Nisan 24, 2019 09:23 Europe/Istanbul
  • Türkiye'den köşe yazarları

Cumhuriyet: Fezleke Soylu'yu yalanladı: Provokasyon var

Milli gazete:

Cumhur ittifakı’nda çatlak büyüyor!

Yeniasya:

Nefret dili usandırdı

Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:

...***

Esfender korkmaz, 23 Nisan tarihli Yeniçağ gazetesinde, "İstikrar Kaf Dağı'nın arkasında"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

" Finansal yatırım araçları her ekonomide ve her zaman şiddetli bir manipülasyon baskısı altındadır. Sermaye piyasası kırılgandır. Bizim gibi dalgalı kur sistemi olan ve fakat sıcak para baskısı altında olan, ekonomilerde döviz kurları da hep oynaktır. Bu kırılganlığa orta ve uzun dönemde önlem alınmazsa, ekonominin barometresi olan makro dengeleri de bozulur. Bugün ekonominin geldiği nokta işte bu noktadır. Ekonomide makro dengeler bozulmuştur."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

...***

Ekonomi bir süre daha küçülecektir. Bu sene yüzde eksi 2.5 oranında bir küçülme bekleniliyor. İş aramayan ve fakat çalışmaya hazır olan işsizleri de katarsak, fiili işsiz sayısı 6 milyon 979 bin kişidir. Enflasyon oranı yüzde dolayında kronikleşti. Cari açık düştü fakat devam ediyor. 2017'de kur 47.6 milyar dolar iken 2018 yılında 27.6 milyar dolara geriledi. Cari açığın düşmesine de sevinemiyoruz, çünkü cari açıktaki bu düşüşü normal ekonomik şartlar  getirmemiştir. Bu düşüş toplam talebin azalması, üretimde kullanılan ithal girdi finansman imkanlarının daralması, yüzde 30 düşük değerlerde TL nedeniyle üretim maliyetlerinin artması sonucu ortaya çıkmıştır. Bu tabloyu sıralamak kolay ve fakat çözüm önermek sıralamak kadar kolay değildir. Zira yılların plansız ve günü birlik politikaları birikerek, ağır bir resesyon yaratmıştır.

Ekonomi iki çeyrektir küçülüyor. Hızlı önlem alınmazsa içinde bulunduğumuz resesyon, uzun bir resesyon döneminde ve yeni bir çöküşe neden olabilir. Bu nedenle zaman kaybetmeden çözüm politikaları geliştirmeliyiz.

Çözüm için herşeyden önce sorunun varlığını kabul etmek gerekir. Bu defaki küçülme-resesyon geçmişte yaşadığımız finansal krizlerden farklıdır. 2001 krizinde GSYH yüzde 5.7 oranında küçüldü. Ancak kriz başlar başlamaz önce krizi kabul ettik. Sonra IMF'ye gittik. Ertesi yıl GSYH yüzde 6.2 oranında büyüdü.

2008-2009 krizinde, 2009 yılında GSYH  yüzde 4.7 oranında küçüldü. Ne var ki bu krizi bizim krizimiz değildi. İthal krizdi. ABD başlattı. ABD ve Avrupa çözdü. Bizde likidite artışından yararlandık. Ertesi yıl 2010 yılında GSYH yüzde 8.9 oranında büyüdü.

Bu defa Ekonomik istikrarı adım-adım kendimiz bozduk. Her şeyden önce herkesi etkileyen bu sorunu kabul edip, çözüm gayreti içinde olduğumuzu bildirmek zorundayız. İktidar ve muhalefet ve tüm toplum çözümü tartışmalıdır. Bu durumda ekonomi yönetimi daha inandırıcı olur ve güven kazanır.

Nisan ayı Tüketici Güven endeksinde, güven sınırı ve ekonomik durum beklentilerinde bir önceki aya göre artış var ve fakat geçen yılın aynı ayına göre düşüktür. Üstelik çözüm yoluna  zaman kaybetmeden çıkmalıyız.

...***

Abdulkadir Selvi, 23 Nisan tarihli Hürriyet gazetesinde, " Kılıçdaroğlu’nu daha büyük tehlike bekliyormuş"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

"Biz Kılıçdaroğlu’na saldırıya odaklandık ama CHP Lideri, koruma amacıyla alındığı evde de büyük bir tehlike atlatmış. Bu sözlerimden evin içinde Kılıçdaroğlu’na yönelik olumsuz bir müdahale yaşandığı sonucu çıkarılmasın.Evin hanımı korkudan kapıyı açmak istememiş. Güçlükle ikna edilmiş. Kılıçdaroğlu’nun ilk sıralarda rengi sararmış bir hali varmış. Evin hanımından bir bardak su istemiş. Daha sonra soğukkanlılık hâkim olmuş. Sohbet etmiş. Ev sahibi çay yapmış ama içmeye fırsatları olmamış."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

...***

İlk başta evden zırhlı araçla çıkarılma teklifini kabul etmemiş. Ama aracına saldırı olunca zırhlı aracı kabul etmek zorunda kalmış. Evden çıktığı fark edilmesin diye kamuflajlı elbise ile çıkarılmak istenmiş. “Nasıl geldiysem öyle çıkarım” demiş. Bir buçuk saatlik süre zarfında evin önüne toplanan kalabalık dağıtılmayınca, ev sahipleri zaman zaman paniklemiş. “Evi yakacaklar” korkusuna kapılmışlar.

İşte benim evde daha büyük tehlike atlatılmış dediğim nokta buydu. “Yakın, evi yakın” diye kitleleri galeyana getirmeye çalışan bir kadın vardı. Kitle psikolojisini dikkate almak lazım. Biz Kılıçdaroğlu’na odaklanıyoruz ama Meclis Başkanvekili Levent Gök’ün de saldırıdan nasıl kurtulduğunu gördünüz mü?

