Türkiye'den köşe yazarları
Star: HDP'li Mardin belediyesinin toplantısında 'İstiklal Marşı' tartışması çıktı
Karar:
İmamoğlu: mazbatayı 16 milyonun adına aldım
Aydınlık:
AB’den ABD’ye 20 milyar dolarlık misilleme hakkı
Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:
…***
Mehmet Akkaya, 17 Nisan tarihli Aydınlık gazetesinde, Kıdem tazminatı hakkı yasaklananlar”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Hazine ve Maliye Bakanı’nın 10 Nisan’da açıkladığı "Yeni Ekonomi Programı", "83 yıllık kıdem tazminatı batık ekonomiye kurban mı edilmek isteniyor" sorusuna sebep oldu. Aileleriyle 70 milyona varan kitle... Konfederasyonlar, sendikalar, çalışanlar paniğe kapıldı. Yaklaşan 1 Mayıs’ın baş konusu oldu.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
Önceki kıdem tazminatı planlarında toplumu ikna etmeye çalışan hükümetlerin dili çok farklıydı. "Kıdem tazminatı alamayanların da almasını sağlayacağız" diyorlardı. Bu kez bambaşka ifadeler: "BES ile kıdem tazminatı fonunu entegre edeceğiz. 2020’den itibaren her yıl 100 milyar TL biriktirip sektörlere kredi vereceğiz."Saklamadan, diplomatik sözlerle anlaşılmaz hale getirmeden...
Madalyonun öbür yüzünden görünen ise, etkileneceklerin büyük kısmının AKP seçmeni olduğudur.O zaman başka bir soru:20 milyon çalışanı, kendi tabanını bile karşısına almaya zorlayacak kadar mı kötüdür ekonomi?Demek ki, sandığımızdan da kötü...S-400 için açıkça bizi tehdit eden ABD’ye, borç para bulmak için gitmek de aynı anlama gelmiyor mu?
Kıdem tazminatının kaldırılması yönünde emperyalist örgütler ve AB hemen her raporlarında baskı yaptılar. 1999’da İşsizlik Fonu ve İş Güvencesi yasalaştığında, OECD, baklayı ağzından çıkarmış, "kıdem tazminatına artık gerek kalmadı" demişti.
Fon yasası çıkarılarak kıdem tazminatının eritilmesi niyeti, 20’ye yakın taslağın konusu olmuştu. Oysa, bazı çalışma biçimlerini yayarak, icat edilen kimi çalışma biçimleri ile kıdem tazminatı hakkı filen ortadan kaldırılıyordu. Geçtiğimiz 20 yıl, bu planın sessiz sedasız uygulandığı yıl oldu.
Bu sözleşme biçimi, belirli süreli işlerde uygulanmaktadır. 2003 yılında kabul edilen 4857 Sayılı İş Kanunu’nun 11. ve 12. maddelerine dayanan sözleşmelerde, işin bitimi ile sözleşme de bitmekte, kıdem tazminatı ve ihbar tazminatı hakkı olmamaktadır.
Kıdem tazminatı vermekten kaçınan işverenlerin, özellikle de taşeron şirketlerde, yasaya aykırı olarak belirli süreli olmayan işlerde de bu sözleşme biçimini işçiye imzalattıkları bilinmektedir. Sayıları on binlerin ötesinde.
Özel İstihdam Bürosu ile "geçici iş ilişkisi" kurarak sözleşme imzalayan işçi, büronun kiralık işçisi olarak gönderildiği işyerinde başka bir hak talep edemez, varsa toplusözleşmeden yararlanamaz, sendikaya üye olamaz, sözleşmesinin bitiminde kıdem ve ihbar tazminatı alamaz.
"Fon yasası çıkarılacak, kıdem tazminatı yok edilecek" korkusu yaşanırken, böylesi çalışma biçimleri ile epeyce bir işçinin kıdem tazminatı hakkı, adım adım ve sessizce ortadan kaldırıldı, kaldırılıyor. Sendikalar ise feryatlarını duymuyor. Duyamazlar. Bırakalım feryadı, konuşmaları bile yasak. Kıdem tazminatı alamadan, ihbar tazminatı alamadan, anında kapı dışındalar.
