Türkiye'den köşe yazarları
Aydınlık: İhracatçı: Çiftçi kazanırsa herkes kazanır
Cumhuriyet:
Erdoğan'dan yeni parti açıklaması: Ayrılanlar oldu isim vermeye gerek yok
Yeniasya:
AB dosyası kapanmadı
Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:
...***
Ufuk Söylemez, 26 Şubat tarihli Aydınlık gazetesinde, “Kuyruklar ve çay poşetleri”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Şubat soğuğunda, ileri yaşında, saatlerce soğan/patates kuyruğunda bekletilen insanlara, mitinglerde 100-200 gramlık çay paketlerini atıyor, file-torba kapmak için üşüşenlere sanki dalga geçer gibi “nereden nereye” şarkıları söylüyorlar. İnsanları, sadakaya bu denli muhtaç duruma düşürmek, kuyruklarda soğukta bekleşenlere bunun “varlık kuyruğu” olduğunu söylemek gerçekten de son derecede üzücü ve düşündürücü.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
Sosyal yardım ve desteklemeler ihtiyaç sahiplerine, insanlık onurunu ayaklar altına almadan da “bir elin verdiğini, diğer el görmemeli” ilkesini unutmadan da yapılabilir, yapılmalıdır. Ama, Cuma namazına bile kameralar eşliğinde ve yüzlerce araçlık konvoylarla adeta şov yaparcasına gidenler, bizim vergilerimizi sanki ceplerinden ulufe dağıtır gibi, harcayıp savuruyorlar maalesef. Geçen gün bir okurumuz bu durumdan “ama beleş mezar bulsalar içine girecek insanlar var” şeklinde yakındı. Hakikaten AKP’li Belediyeler için bu fikir güzel bir promosyon olabilir ne dersiniz? Mesela, miting meydanlarında ve yandaş havuz medyasında çıkıp, mezar ücretlerinde örneğin yüzde 10 indirim yaptık deseler, yine Şubat soğuğunda kuyruklar oluşup, talep patlaması yaşanır mı acaba? Neyse, şaka bir yana, hiçbir çağdaş gerçek demokraside bu sığlıkta ve kabalıkta insanları kuyruklarda ucuz patates için bekleten, mitinglerde 200 gramlık çay poşetlerini fırlatarak kapışmalarını şarkı söyleyerek izleyen anlayışa rastlanmaz. Geldiğimiz nokta, Türk demokrasinin, ne denli irtifa kaybettiğini de gösteriyor ne yazık ki! Milleti işsizliğe, yoksulluğa, ağır borç yüküne, yüksek enflasyona ve fahiş faizlere, mahkum eden iktidar, mitinglerde çay poşetleri atarak, soğan/patates kuyruklarına varlık kuyrukları diyerek bu milleti hala kandırabileceğini sanıyorsa yanılıyor bence. Sakin ve makul çoğunluk, bu ekonomik çöküşün ve kuyruklara, sadakaya muhtaç hale düşürülmenin hesabını, mutlaka ama mutlaka yerel seçimlerde soracaktır, sormalıdır.
…***
Faruk Çakır, 26 Şubat tarihli Yeniasya gazetesinde, “Adalet neyimiz olur?”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Türkiye’yi idare edenlerin bir kısmına göre ülkemizde adalet sistemi olması gerektiği gibi işliyor.Ancak büyük ekseriyet aynı kanaatte değil. Daha üzücü olan, bazı siyasetçilerin hak, hukuk ve adalet hatırlatmasından memnun olmamalarıdır. ‘Daha fazla hak, daha fazla hukuk, daha fazla demokrasi olsun’ denildiğinde bundan rahatsız olmak mümkün müdür?”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
Bir vesile ile Türkiye’yi ziyaret eden Avrupa Birliği (AB) Delegasyonu Siyasî İşler Bölüm Başkanı Eva Horelova’dan da hukuk hatırlatması gelmiş. Türkiye’nin, AB’ye üyelik sürecine ilişkin, “Türkiye’de birtakım gelişmeler meydana geldi; bunların en önemlilerinden biri de Reform Eylem Grubu’nun yeniden toplanmaya başlaması” diyen Horelova, şöyle devam etmiş: “Biz Türkiye’den somut adımlar atmasını bekliyoruz, özellikle hukukun üstünlüğü, yargı ve insan hakları noktasında. Yerel seçimler öncesinde Türkiye’nin farklı şehirlerine giderek, buradaki siyasî atmosferi solumak istiyoruz. Bu kapsamda 10 şehri ziyaret edeceğiz.”
MAZLUMDER Başkanı imzasıyla yayınlanan ‘Cumhurbaşkanına açık mektup’ta da yine hukuk hatırlatması var: “Cezaların şahsiliği prensibi, üst düzey görevliler eliyle buharlaştırılıyor. Şöyle bir Türkiye istiyoruz: Hukuku egemen kılmanın zafiyet gibi algılanmadığı, adâletin devletin temeli olduğu, gücün haksızlığa alet olmadığı bir Türkiye! Güçlünün değil haklının üstün olduğu bir Türkiye!”
İki ayrı yazarın, aynı gazete ve aynı günkü yazılarında hukuk ve adalet sistemindeki sıkıntılara dikkat çekmesi de önemli. Ahmet Taşgetiren şöyle yazmış: “Acaba kendi içimize bakar mıyız biz, yargılayan konumunda olduğumuzda, bir kişiye, topluluğa karşı yüreğimizdeki kin kararlarımızı nasıl etkiliyor? (...)
