Mart 09, 2019 11:14 Europe/Istanbul
  • Türkiye'den köşe yazarları

Aydınlık: ABD üslerine Türkiye el koymalıdır

Cumhuriyet:

CHP’nin yaptırdığı anket, ekonomik krizin toplum üzerindeki etkilerini gözler önüne serdi

Yenişafak:

TOKİ tarafından 67 şehirde 140 projeyle yürütülecek 50 bin yeni sosyal konut hamlesine vatandaş akın etti

Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:

...***

Sabahattin Önkibar, 8 Mart tarihli Aydınlık gazetesinde, “İşte Abdullah Gül’ü tutuklatacak gerekçe”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Adı: Alpaslan Altan. FETÖ’cü olduğu için 11 yıl 3 ay hapse mahkum edilen, Anayasa Mahkemesi üyesi terörist. Peki bu adam Anayasa Mahkemesi’ne nasıl mı üye oldu? Abdullah Gül ile dönemin iktidarının kuraltanımazlığından!Arşivlerde var, bu FETÖ’cü, Anayasa Mahkemesi’ne atanacak yeterlilikte değildi.Bu yeterliliği sağlamak için dönemin Ulaştırma Bakanı olan Binali Yıldırım, onu alelacele Denizcilik Müsteşar Yardımcısı yaptı.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadeelre yer veriyor:

...***

Hemen akabinde bu terörist, Abdulah Gül tarafından Anayasa Mahkemesi’ne tayin edildi.Basın bu faciayı eleştirince, Abdullah Gül, o FETÖ’cü teröriste arka çıkarak ölesiye sahiplendi.

Ey hukuk, ey kanun, ey yargı, ey vicdan! Abdullah’ın bu yaptığı teröre yardım ve yataklık değil midir?Eğer Kılıçdaroğlu’nu eve kilitlemezseniz!Günler önce bu sütunda yazdım, Ulusal Kanal’daki programımda söyledim.Seçim gününe kadar Kılıçdaroğlu’nu eve kilitleyin dedim.Birkaç gün geçmedi haklı çıktım.Kemal Bey her seçim arefesinde yaptığı gibi Tayyib’e yine malzeme ve istismar konusu verdi.Neymiş efendim YPG-PYD bize saldırmazmış!Tayyip sürekli PKK’dan hücum ederken, edilecek laf mı şimdi bu?

Söyleyin bu acemilik mi başka şey mi?18 milyon terörist öyle mi?Muhalefete oy verenler PKK ve FETÖ ile kol kola imiş. Bu tanıma göre ben ve benim gibi 18 milyon Türk vatandaşı, teröristle aynı safta oluyor, öyle mi? Apo’nun yanaşmaları ile Oslo ve Dolmabahçe’de müzakere masasına oturan bunlar PKK’ya yönelik operasyonu yasaklayıp Barzani ile megri megri diyen bunlar , Fetullah’a devleti teslim edenler bunlar. Ama AKP’ye oy vermiyoruz diye teröristiz, öyle mi? Aslına bakarsanız Saray medyasına medya demek mümkün değil.

...***

Özcan Yeniçeri, 8 Mart tarihli Yeniçağ gazetesinde, “Özhaseki ve izin alarak konuşmak “başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Ankara gibi bir başkente belediye başkanı olmak üzere iktidar partisinden aday olan Özhaseki, muhatabıyla Cumhurbaşkanı "izin verirse" ancak tartışabileceğini söylüyor. Aynen şu cümleyi kuruyor "Tayyip Bey izin verirse, Mansur Yavaş'la bir televizyon programına çıkmak, tartışmak isterim."Özhaseki daha önce de mensubu olduğu parti açılım süreci başlattığı zaman PKK'lı teröristlere "gerilla" demiş ve bu sürecin sonucunda kentleri hendeklerle dolduranları bir anlamda desteklemiş olmuştu.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadeler eyer veriyor:

...***

Seçim çalışmaları sırasında Özhaseki'den çok parlak bir cümlesi de şöyle gelmişti: "Bilgimiz var birikimimiz var, hazırlıklarımızı da yaptık, daraldığımız yerde sırtımızı yaslayacağımız bir ağa var, o ağayı da siz biliyorsunuz, Recep Tayyip Erdoğan."Sayın Özhaseki'nin olayları algılama biçimi ve tavrı "ağa-efendi", "izin alma-izin verme" esasına dayandığı görülüyor.Dahası bu ifadeler Türkiye'de sırtını dayayacak bir ağa bulan, televizyona çıkmak için dahi ağadan izin alan bir sistemin olduğunu göstermektedir. Yine bu yüzden olacak Özhaseki'nin sokaklara asılan her resminin yanı başında Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın resmi var.Bu, devlet yönetimine talip olanların aşiret mantığıyla hareket ettiğini göstermektedir.Soyadının başında "Öz" olmasına karşın özgünlük ve özgürlüğü olmayan bir tavrı Sayın Özhaseki sergiliyor. Bu yüzden olacak ÖZHASEKİ afişlerinin bazılarında "Öz" ekini kullanma gereği duyulmamış.Ne de olsa orta yerde 'Ağa'nın yanlışı benim doğrumdan doğrudur' diyen bir anlayış var.Şu veya bu nedenle ÖZ'ünden vaz geçebilen, son karar mercii kendisi olmayan, iradesi izne bağlı birisi vesayet altında demektir.Siyasi yönden de reşit ve mümeyyiz değildir.Herhalde Ankara seçmeni bu durumu dikkate alarak oyunu kullanacaktır!Siyaset meslek değildir!Siyaset bir idealizm sorunudur.Dahası bir idealizm sorunu olduğu kadar bir heyecan, motivasyon, moral ve adanmışlık sorunudur da...Siyaset gerçekleştirecek bir iddiası olan, ülke için kafasında taşıdığı bir rüyası olan, halka anlatacak bir hikâyesi olanların yapacağı bir iştir.Anlatacak hikâyesi kalmamış, iddia ve idealini bitirmiş, her anlamda tatmin olmuş bireylerin topluma verecekleri fazla bir şey yok demektir.Siyaset gençlik, heyecan, dinamizm, hırs, heves ve hareketlilik ister.Belediye başkanlığında on yıldan fazla kalanlar iddialarını, heyecanlarını, heveslerini ve başarma isteklerini büyük ölçüde kaybediyorlar.Normalde bir siyasetçi, belediye başkanı on yıllık döneminde doğrusu ve yanlışıyla yapacağını yapmış, söyleyeceğini söylemiş, edeceği kadar hizmeti zaten etmiştir.Sözün özü on yıl içinde bir belediye başkanı ya da milletvekili ülkeye ya da beldeye vereceğini vermiş, yapacağını yapmıştır. Artık onun vereceği bir şey kalmamıştır.Bir hizmetin hakkını vermiş, doyumunu elde etmiş, tatminini yaşamış, heyecanını duymuş bir başkan ya da milletvekilinin tekrar halkın karşısına çıkması için hiç bir neden olamaz.Siyaset işi bir heyecan, arzu, rüya ve ideal işidir.Belediye başkanlığı ya da milletvekilliği bir meslek değildir.Tecrübeler belediye başkanlığını meslek olarak görenlerin önce sorun çözücü iken süreç içinde sorunun kendisi haline geldiklerini göstermektedir.

