı değil de başka bir şey olsaydı, ne olacaktı? Peki, öyleyse gizli olmayan ve kamu adına üretilen diğer bilgiler, projeler satılabilir mi? Hukuk devletlerinde prensip olarak kamuya ait bilgi kamuya aittir ve eğer gizli değilse, herkese açık olması gerekir. Satılacak, kiralanacak bir değer olamaz, değil mi? Öyleyse kamuya ait bir bilgiyi satan bir kişinin bu suçüstü yakalanan fabrika müdüründen ne farkı bulunur?Hayır, öyle değil.Bu memlekette olağan, hattâ savunulan bir çalışma şekli kamuya ait olan şeylerin satılabilmesi. Kimi zaman bilgi, kimi zaman yetki, kimi zaman güç, nüfuz… Herşey satılık!”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
Şaşırmayın. Bu ülkede bir kamu kuruluşu örneğin kamuya ait bir bilgiyi, bir hizmeti bir şirkete, hattâ gene adına ürettiği kamuya bile satabiliyor. Kamu adını kullanarak tıpkı şirketler gibi proje işleri alanlar, isteyene para karşılığı rapor hazırlayanlar bile var. Bu ülkede yalnızca kamuya ait bilgi satılmakla kalmıyor, aynı zamanda kamunun adı, unvanı, yetkisi çıkar elde etmek için yapılacak bir işe meşruluk kılıfı kazandırmak için kullanılıyor.
İşte size başımdan geçen bir örnek: Geçenlerde bayram seyran da değil, bir zamanlar ailemin oturduğu apartmanın hiç tanımadığım yöneticisi aradı. “Müjde, apartmanımıza çürük raporu aldık” dedi. Ben de sevinmek yerine, oyunbozanlık yapıp kendisine “Öyle şey olmaz, ben bu işten biraz anlıyorum. Bina çürük falan değil. Bölgedeki en sağlam yapılardan biri. Projesini de zaten bir profesör yapmış” falan gibi bir şeyler söyledim. Adamcağız bir süre yutkundu, ne diyeceğini bilemedi ve bana “Anlarsınız ya” diye cevap verdi.
Koruma kurulu üyesi, belediye çalışanı olup, bu konumlarını kullanarak mimari proje işleri alan, yapan, takip eden kişiler var. Bunlar yalnızca elbette kamu adına edindikleri bilgiyi satmıyorlar, aynı zamanda hem proje yapan, hem onaylayan taraf olarak çalışıyorlar. Son olarak Kanal İstanbul projesinin gene bir kamu kuruluşu tarafından üstlenildiği duyuldu. Kamu kuruluşlarında çalışanlarından kamu kuruluşlarının adını kullanarak proje işleri alanlar, ısmarlama rapor hazırlayanlar var. Örneğin bir mimarlık yarışmasında kazanan kişi aynen şunu söylüyor: “Planlarını yapan kuruluşun başında olduğum için bölgeyi en iyi ben biliyordum. Bu yüzden yarışmayı kazanmam çok doğal.”
Günümüzde herhangi bir şekilde kötü bir olayla anılan bir yönetici halkın karşısına neredeyse zafer işareti yaparak çıkıyor. Taraftarları, çıkar ortakları “seni harcatmayız” diye tempo tutuyorlar. Neredeyse sorumluluk, suç gibi kavramlar ortadan kalkmış, hasımlar arasında gerçekleşen bir mücadele var. Neyin suç olduğuna, neyin olmadığına artık hukuk sistemi içinde karar verilemiyor.
…***
Esfender Korkmaz, Yeniçağ gazetesinde, “Faiz anarşisi yaşıyoruz”başlıklı yazısını okuıyucularla paylaşıyor.
“Faizlerde bilerek veya bilmeyerek anarşi oluştu. Kimin eli kimin cebinde belli değil.2015 enflasyonu 8.81 oldu. Sonraki aylar düşmeye başladı. Enflasyon düşerken, kredi faizleri de artmaya başladı. Söz gelimi Ağustos 2015'te aylık 1.26 olan bireysel kerdi faizleri, Nisan 2016'da 1.38'e yükseldi.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
Ekonomi yönetimi bankalara kredi faizlerini düşürün diyor. Ancak kendisi gerekli önlemleri almıyor. Söz gelimi, Türkiye dalgalı kur sistemi uyguluyor. Ekonomide kırılganlık yüksek olduğu için, kur hareketleri de yüksek oluyor. Kur artışı nedeniyle bankaların yurt dışı kredi borçlarının TL karşılığı da yükseliyor.Ayrıca bankaların dış borcunun dörtte üçü dolar cinsindendir. Dolar kuru Euro karşısında da değer kazandığı için, Euro ile iş yapan bankalar açısından da yeni bir maliyet oluşuyor.Bankaların bir yıl vadeli kısa vadeli dış borcu 15.6 milyar dolar, ayrıca 2016 yılında, vadesi dolan uzun vadeli borçları 28.2 milyar dolar olmak üzere toplam 44 milyar dolar dış borç çevirmeleri gerekiyor.Kaldı ki Türkiye'nin kredi risk primi yüksek olduğundan bankalar yurt dışından daha yüksek faizle dış kredi bulabiliyor. Bu nedenle verdikleri kredilere ister istemez yansıtıyorlar.