Öfke, kin, insanın kimyasını bozar, insanın kimyası bozulduğunda da adaleti ayakta tutmak kolay değildir. Çocuğunuz, eşiniz, çalışanınız, siyasette rakibiniz vs... Hadi ‘Öfkemi yuttum’ deyin bakalım... O kadar kolay değil. Hep söylüyorum, Türkiye’de bir yargı-adalet sancısı var. En kötüsü de bu. Adaletsizliği normalleştiriyoruz, içimize sindiriyoruz, kabul edilebilir hale getiriyoruz, gerekçe üretiyoruz. Fark kalmıyor adaletsiz dönemlerle. (...) Şunu yazıp bitireyim: Öncelikle adaletsizliklere gerekçe üretmekten vazgeçmeliyiz. Çünkü adalet mülkün temelidir.” (Karar g., 22 Şubat 2019)
Hukukçu yazar Taha Akyol da şöyle yazmış: “Yargının genel manzarasına baktığımızda, dünden bugüne bağımsız ve tarafsız yargı kalitesine ulaşamadığımız açıktır. (...) Artık adalete tek bakış açımız ‘siz-biz’ değil, evrensel hukuk olmalıdır. (...) Adalet Bakanı ne diyor? Genel tablonun ne boyutlarda olduğunu, Adalet Bakanı Abdulhamit Gül’ün şu sözleri ortaya koyuyor: “Temel hak ve özgürlüklere orantısız müdahaleler, bazı haklı eleştirilere neden olabilmektedir. Yine bu tür müdahaleler, yargısal tasarrufların meşrûiyetine ve yargıya olan toplumsal desteğe de zarar verebilmektedir.” (29.11.2018) Evrensel hukuka uymayan tasarrufların, Türkiye lehine olduğunu sanmak büyük hatadır. Türkiye’nin bekası için yüksek kalitede hukuk devleti niteliği gerekir. Yabancı sermaye getirmek için Türkiye’nin hukuk devleti olduğunu söylüyoruz, değil mi?” (Karar g., 22 Şubat 2019)
Her şartta ve yönde hukuk ve adalet sistemindeki sıkıntıları aşmak gerektiği ortaya çıkıyor.
…***
Esfender Korkmaz, 26 Şubat tarihli Yeniçağ gazetesinde, “Ekonomide işimiz zor”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Ekonomideki daralma, ani bir çöküşle de gelebilir. Söz gelimi finans sektöründe, sermaye piyasasında, konut sektöründe balon olursa, kurlarda ani bir artış olursa, kısa sürede ekonomik kriz ortaya çıkabilir. Genellikle uygulamada kriz sözü de bu anlamda kullanılıyor. Kriz varsa, kısa vadeli programlarla yeniden dengeler kurulabilir. 2001 krizinde böyle oldu. 2001'de ekonomi yüzde 5.7 oranında daraldı. Ertesi sene 2002'de yüzde 6.2 oranında büyüdü.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
2000 yılında 9.7 milyar dolar olan cari açık 2001 yılında 3.3 milyar dolar cari fazlaya dönüştü.Bugün yaşamakta olduğumuz ekonomik daralma ise uzun dönemde kaynakların yanlış kullanılması, dış kaynağa dayanan büyüme, sektörel dengesizlik, piyasada oligopol yapılaşma gibi sürdürülemez politikalar sonucu ortaya çıktı.TL'de devalüasyon da dalgalı kur sistemi olduğu için, on yıllık bir süreçte ortaya çıktı. 2008 yılında TL kuru yüzde 26 daha değerli iken bugün tersine yüzde 24.5 oranında daha düşük değerdedir.Ekonomideki daralmayı, büyüme, işsizlik, yatırımlarda gerileme gibi makro göstergeler ile reel sektörün zor durumda olması gösteriyor.Ayrıca Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK), sektörel güven endekslerini açıkladı. TÜİK'in düzenli yayınladığı, Tüketici Güven Endeksi ile Sektörel Güven Endeksleri aynı zamanda, ekonomideki gidişatın da bir barometresidir. Bu endekslerdeki hızlı güven kaybı da durgunluğun farklı bir göstergesidir. Dahası güven meselesi ekonominin geleceğini de belirliyor. Zira eğer kötümser beklentiler varsa, üretici ve tüketici harcamalarını kısıyor. Tasarruf sahibi güven duymadığı için yatırım yapmıyor. Ekonomi daha çok daralıyor. Her üç sektörde de güven endeksi, güven sınırının altına düştü ve bir yıl öncesine göre geriledi. Güven kaybı en fazla yüzde 38.2 düşüşle inşaat sektöründe meydana geldi. Her üç sektör de son üç ayda işlerinin bozulduğunu söylüyor. Anketlere verilen cevaplara göre bu sektörlerden hizmet sektörü son üç ayda işlerinin yüzde 21 oranında, perakende ticaret sektörü yüzde 13.3 oranında ve inşat sektörü ise yüzde 37.4 oranında düştüğünü söylüyorlar. Yine önümüzdeki üç ayda her üç sektör de daha az işçi çalıştıracağını söylüyor. Bu demektir ki önümüzdeki aylarda işsizlik artacaktır.