Türkiye'den köşe yazarları
Cumhuriyet: Devlet AKP’nin hizmetinde
Aydınlık:
Hükümetten ilaç firmalarına seçim kıyağı
Yenişafak:
FETÖ Gezi olayındaki STK'ları desteklemiş
Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:
…***
Veysel Ulusoy, 3 Mart tarihli Cumhuriyet gazetesinde, “Ekonomik büyüme paradoksu”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Başta Columbia Üniversitesi öğretim üyesi Bhagwati’nin yaklaşımı ile gündeme gelen, daha sonra da özellikle uluslararası ticaret ve yatırım konusunu araştıran ekonomistlerin vurguladığı bir konu var: Büyüme ile gelen fakirlik. Özünde paradoks (çelişki) gibi gözüken bu konu aslında gelişmekte olan ülkelerde son dönemde sıkça yaşanan bir olgu haline geldi.Yatırımı ve ulusal geliri artan bir ülkede süreç nasıl olur da fakirleşme ile sonuçlanır?”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
Serbest piyasa ekonomisinin ilkelerinin ekonomimize girişi olan 1980’lerde, ekonomik büyümeyi ihracata ve tüketime dayalı bir yapı üzerine kurduk. Tercihin bu yönde olması, özellikle verimliliğe dayalı rekabetteki üstünlüğümüz olan tekstil gibi birkaç ürün yelpazesinden öteye gitmedi, gidemezdi de zaten. Belirli bir süre ihracatımızın artışını parlayan gözlerle izledik ama o parlaklığın altında görünmeyen en az iki tehlike vardı. İlki, gelen dövizi net gelirimiz olarak algılayıp dış borca dayalı sermaye ile kapasite yatırımları yapmamız, ikincisi ise “belirli” ürüne dayalı büyümede uluslararası fiyat oranının (ticaret haddinin) devamlı bir düşüş eğiliminde olması.
Ekonomideki benzer paradoksu sadece fakirleştiren büyüme olgusu içinde yaşamıyoruz elbet. En başta gelişmiş ülkelerde bir hastalık niteliğindeki tasarruf paradoksu var. Herkesin tasarrufa yöneldiği bir toplumda, yüksek faizler belirli bir süre sonra eşik noktasının altına iner. Gelir seviyesi düşen hane halkı harcamada kesintiye gider. Toplam talepteki bu daralma sonuçta varlık fiyatlarında da düşüşe neden olur ve sermaye birikiminde daralma yaratır.
2008 küresel kriz sonrası bollaşan ABD dolarının faiz oranlarını indirmesi bizim gibi gelişmekte olan ülkelerde ucuz dış borca dayalı şımarık yatırımları artırdı. Borcun reel ağırlığı zamanla kendini geri dönmeyen gelirlerde gösterdi ve en ufak bir dışsal etkiyle de dönüşü olmayan bir borç sarmalına dönüştü. Önce kur, sonra enflasyon ve faizler arttı, hane halkı gelirleri eridi, azalan harcamalar varlık fiyatında da reel düşüşleri beraberinde getirdi.
Paradoksun bu haliyle son bulmadığını vurgulamak zorundayım. Temel sonuç esas itibarıyla bundan sonra ortaya çıkıyor. Yüksek faiz maliyetinin yatırım olanaklarını derinden etkilediği bir zamanda, karar vericilerin önce enflasyonu ve sonra da faizi düşürmek için uyguladığı para ve maliye politikaları yatırımcı ve bankaların yeni kararlar almasını öteledi. Biraz da baskılanmış bir fiyatlama uygulaması ile karşı karşıya kalan üretici/perakendeci, zaten ÜFE ve TÜFE farkında da görüldüğü üzere, düşük olan fiyatları, özellikle piyasada kalabilmek için kabullenmek zorunda kaldı. Girdi maliyet endeksindeki artışın da baskısı ile demin belirttiğimiz “borç (deflasyonu) enflasyonu paradoksu”nun son kısmı tamamlanmış oldu.Hayatta kalmanın öncelik olduğu böyle bir bulanık yatırım/ gelir ortamını düzeltmek kolay olmayacak!
…***
Mehmet Kara, 3 Mart tarihli Yeniasya gazetesinde, “Seçimler yaklaşırken”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Mahallî seçimlere bir aydan daha az bir süre kaldı. Türkiye’nin “partili cumhurbaşkanlığı sistemi”nde ilk defa yapılacak seçimde milletin anlayamayacağı şeyler yaşanıyor.Mahallî seçimlere ittifakla girilemediği için partiler “işbirliği” altında (aslında ittifak) yapıp giriyorlar. AKP-MHP ile, CHP-İYİ parti ile işbirliği yaptı. İşbirliği ile seçime girecek bu partiler illerde hatta ilçelerde diğer partinin adayını destekleyecek!. Tabiî bu tavanda anlaşılan, uzlaşılan bir durum... İlk defa denenecek bu işbirlikleri sandıklara ne kadar yansıyacak onu 1 Nisan’da göreceğiz.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
Millet, 1 Nisan şakası yapabilir... Bunu sokakta konuştuğumuz insanlardan görebiliyoruz.
Seçim kampanyasının dikkat çeken bir tarafı, “cumhur ittifakı”nın ortaklarının “millet ittifakı”na yakışıksız ifadelerle yakıştırmalar yapmayı sürdürmesi.. Bu durum, siyasetin üslûbunun nerelere kadar geldiğinin bir göstergesi oluyor.