Bu nedenlerle ekonomi yönetimi, önce dalgalı kur sistemini revizyona tabi tutmalı, ekonomide istikrar sağlamalı ve sonra konuşmalıdır.Birçok firma iflas erteleme için başvurdu... Bunların çoğu banka borçlarıdır. Bankaların takipteki kredileri arttı. Bankalar zora girerse özel sektör de zora girecektir.
Bankalar da spekülasyon kâr peşinde koşuyor. Bankaların mevduata verdikleri faizler arasında yüzde iki yüz fark var. En düşük faiz veren yüzde 4.5 iken en yüksek faiz veren yüzde 12.50'dir.
Buna karşılık, bankaların tamamı kredi kartlarından akdi faiz olarak yüzde 24.4 ve gecikme faizi olarak da yüzde 30.24 faiz alıyorlar. Bankaların tamamı kredi kartlarından Merkez Bankası'nın ilan ettiği en yüksek faiz üstünden faiz alıyorlar. Mevduata verdikleri faizin yüzde 200 veya yüzde 300'ü kadar kâr sağlıyorlar. Bu demektir ki bankalar arasında kartelleşme var. Kartelleşmeyi önlemek de devletin görevidir.
…***
Cevher İlhan, Yeniasya gazetesinde, “Teröre yardım ve yataklık”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
““Dokunulmazlıklar”ın kaldırılması meselesi gibi “terörle mücadele” konusu da gürültüye boğduruluyor.Bir defa daha doğrularla yanlışlar karıştırılıyor.Bunlardan biri “teröre yardım ve yataklık” perdesinde, siyasî iktidara aykırı tesbit ve eleştirilerde bulunanların “teröre yardım ve yataklık”la suçlanması.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
Hatırlanacağı üzere Cumhurbaşkanı akademisyenlerden muhalefete kadar birçok kesimi “teröre destek”le suçlarken, “Elinde silâhı olan, bombası olan terörist ile unvanını, kalemini teröristin emrine verenin de hiçbir farkı yoktur. Unvanının milletvekili olması, akademisyen olması, yazar, gazeteci olması o kişinin aslında bir terörist olduğu gerçeğini değiştirmez. O eylemin amacına ulaşmasını sağlayan bu destekçilerdir, bu yardakçılardır. Bu bakımdan terör ve terörist tanımını yeniden yaparak ceza kanunumuza derç etmeliyiz” diye TMK’da ‘terör tanımını genişletme” çağrısında bulunmuştu.
Oysa hukukçular, mevcut TMK ile de teröre yardım ve yataklık edenlerin suçlu olarak tesbit edilebildiğini belirtiyorlar. Buna göre teröre destek verenlerin mevcut kanunlarla cezâlandırılmaları mümkün. Bunun için yeni yasaya ihtiyaç yok.
Ne var ki, 2004 MGK kararıyla düğmeye basılan süreçte son dönemde icâd edilen “paralel devlet yapılanması”yla mücadele kapsamında “silâhsız terör örgütü” garabetinin yasaya yerleştirilmek istendiği görülüyor…
Vakıa şu ki, bir yandan mevcut yasalarla “terörle başarılı mücadele verildiği” iddia edilirken, diğer yandan “yasaların yetersizliği” çelişkisi sergileniyor.
Cumhurbaşkanı’nın “Çözüm sürecinde valilerimize ‘İlişmeyin!’ diye tâlimat verdik,” Başbakan’ın “Hangi iş adamının hangi mezarlık görüntüsü altındaki yerlere götürülüp işkence edildiğini, hangi iş adamlarından hangi haraçların alındığını, Kandil’e kimlerin götürülüp nasıl baskılar altında inletildiğini biz biliyoruz. Sabırla, çözüm süreci işlesin diye seyirci kaldık” ifadeleriyle resmen itiraf edilip güvenlik güçlerinin yüzlerce operasyon talebine “izin verilmemesi”yle azdırılan terörün faturası bu kez kanuna çıkarılıyor.
Oysa Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 10. maddesindeki, “Herkes görüşlerini açıklama ve anlatım özgürlüne sahiptir. Bu hak, kanaat özgürlüğü ile kamu otoritelerinin müdahalesi ve ülke sınırları söz konusu olmaksızın haber veya fikir alma ve verme özgürlüğünü de içerir” hükmünü esas alan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine göre, “Şiddeti savunmadığı sürece bütün görüş ve düşünceler ifâde özgürlüğü kapsamına girer.”
Tesbit şu ki, terörle mücadeledeki zaafiyet yasadan değil, irâde eksikliğinden ve yanlış yöntemlerden kaynaklanıyor.