Türkiye'den köşe yazarları
Cumhuriyet: Sendika başkanından AKP'ye seçim hizmeti
Yurt:
Yerel seçimler öncesinde kamu bankaları 'iktidar partisi lehine kredi dağıtıyor'
Yenişafak:
Washington'ın F-35 şantajı sürüyor
Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:
…***
Yavuz Alogan, 5 Mart tarihli Aydınlık gazetesinde, “seçim zamanı esnekliği”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“AKP’nin 25 yıl belediye başkanlığı yapan eski çevre ve şehircilik bakanı Ankara Kitap Fuarı’na gelmiş, bir standa yaklaşarak 100 lira uzatmış ve “Bu paraya kaç tane ediyorsa verin” demiş.Böyle şeyler beni hiç şaşırtmaz. “Evladım, şuradan 300 gram roman, yarım kilo tarih, 600 gram bilimkurgu sarıver” de diyebilirdi. Ne de olsa tüccar kökenli. Kitapları mal olarak değerlendirmesi gayet normal. Nitekim fuardaki gençlere nasihat ederken, “Önceliğiniz ders çalışmak olsun” demiş.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
Yanlış anlaşılmasın, böyle şeyler yazarak, seçim zamanı halkla temas eden siyasetin ne kadar kof ve içi bomboş olduğunu kanıtlamaya çalışıyor değilim. Propagandanın kitlenin bilinç düzeyine ve algı kapasitesine uyarlanması, seçim zamanı her siyasî partinin seçmen kitlesinin bütün eğilimlerini kapsayacak şekilde esneklik göstermesi gerektiğini elbette biliyorum.
Seçim zamanı olmasaydı, Cumhurbaşkanımızın sayın eşi bir laboratuvarda mikroskopla hücre incelerken fotoğraf çektirir miydi? Bu fotoğrafı poster yapıp, altına “Hayatta en hakiki mürşit ilimdir” diye yazarak her yere yapıştırsalar, AKP’nin oylarında artış olur mu? Sosyalistler olarak topluca cumaya gitsek, halkımız bize oy verir mi?
Sayın Reis kanaat önderleriyle Saray’da bir toplantı yaptı. Yayını keserek anında Reis’in her toplantısına bağlanan medya nedense bu kapalı oturuma ilgi göstermedi. Bu da seçim dönemi esnekliği bağlamında ele alınabilir. Toplantıda sarıklı cüppeli kanaat önderleri, “Medrese mezunlarına diploma verilsin” şeklinde kendi kanaatlerini açıklamışlar. Sayın Reis de “Adımlarımızı hep sizlerle danışarak, sizlerin görüşlerini, desteklerini, fikirlerini alarak attık” demiş.
Vatan Partisi’nin esneklik göstermemesi beni sevindiriyor. Partinin adayı Prof. Dr. Tülin Oygür, geçenlerde, “Ankara’nın tam ortasına bayrak dikeceğiz!” diye meydan okudu. Ankara’nın son 20 yılda akıl almaz bir yozlaşma yaşadığını söyledi. “Ankara sanatın, kültürün, bilimin izine rastlanmayan; yoksullaştırılmış, kimliği elinden alınmış, açıkça ihanete uğramış bir başkenttir” dedi. Her kelimesine katılıyorum. Hakikati dile getirdi! Devrimci hakikati dile getirir, karışık mesaj vermez! Peki hocamız böyle şeyler söyleyeceğine tesettürlü bir fotoğraf çektirip basına dağıtsa Vatan Partisi daha çok oy almaz mı? İdeolojik hegemonyaya doğrudan meydan okuyacak yerde, hem öyledir, biraz da şöyledir, diyerek lafı dolandırsa...
İlkeli siyaset uzun dönemde etkili olur; esneklik ideolojik hegemonyayı güçlendirir. Üstelik ideolojik hegemonya kendiliğinden zayıflarken onu güçlendiren bir söylem tutturmak, yıkılacak binanın altında durmak gibi trajik bir durum yaratır.
...***
Latif Salihoğlu, 5 Mart tarihli Yeniasya gazetesinde, “Her seçimi tutup referanduma çevirmek”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Cidden, olağan dışı ve çok anormal bir durumla karşı karşıya bulunuyoruz:Özellikle 2010’dan bu yana yapılan bütün seçimler, adeta bir tür referandum havasında yapıldı. En acip ve garip olanı da, bunun kasten ve bilerek yapılıyor olması.Referandumu anladık; sonuçta iş gelip “Evet-Hayır” noktasına dayanıyor. Seçmen, genellikle iki şıktan birini tercih ediyor.İyi de, 5-10-15 partinin katıldığı genel veya mahallî seçimleri tutup referandum havasına büründürmenin sebebi ne?”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
Kaldı ki, referandum bile kendi normal şartlarında ve normal havasında yapılmadı, yapılamıyor maalesef. Koca bir millet, illa da bir kutuplaşma, bir ayrıştırma atmosferine sokulmaya çalışılıyor. Bununla da yetinilmiyor, sandık günü yakınlaştıkça, ayrıca “Herkes sevdiğiyle birlikte haşrolur” tarzındaki imanî, uhrevî argümanlar kullanılmak sûretiyle, ebedî âleme lâzım olan kudsî nimetler dahi siyasî propagandalara sermaye yapılmaya ve âlet olarak kullanılmaya çalışılıyor.