Seçimlere bazı partiler de tek başlarına bütün illerde ve ilçelerde aday çıkararak giriyorlar. Demokrat Parti, Saadet Partisi bunlardan ikisi...
İşte, iki ittifak içinde de olmayan ve tek başına seçime girecek bu partilerin yakışıksız ifadelerle, sanki bu ittifaklar içindeymişcesine acımasızca eleştiriliyor, hem de küçültücü ifadelerle karalanmaya çalışılıyor olması bu seçim kampanyalarının üslûpsuz tartışmalarından birisi daha oluyor...
Bunlar da milletin gözü önünde yapılıyor. “Bir kısım medya” olayları tek taraflı verdiği için “biz tek başımıza seçime giriyoruz, kimse ile ittifak ya da işbirliği yapmıyoruz” deseler de pek seslerini duyuramıyorlar, sokak sokak gezerek millete bunları anlatmaya çalışıyorlar.
İşte tam da bu yüzden milletin 1 Nisan şakası yapabileceği düşünülüyor...
Mahallî seçimler yaklaşırken, siyasette yaşananlar milletin kafasını karıştırıyor.
Cumhurbaşkanı ve AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan, mitinglere giderken vatandaşlara seçim otobüsü üzerinden “çevre dostu poşetler” içerisinde 250 gramlık çay dağıtıyor. Vatandaşlar da yol kenarında Erdoğan’ın attığı çayları kapma yarışına giriyor.
AKP Genel Başkan Yardımcısı ve Cumhur ittifakının Ankara Büyükşehir belediye adayı Mehmet Özhaseki’nin bu durumdan haberinin olmaması imkânsız...
Bunu bilmesine rağmen şöyle bir açıklama yapmış:
“Sabah hepinizin kapısına süt bırakacağım, akşamdan çay dağıtacağım’ falan filan. Bunun sonu gelmez ki. Var olanı herkes dağıtır. Bırak süt dağıtmayı, belediyenin bütçesi var, çık sokağa, sıraya dizilsin insanlar, ver parayı kurtul o zaman. Öyle bir hayat yok. Ama demek ki karşılık bulduğunu zannederek hâlâ bunu söylemeye devam edenler var. Hem de Ankara’mızda, emin olun içim yanıyor. Tersine bir tavır izliyorsanız, ‘süt veririm, sabah da çay dağıtırım, paraları da şöyle düşürürüm, burayı da böyle keserim’ diyorsanız, Allah yardım etsin bu şehre. Bu sadece popülizm, halkı kandırmak olur...”
Özhaseki peşinden de, “Ben sandım ki, aday olunca herkes proje ortaya koyacak. En büyük hayal kırıklığım bu. Ne yazık ki şu ana kadar konuşamadık” ifadesini kullanmış.
…***
Mustafa Pamukoğlu, 3 Mart tarihli Aydınlık gazetesinde, “sendikaların ekonomik krizlerdeki rolü”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Ülkemizde yaşadığımız ekonomik krizin vereceği hasarı azaltmada ve sıkıntıların çözümünde işçinin örgütlü gücü olan sendikaların devreye girmesi gerekir. İşçilerin çalıştığı işletmelerde ücretlerin dengelenmesi, enflasyona karşı ezdirilmemesi, verimliliğin artırılması, işçinin çalıştığı işyeri ile aidiyet duygusunun geliştirilmesi, işletmenin yaşamasına katkı sunulması bakımından sendikalar çok önemli işleve sahip olmalıdır.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
Çalışma ekonomisinin değerli profesörlerinden Sayın Yorgun diyor ki; işçi ister ki ücreti en iyi şekilde belirlensin ve en yüksek düzeyden ücretini alsın. İşveren ise karının maksimum olmasına çaba harcar. Bunun için de maliyetlerinin daha aşağıda olması için öncelikle işçi ücretlerinin yükselmesini istemez. Müşteriler de bu işletmeden satın alacakları mal veya hizmetin en kaliteli ve en uygun fiyatta olmasını bekler. Bu üç faktör aslında birbirine zıttır. İşçiyi tam memnun ederseniz, işveren ve dolayısıyla müşteri memnun olmaz. İşveren memnun ise işçi ve müşteri memnun değildir. Müşteriyi memnun edeyim derseniz, işverenin karlarından feragat etmesi gerekir ve işçinin ücretlerinin de fiyatlara yansıyacağı nedeniyle ücretlerin yükselmesini istemez. İşte bu zıtlıkta dengeyi sendikalar sağlamalı. Çünkü sendikalar çalışma ekonomisinde belirleyici bir güce sahiptir veya sahip olmalıdır.
Gerçekten de sendikaların olduğu işletmelerde işçi bir anlamda işletmenin faaliyetlerini ve karını-zararını denetleyen konuma gelir. İşveren disiplinli davranmak zorundadır. İşçisini mutlu etmek adına katlandığı maliyetleri çıkarmak için satışlarını ve karlılığını artırmak ve daha etkin ve verimli çalışmak zorunda olduğunun farkındadır. Çalışanın mutluluğunun ve motivasyonunun artmasının verimliliği ve karını artıracağının bilincindedir veya bilincinde olmalıdır.
Sendikaların diğer önemli yararı da kayıt dışı ekonomiyi küçültmede oynayacakları roldür. Sendikalı işçinin ücretini eksik gösteremezsiniz. Bu da devletin gelir kaybını önler. Bütçeye oradan da ekonomik gelişmeye katkı sunar.