…***
Esfender Korkmaz, 17 Nisan tarihli Yeniçağ gazetesinde, “Mali disiplin nedir? Ne değildir?”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“2019 Bütçesi'nin ilk üç aylık harcama ve gelir kalemleri açıklandı. Geçen yıla göre bütçe açığında artış var. Ancak bütçeyi, yalnızca açığın artması ile değerlendirirsek, yanlış sonuca ulaşırız. Çünkü bütçede öncelik, bütçe kaynaklarının ne kadar etkin ve aynı paralelde ne kadar verimli olarak kullanıldığıdır.Bugün mali disiplin anlayışı, bütçe gelirleri ile bütçe giderleri arasındaki dengedir. Gelir ve harcamaların kalitesine bakılmıyor. Gerçekte ise eğer aşırı vergi yükü varsa bunun sermaye ve yatırımlar için bozucu etkisi ortaya çıkar.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
Bütçe harcamaları çar-çur edilmişse, bunun da ekonomik istikrarı bozucu etkisi olacaktır. Demek ki mali disiplin ne pahasına olursa olsun bütçe denkliği demek değildir.Söz gelimi bütçede yatırımlar artarsa, bu nedenle bütçe açığı artarsa ve bu açıkta borçla kapatılırsa, bütçe disiplini bozulmuş olmaz. Zira bu yatırımın reel getirisi ve sosyal faydasını da içeren toplam faydası, ödenecek reel faizden yüksekse, kaynaklar etkin kullanılmış demektir.Diğer taraftan, tersine bütçede, bütçe kaynakları popülizm için harcanmışsa, yatırımların payı düşükse, kamu açıklarını kapatmak için kullanılmışsa ve bu şartlarda açık yoksa, mali disiplin sağlanmış olmuyor. Tersine potansiyel mali disiplin bozulmuş oluyor. Bu durumda ''devlet üretemeden, kaynak yaratmadan tüketmiş ve kaynakları çar-çur etmiştir.''Üç aylık Bütçe'nin yüzde 38.64'ü cari transferlere gitmiş. Cari transferler, cari harcamalar olan personel harcamaları, mal ve hizmet alınması için yapılan harcamalardan farklıdır. Cari transferler sosyal güvenlik açıklarını kapamak için, hane halkına yapılan yardımlar ve tarımsal desteklerden oluşuyor. Bunlar içinde yalnızca tarımsal destekler gelir artışı yaratan harcamalardır. Tarımsal desteklerin üç aylık bütçe içindeki payı da yüzde 3.6'dır.Öte yandan 2019 ilk üç ayında, yatırımların bütçe içindeki payı da yüzde 9.8 dir. 2019 bütçe hedefinde ise yatırımların payı yüzde 6.7'dir.Bu oranlar mevcut yatırımların amortismanını zar-zor karşılar. Bir yerde devlet yatırım yapmıyor demektir. Zaten uygulamada alt yapı yatırımları Kamu-özel sektör işbirliği çerçevesinde yapılıyor. Bu yol üç açıdan yanlıştır;1. Yatırımlar daha pahalı çıkıyor. Bu yatırımların finansmanı için devlet daha düşük faizle, özel sektör daha yüksek faizle borçlanır. Ayrıca yatırım maliyetleri içinde, özel sektör kârı da yer alır. Bu nedenle yatırımların finansman maliyeti ve yatırım toplam maliyeti artar. Devlet yaparsa daha ucuza çıkar.2. Geçiş garantisi, potansiyel bütçe kaynaklarının kullanılması ve Potansiyel harcamaların düşmesi demektir.3. Köprüden geçen lüks araçlarının, geçiş ücretlerinin bir kısmı asgari ücretli biri tarafından ödeniyor. Başka bir ifade ile bu sistem fakirden zengine kaynak aktarma aracıdır.
…***
Fadime Özkan, 17 Nisan tarihli Star gazetesinde, “Türkiye hava sahası saldırıya açık mı kalsaydı?”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“ABD Başkanı Donald Trump sosyal medya hesabı üzerinden “Türkler PYD’yi vurursa, onları ekonomik yönden mahvederiz” tehdidi savurduğunda tarih 14 Ocak’tı. Aynı gün Trump “ABD askeri Suriye’den çekiliyor” da dedi.Üzerinden dört ay geçti. Ne “müttefiki” Türkiye’nin YPG-PKK uyarısını dikkate alan, ne de güvenli bölge için gerekli adımları atan Washington kur üzerinden Türkiye ekonomisini etkilemeyi ise sürdürdü.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
Türkiye’nin zayıf karnı olarak ekonomiyi tespit etmiş durumda ABD. Bırakın yaptırımları, ilişkilerdeki gerilimin bile hassas piyasayı etkilediğini biliyor ve bunu kullanıyor. Yoksa devlet-millet bütünleşmesini tamamlayan Türkiye’nin, kana boyanan güney doğusunu PKK’ya, delik deşik edilen devletini FETÖ’ye teslim etmediğinin gayet farkında Amerika.
Ağız değişikliği o yüzden. “Fırat’ın doğusunda PKK’yı vurmayın ha” tehdidinin Türkiye kamuoyunda doğrudan “PKK=ABD” olarak anlaşılacağını ve halkın Erdoğan’a desteğinin artacağını gördüğü için doğu Fırat’ı unuttu, S-400’lerden medet umuyor ABD.
Yine de Ankara sağduyulu. Gerginliği dağıtmak, uzlaşılabilir noktalarda uzlaşarak ülke güvenliği için öncelenen konularda taviz vermeyeceğini muhatabına anlatma derdinde.
Nitekim Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu’nun ardından Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar ile Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak da Washington’a gitti. Bakan Albayrak’ın, Trump tarafından kabulü ise beklenmeyendi. Albayrak’ın “Trump’ın S-400 ihtiyacı konusunda makul bakış açısı gösterdiğini” söylemesi ve iki ülke arasındaki ticaret hacminin 75 milyar dolara çıkarılacağını duyurması gidişata dair iyi bir işaret sayılabilir.
Anlaşılan o ki Ankara krizi yönetmek için “yöntem olarak diplomasi, muhatap olarak Trump” politikası yürütüyor. “S-400’den vazgeçmeyiz ama diğer ihtiyacımız olan F35’ler için sizinle yeniden anlaşma imzalayabiliriz” önerisi “tüccar Başkan”a cazip gelebilir.
Öte yandan Hulusi Akar’ın son açıklaması çok önemliydi. Akar “S-400’lerin Ankara ve İstanbul’un hava saldırılarına karşı korunması için yerleştirilebileceğini” açıklayarak Başkan Yardımcısı Pence’in “Türkiye’nin S-400 alımı NATO’ya çok büyük risk arz ediyor” cümlesine karşılık geldi. Bu, Türkiye’nin sadece bölgeden gelebilecek saldırılara karşı değil bir parçası olduğu NATO’dan gelebilecek kötü olasılıklara karşı da hazırlandığına yorumlanabilir. Ankara tüm kurumlarıyla mevcut saldırının ve olası tehdidin nereden geldiğini görüyor ve “düşmanın doğrudan gözüne” bakıyor.