Şubat 19, 2019 11:01 Europe/Istanbul
  • Türkiye'den köşe yazarları

Cumhuriyet: CHP’de liste mesaisi

Aydınlık:

İnşaat ekonomisi resmen çöküyor

Yeniçağ:

MHP’nin hukukçusu FETÖ’cü çıktı!

Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:

...***

Yakup kepenek 18 Şubat tarihli Cumhuriyet gazetesinde, ” Başkan- sermaye-emek”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Başkanlık rejimine tam anlamıyla geçilmesinden sonra, AKP’nin sermaye ve emek kesimlerine yaklaşımı da yeni bir biçim ve içerik kazanıyor. Sermayenin daha büyük olanı el üstünde tutulurken, orta boy ve küçükler itilip kakılıyor. Emekçilerin, işsizlik ve düşük gelir nedeniyle yoksullaşması daha da derinleşiyor. Yeni bir gelişme olarak yoksul tüketicilerin yalnızca çok küçük bir kısmına da olsa ucuz sebze ve meyve sağlanabiliyor.”diyen yazar yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

...***

AKP iktidara, serbest piyasacılık yaparak geldi. Kendisinden önce oluşturulan kamu ihale düzenine bir süre bağlı kaldı. Merkezi ve yerel yönetimiyle tüm devlet birimlerinin piyasadan satın aldığı mal ve hizmetlerin, ilgili herkese açık, yarışmacı ve eşitlikçi bir biçimde sağlanması kuralına uydu. Serbest piyasa kavramının esasını oluşturan bu kural, aynı zamanda ve öncelikle devletin değişik sermaye kesimlerine eşit uzaklıkta olmasını içerir.

AKP özelleştirmelerden ve yol, köprü ve havaalanı gibi büyük yatırımlardan başlayarak bu kuraldan hızla uzaklaştı; kamu ihalelerini, kendi sermayedarını oluşturmak ve yandaşı olmaya çalışan sermayeyi güçlendirmek için kullanmaya başladı. Günümüzde devletin satın aldığı mal ve hizmetlerin tamamına yakını, davetli ihale yöntemiyle yapılıyor.

Büyüyen yandaş sermaye, başta basın-yayın olmak üzere, toplumsal yaşamın kültür ve sanat dahil her alanını sarıp sarmalıyor; haberlerden TV dizilerine dek her alanda yandaşlığı egemen kılıyor. Oluşan düşünsel daralma, kısıtlama ve baskı ortamı kimi militan AKP yandaşlarını bile tedirgin ediyor.

Ülke ekonomisi de, AKP’nin serbest piyasa oyununun kurallarına uymamasının sonuçlarını yaşıyor.

Devlet, yalnız sermayeye değil tüm yurttaşlara eşit uzaklıkta olmalıdır.  Sermaye büyük bir güçtür; her olanağı kullanarak sermayeyi kendisine bağlayan; onu besleyen ve ondan beslenerek güçlenen AKP iktidarı, sıra emeğe gelince tam anlamıyla yan çiziyor. İşsiz sayısı son bir yılda 706 bin artarak toplamda dört milyona yaklaşıyor. Kamuda işe almalarda, liyakate değil mülakata bakılıyor; yeterliliğine bakmaksızın, yalnızca kendisinden olanları işe alıyor. Bir genç 23 kez mülakata girdiğini yine de işe alınmadığını vurguluyor.

Her şey bir tarafa, geçen hafta basına yansıdığı gibi, bin kişinin alınacağı bir işe 60 bin kişinin başvuru yapmış olması, sermaye sevdalısı iktidarın işsizler karşısındaki duyarsızlığının çok yıkıcı bir sonucudur.

İşsizliğe çözüm bulamayan iktidar, enflasyona tanzim satışları ile çözüm arıyor. İstanbul’da 50, Ankara’da 30 yerde açılan ve şimdilik yalnızca meyve ve sebze ile sınırlı olan tanzim satış uygulaması, devletin eşit uzaklık kuralından çok uzak olduğunun yeni bir sayfasıdır. Bu iki kentte yaşayan yaklaşık 20 milyon kişinin, kâğıt üzerinde de olsa tanzim satış olanağından yararlanacağını varsayalım. Ülke nüfusunun geriye kalan 62 milyon tüketicisinin suçu ne? Diğer yönden sermaye ve emek arasındaki yıkıcı ayrımcılığına, AKP, tanzim satış düzenlemesiyle asıl oy tabanı olan küçük esnafı da katmaya, esnafı dövmeye başlıyor. Oysa esnaf, ne salt sermayedardır ne de emekçi. Bu iki özelliğin kişileşmesidir.

Bu soru yanlış; çünkü AKP’nin varlığını sürdürmesi için karşısında bir suçlu ya da suçlular gereklidir. AKP yıllardır toplumun kendisine seçimlerde oy vermeyen yaklaşık yarısını suçlayarak, onları düşmanlaştırarak varlığını sürdürüyor. AKP’nin sahip olduğu dünya görüşüne göre, suçlu yoksa, yaratılmalıdır. Balık susuz AKP düşmansız yaşayamaz.

Konunun uzmanları patlıcanın besleyici özelliğinin yok denecek kadar az olduğunu, buna karşılık lezzeti nedeniyle istendiğini belirtir. AKP sonunda, esnaf bağlamında, o tadı da terörist yaptı!

Patlıcana uzanacak kadar derinleşen ayrımcılığın topluma daha fazla zarar vermeden bu seçimlerde durdurulması ve yerel yönetimlerde güçlü bir biçimde tersine çevrilmesi için çaba harcanması gerekiyor.