25 gün sonra, tahminen 55 milyonu bulan bir seçmen kitlesi sandığa gidip oy kullanacak. Bu oylama, mahallî idarecileri seçmek için düzenleniyor. Vatandaş, hangi idarecinin dahi iyi hizmet ettiğine inanıyorsa, onu tercih edecek. Normal olanı budur ve medenî dünyada da bu iş böyle yapılıyor.
Ne var ki, Türkiye’de halihazırdaki durum hiç de öyle değil: Sanki mahallî seçimlere gidilmiyor da, ülkenin ve milletin mukadderatı oylanıyor. Sanki, şimdiye kadar hiç mahallî seçim falan yapılmadı da, bu iş ilk defa olmak üzere yapılıyor ve sonunda da “var olma ile yok olmak” arasında bir tercihe, bir yol ayrımına doğru gidiliyor olacak...
Hakikaten hayret etmemek elde değil. Şunu gayet açıklıkla ifade edelim ki: Yapılmakta olan bir mahallî idareler seçiminin, böyle rayından çıkarılarak ve bağlamından koparılarak apayrı, bambaşka bir havaya büründürülmeye çalışılması, hürriyet, hakkaniyet, eşitlik, adâlet ve demokrasi inancıyla, kültürüyle, erdemiyle asla bağdaşmıyor.
Peki, bilhassa 2010’dan bu yana kendini izhar etmeye başlayan ve günden güne şiddetini artırarak devam eden böylesi bir anlaşıya şu necip millet razı olacak mı? Buna boyun eğecek mi? “Eyvallah, aynen devam et” diyecek mi? Yoksa başka türlü bir tavır mı koyacak?
Kısa vâdede ne der ve nasıl bir tavır geliştirir, bugün itibariyle kesin bir şey söylemek zor. Ama, kısmen de olsa rüyâdan uyanmış olan milletin, hiç olmazsa orta vâdede bu gidişata dur diyeceğine ve insan temel hak ve hürriyetlerine yakışır bir demokrasiye koridor açacağına olan kanaatimiz tamdır. Dua ve temenni edelim ki, o günler daha bir yakın olsun ve sebepler tahtında da yakınlaşsın, yakın hale gelsin.
…***
Esfender Korkmaz, 5 Mart tarihli Yeniçağ gazetesinde, “Enflasyon kader değil”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Şubat ayında ÜFE'nin daha düşük çıkması, önümüzdeki aylar perakende fiyat artışları üstündeki baskıyı kaldırmış oldu.Yüzde 20'ler düzeyindeki bu enflasyon, eğer iç ve dış siyasi bir sorun yaşamazsak ve yüksek bir kur artışı olmazsa, bu sene yüzde 15'e kadar düşebilir. TÜFE oranı 2018 yılında Ağustos'ta yüzde 2.30, Eylül'de yüzde 6.30 ve Ekim'de yüzde 2.67 olmuştu. Bu sene aynı aylarda gerçekleşen TÜFE oranları daha düşük olursa, 2019 enflasyonu yüzde 15 olur. Ne var ki, 2019 yılında dünyada ortalama enflasyon beklentisi yüzde 2-3'tür. Biz yüzde 20 enflasyonu yüzde 15'e indireceğiz diye kendimizi başarılı göremeyiz.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
Türkiye'de talep düşük olmasına rağmen yüksek enflasyon, ekonomi yönetiminin yanlışlarından kaynaklanıyor. Bir yanlış piyasanın aşırı kırılgan ve sermaye hareketlerinin kontrolsüz olmasıdır.Toplam talebin düşük olduğunu piyasadaki durgunluk zaten gösteriyor. Ayrıca bazı son veriler şöyledir: 2018 yılı son ayında perakende satış endeksi, bir yıl öncesine göre yüzde 9.2 oranında geriledi. Şubat 2018'de 72.2 olan tüketici güven endeksi, bu Şubat'ta yüzde 19.9 oranında düşerek, 57.8'e indi. Güven endeksine göre; Tüketicinin bir yıl içinde dayanıklı mal, oto ve konut alma düşüncesi eksi olarak değişti.2004 yılında TÜFE oranı yüzde 9 idi. 2018 yılına kadar biraz altı veya üstü bu seviyede geldi. Nedeni yapısal sorunlardı. Söz gelimi; ekonomide düşük verimlilik, üretimde eski teknoloji, ikili piyasa yapısı, piyasada oligopol yapılar ve kamu kaynaklarında etkinliğin düşük olmasıydı.2018 kur artışı ilave olarak maliyet enflasyonu getirdi. Ekonomi yönetimi kur artışını dış proje, dış saldırı olarak yorumladı. İşte sorun da burada başlıyor. Eğer ekonomik yapıya ve piyasa gelişmişlik seviyesine uymayan bir ''dalgalı kur politikası'' uyguluyorsanız, savunmasız kalırsınız. Hem cari açık hem de dış tehdit riski yüksek olur. Eğer saldırıya açıksanız, herkes bunu kullanır. Bir diğer yanlış, devletin kurumsal yapısının bozulması, piyasa devlet optimal dengesinin kaybolmasıdır. Bunun içindir ki gıda enflasyonu çok yüksek çıkıyor.Bugün hem devlet dışlanmış, hem de devlet tekelleri, Et- Balık Kurumu gibi piyasayı tanzim eden kamu kurumları özel sektöre devredilerek özel tekeller yaratılmıştır. Bu tekeller piyasa başarısızlıklarının artmasına yol açmışlardır.