...***

Latif Salihoğlu, 8 Mart tarihli Yeniasya gazetesinde, “Seçim boykot edilmez”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Anket çalışması yapan, halkın nabzını tutmaya çalışan bir çok kimse, seçimleri boykot etmeyi, 31 Mart’ta sandığa gitmemeyi düşünenlerin sayısında artış olduğunu söylüyor.Bunun sonucu olarak da, seçimlere katılım oranında nisbeten bir düşüş olacağı ifade ediliyor.Bu yöndeki bilgiler doğru ise eğer, durum hakikaten vahim demektir... Böyle bir şeyi temenni etmediğimiz gibi, bunu demokrasi açısından da son derece yanlış ve hatalı bir davranış biçimi olarak görmekteyiz. Kısaca, bunu acizlik olarak değerlendirmekteyiz.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

...***

Her ne kadar “seçimleri boykot” etmek bir demokratik hak olsa bile, madem ki oy pusulalarında hemen her türlü tercihte bulunma imkânı var, o halde buna uzak, ilgisiz ve bigâne kalınmaması gerekiyor.

Aksi halde, mevcut zorluğu kendi elimiz ve irademizle daha da zorlaştırmış oluruz. Buna ise, bir seçmen, bir vatandaş ve bilhassa bir insan olarak hakkımız olmasa gerektir. Bir yerde demokrasi varsa eğer, orada çare de var demektir. Buna, aklı başında hiç kimsenin itiraz edeceğini sanmıyoruz. O halde, seçimi boykot niye? Sandığa gitmemek neden, niçin? Asıl sebep ne? Önce, bu tür hallerin muhtemel bazı sebeplerine bir bakalım. Şöyle ki:

Seçmen kitlesinin mühim bir kısmına, maalesef bir bezginlik gelmiş, adeta yılgınlık hâkim olmuş durumda. Sebebini sorup soruşturduğumuzda, halk ağzıyla karşımıza şu iki önemli husus çıkıyor: Geçim sıkıntısı belimizi büktü. Her geçen gün, bütçemiz daha da kötüye gidiyor. Vaatler tutulmuyor. Gelirimiz, enflasyon karşısında eriyip gidiyor. Bu durumda, çaresizliğe mahkûm gibi hissediyoruz kendimizi. Siyasî iktidar, yıllardır alternatifsiz görünüyor. Ona karşı hiçbir parti tam güven vermiyor. Değişik partilere tutup oy veriyoruz; ama, Meclis’in genel tablosunda yine de değişen bir şey olmuyor. Hep aynı, hep aynı. Ümit yok, güven de kalmadı. Eh, madem öyle, işte böyle...Evet, bunlar birer tesbit. Aynı zamanda birer acı gerçek. Ancak, gerçeklerin tamamı bunlardan ibaret değil. İnsan şeref ve haysiyetine yakışan asıl gerçeklik şudur:

Hemen her şeyde olduğu gibi, demokratik sistemlerde de bazı eksikler, hatalar, kusurlar, zaaflar, noksanlıklar yahut hastalıklar vardır.

Ama, bu böyledir diye, acziyet içinde bundan yüz çevirmek, buna sırtını dönmek olmaz. Küsüp gidilmez, kaçıp uzaklaşılmaz. Tutup “nemelâzım” da denilmez. Aksi takdirde, durum daha da zorlaşır, hal ve gidişat daha müşkil ve daha karmaşık bir hale gelir.

Sorumluluk sahibi insanlar olarak, bu ülkenin vatandaşları ve birer aslî unsuru olarak, daha kötü bir gidişata sebebiyet vermek gibi bir lüksümüz de, hakkımız da yoktur. O halde, yapmamız gereken şey, yarım yamalak da olsa var olan demokrasinin eksiklerini gidermeye, yaralarını sarmaya, noksanlarını ikmâl etmeye bütün kuvvetiyle çalışmak, bu yolda gayret göstermektir.