Bu tür süreçler adım adım başlar. Bir de bakmışsınız ki kendinizi karanlık bir dönemin içinde bulmuşsunuz. O nedenle bu saldırı sadece Kılıçdaroğlu’nun şahsına yapılmış bir saldırı değil. Bu saldırıyı “Türkiye ittifakı”nı baltalamak isteyen “derin” bir yapının hamlesi olarak görüyorum.

Kılıçdaroğlu "açıkça linç yapacaklardı. Sopa dağıtan insanlar vardı” diyor. Saldırganlar aynı ifadeleri veriyorlar. Bireysel olarak hareket ettiklerini, cenaze nedeniyle galeyana geldiklerini söylüyorlar.

Kılıçdaroğlu evde tutulurken, Akkuzulu Köyü Muhtarı Halil Kökmen, “Kemal Bey’i köyden çıkarmamız lazım. Kalabalıklar geliyor, Pursaklar’dan gelenler varmış” diyor. Tehlikenin büyüdüğü uyarısında bulunuyor. Kılıçdaroğlu’nun saldırıya uğradığı haberi birilerine ulaştırılmış olmalı ki saldırganlara destek vermek için birileri organize olup harekete geçmiş. 

Kimi zaman saldırı organize olur, kimi zaman saldırıdan sonra organize olunur.

Bunun üzerine muhtar, eski Başbakan Yardımcısı ve AK Parti Ankara Milletvekili Emrullah İşler, Ankara Emniyet Müdürü Servet Avcı ve Özel Harekât Şube Müdürü Eraslan Er, Kapaklı köyü istikametinden bir çıkış planı yapıp Kılıçdaroğlu’nu tahliye ediyorlar. Tahliye sürecini yöneten isimlerden birisi de Emniyet Genel Müdürü Celal Uzunkaya...Bu tür süreçler kırılma anıdır. Biz karanlık dönemlerin içine bir günde itilmedik. O nedenle bu sürecin yönetimi çok önemli. Eğer bir kırılma olursa, derin güçler harekete geçer, uyuyan hücreler uyanır, bir de bakmışız ki ülke bir kaosun içine itilmiş.

...***

İbrahim Kiras, 23 Nisan tarihli Karar gazetesinde, "31 Mart'ı geride bırakmadan olmaz"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

"31 Mart’taki yerel seçimin sonuçları iktidar cephesinde iki tür tepkiye yol açtı. İlki, “seçmenin mesajını okuyup kendimize çekidüzen verelim” diyen, Cumhurbaşkanı ve AK Parti lideri Erdoğan’ın da ilk günlerde “Başkanlığı CHP almış olsa da İstanbul ve Ankara belediyelerinde meclis çoğunluğu bizde, her istediklerini yapamazlar” şeklindeki açıklamalarıyla benimsemiş göründüğü rasyonel tutum. İkincisi ise bazı “çok ciddi riskleri” de göze almayı gerektiren seçim sonucunu kabul etmeme tavrı."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

...***

Gördük ki süreç içinde bu ikinci tavır giderek diğerini geri bıraktı. Sandıkta yolsuzluk yapıldığını ileri sürerek önce oyların yeniden sayılmasını, sonra bundan bir sonuç çıkmayınca seçimin yeniden yapılmasını isteyen taraf öne çıktı. Erdoğan’ın da sonradan ağırlığını bu görüşten yana koymasıyla malum tartışma iyice uzadı.

Ne var ki İstanbul’da seçimi kazanan İmamoğlu’na mazbata verilmemesinin yolları aranırken CHP’li başkanın meşruiyeti tahkim edildi, toplumdaki desteği yükseldi. Buna rağmen hâlâ seçimin yenilenmesine yönelik çabalar sürdürülüyor.

Seçimin yenilenmesi lafı telaffuzu edildiğinde şu soruyu sormuştum: “İstanbul seçimleri yeniden yapılırsa yeniden halkın önüne getirilecek sandıkta ‘İmamoğlu mu Yıldırım mı’ tercihleri oylanmış olmayacak artık. Toplumdaki algı itibarıyla AK Parti iktidarı ve Erdoğan yönetiminin güven oylamasına dönüşebilecek bir seçimde arzu edilen netice alınamazsa ortaya çıkacak tablonun siyasi yükü nasıl taşınacak?”

Erdoğan’ın “Ülkemizin bekasını ilgilendiren meselelerde, siyasi görüş ayrılıklarımızı bir tarafa koyarak, 82 milyon hep birlikte Türkiye ittifakı olarak hareket etmeliyiz” sözlerine müttefiki MHP lideri Bahçeli’nin tepkisi dikkat çekiciydi. “Türkiye ittifakından bahsetmek kafamızdaki soru işaretlerini çoğaltmıştır” diyordu Bahçeli, “Ülke bazlı siyasi bir ittifak olamaz. Bizim ittifakımız cumhurladır, bizim ittifakımız AKP’li kardeşlerimledir. Siyasi görüş ayrılıklarını elbette kenara itmeyiz” diye ekleyerek…“YSK’nın 7 asil 4 yedek üyesi zillete göz yumamaz. İstanbul’da seçim tekrarı beka meselesidir” diyordu ayrıca... Yani, seçim kampanyası süresince kullanılan çatışmacı dilin, kutuplaştırıcı söylemin devam ettirilmesini istiyordu bir anlamda.

Ne var ki AK Parti’nin bu aşamada “yeni bir dil” tercihinde bulunmasının “yeni bir siyaset” tercihi anlamına geleceği düşünülürse, mevcut yapı içindeki aktörlerin buna kolayca izin vermesini beklemek de fazla hayalcilik olur.