...***

Yıldım Koç, 18 Şubat tarihli Aydınlık gazetesinde, “Bütçe açıkları ve Türkiye’yi bekleyen ekonomik gelecek”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Türkiye’de sosyal güvenlik sisteminin açıkları devlet bütçesinden karşılanmaktadır. Sağlık hizmetlerinin özelleştirilmesinin getirdiği büyük ek yük nedeniyle Sosyal Güvenlik Kurumu (SGK) açıkları hızla artmaktadır. Cumhurbaşkanlığı 2019 Yılı Programı’na göre, SGK bütçe açığı 2018 yılında 24.8 milyar lira iken, açığın 2019 yılında 47.7 milyar lira olması beklenmektedir.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

...***

Geçmişte bütçe kaynağı olarak kullanılan özelleştirmeler büyük ölçüde tükenmiştir.

Ayrıca, uluslararası düzeyde ve ülke içinde faiz oranlarının yükselmesiyle birlikte, bütçedeki faiz yükünün miktar ve oran olarak artması gündemdedir.

Devletin toplam harcamaları içinde faiz giderinin payı 2017 yılında yüzde 5.6 idi. Bu rakam 2018 yılında yüzde 6.2’ye çıktı. Cumhurbaşkanlığı Strateji ve Bütçe Başkanlığı’nın 18 Ocak 2019 tarihli Türkiye Ekonomisinde Haftalık Gelişmeler ve Genel Görünüm raporuna göre, bu oran 2019 yılında yüzde 8.3’e ve 2021 yılında yüzde 9.5’e yükselecektir. Faiz giderlerinin devletin toplam vergi gelirlerine oranı ise 2017 yılında yüzde 11’di. Bu oran 2018 yılında yüzde 12.6’ya çıktı. Aynı rapora göre, bu oran 2019 yılında yüzde 16.1 ve 2021 yılında da yüzde 17.6 olacaktır.

Geçmişteki ekonomik krizlerde insanlar tüketici kredisi ve kredi kartı borcu içinde değillerdi. Ailedeki her kişinin elinde, her ay para ödenmesini gerektiren akıllı telefonlar yoktu. Tek veya asıl gelir kaynağı işyerinden aldığı ücret olan insanların sayısı ve nüfus içindeki oranı bu kadar yüksek değildi. Geçmişte ekonomik kriz olduğunda yan geliri olan insanların dayanma gücü daha fazlaydı. Yan gelirler iyice azaldı. Geçmişte insanlar arasındaki ilişkiler daha dostçaydı, dayanışma vardı, aile bağları güçlüydü. Kapitalizm, insanları bencilleştirdi ve bireycileştirdi; toplumun geleneksel dayanışma alışkanlıklarını tahrip etti. İnsanlar artık genellikle yalnız. İnsanlar, gelecekte elde edeceklerini umdukları gelirleri önceden harcayarak yaşam standartlarını epeyce yükselttiler. Şimdi birçok insanın birikiminin, borçla aldığı evi veya arabasının elinden alındığı, işsiz kaldığı bir süreç başladı. Gelir düzeyinin epeyce üstünde bir yaşam standardından geriye düşüşün toplumsal etkileri büyük olacaktır. Ayrıca, günümüzün insanı, örgün eğitim düzeyi ve bilgiye erişim olanaklarıyla, 10 yıl önceki insandan bile çok farklıdır. Bu koşullarda derinleşen büyük bir ekonomik krizin toplumsal ve siyasal etkileri de büyük olacaktır.

...***

Burhan Bozgeyik, 18 Şubat tarihli Milli gazetesinde, “Acilen faizsiz ekonomiye geçilmeli!”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Şu faiz illeti yakamıza yapıştı yapışalı kanımızı, iliğimizi kuruttu. Bizi soyup soğana çevirdi. Bir zamanların maliye bakanı, “Toplanan vergilerin yüzde 85’i faize gidiyor” demişti. Maliye bakanlarından Mehmet Şimşek de bu açıklamayı doğrulayarak, “2002 yılında Türkiye’de toplam bütün vergilerin yüzde 86’sı iç ve dış borç faizine gidiyordu” demişti. Yine eski Maliye Bakanlarından Kemal Unakıtan da, “2008 bütçesi de faize gidiyor” diye dert yanmıştı.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

...***

Unakıtan’ın yaptığı açıklamaya göre 2008 yılındaki faiz ödemesi bir önceki yıla göre 7 milyar artarak 56 milyar TL’ye çıkmıştı. 2007 yılının ilk dokuz aylık döneminde saatte yaklaşık 5 milyon, günde 117 milyon, haftada 1 milyar 97 milyon ve ayda 4 milyar 700 milyon dolar faiz ödemesi gerçekleştirilmişti.

Gelelim günümüze. 2019 bütçesinde yatırıma 65 milyar lira ayrılırken, faiz ödemelerine ise 117 milyar lira ayrılmıştı.

Faizli ekonominin gündemde olduğu andan itibaren faize harcanan miktarı şöyle bir göz önüne getiriniz, ortaya korkunç bir rakam çıkar. Bu faiz ödemeleri için son iktidar çare olarak özelleştirmeye gitti. 90 yılda yapılan yüzlerce fabrikayı, tesisleri, limanları ve arazileri sattı. Bu satışlardan toplam 67 milyar dolar elde edildi. Onlar da uçup gitti. Sayın Temel Karamollaoğlu’nun dediği gibi, o fabrikalar yeniden kurulmak istense 60 milyar dolar değil, 600 milyar dolar da harcansa o fabrikalar kurulamaz.