Kasım 04, 2019 09:59 Europe/Istanbul
  • Türkiye'den köşe yazarları

Cumhuriyet: Kılıçdaroğlu: Boğaziçi, Saray’ın değil İstanbul’un

Yeniasya:

Krizler Filistin dâvâsını unutturamaz

Aydınlık:

Mardin Kızıltepe belediyesine kayyum atandı

Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:

...***

Esfender Korkmaz, 3 Kasım tarihli Yeniçağ gazetesinde, “2020 bütçesi de yine popülizm kurbanı”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“2020 bütçe tasarısı Meclis'e sunuldu. 31 Ocak 2019 tarihine kadar yasalaşması gerekiyor. Bütçe tasarısında 2020 Merkezi Yönetim Bütçe giderleri 1 trilyon 95,5 milyar lira, bütçe gelirleri 956.6 milyar lira ve bütçe açığı da 138.9 milyar lira olarak yer aldı. 956.6 milyar lira olarak öngörülen bütçe gelirleri içinde vergi gelirlerinin payı yüzde 82 oranındadır. Bütçe açığının bütçe içindeki payı da yüzde 12.7 oranındadır.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadeelre yer veriyor:

…***

Bütçe açığı, eğer kamu yatırımları nedeniyle veriliyorsa, kamu harcamaları etkin kullanılmışsa, önemli bir istikrar sorunu yaratmaz. Ne var ki, bu günkü iktidar bütçe ile yatırım yapmıyor (yatırımların bütçe içindeki payı yüzde 5.2'dir). Bütçe kaynakları içinde popülist harcamalarının payı yüksektir. Yani harcamalarda etkinlik düşüktür. Öte yandan GSYH üç çeyrektir küçüldü. Bu sene ikinci çeyrekte de yüzde 1, yüzde 2 arasında küçülmesi bekleniyor. Ekonomide bu şekildeki durgunluk dönemlerinde bütçe açıkları talep artışı ve  canlanma yaratır. Bu nedenle konjonktüre göre bütçe politikası, açık vermeyi de hedefleyebilir. Bizde ise yatırım ortamı olmadığı, güven sorunu olduğu ve piyasa düzeni çalışmadığı için bütçe açıkları canlanma yaratmıyor.

Bu nedenlerle 2020 bütçe açığı bütçeye ağır yük demektir. 

Bütçe içinde personel harcamaları, mal ve hizmet alımları ve yatırımlar doğrudan katma değer yaratan harcamalardır. Bu ödeneklerin bütçe içindeki payı yüzde 42.3'tür.

Yalnızca toplam yatırımların payı yüzde 5.2'dir. Bugün büyümenin ve işsizliğin dibe vurmasının bir nedeni de kamu yatırımlarının düşük olmasıdır. Gerçekte bu yatırımların payının en az yüzde 20 olması gerekirdi. Kamu altyapı yatırımları, özel yatırımlarını da teşvik eder. Yatırım hacmini artırır.

Bu gün yapıldığı gibi, bütçeden yatırım yapmak yerine gelecek bütçeleri borçlandırarak, kamu özel işbirliği ile yapılan altyapı yatırımları aynı kapıya çıkmaz. Zira  bu yolla yapılan Dünya'nın en pahalı yolları yatırım ve üretim maliyetlerini artırır ve yatırımları caydırır. Dahası, kamu yatırımları ile cari harcamalar arasında optimal bir denge olmalıdır. Aksi halde, söz gelimi öğretmen olur, okul olmaz veya okul yatırımı olur öğretmen olmaz. Kaynak israfı oluşur.

Transfer harcamaları; devlet eliyle satın alma gücünün özel kesim veya sosyal tabakalar arasında el değiştirmesine neden olur. Bu yolla vergi verenlerden bütçeden yardım alanlara kaynak aktarılmış olur. GSYH'yı dolaylı yoldan etkiler. Faiz giderleri ile transferlerin bütçe içindeki payı yüzde 55'2 dir. Yani 2020 bütçesi iş bütçesi değil bir transfer bütçesidir.

Sonuç olarak; Bütçe düz bir muhasebe değildir. Yalnızca açıklarla ve borçlarla değerlendirmek yetmez. Daha önemlisi bütçe hükümet elinde büyüme ve kalkınma için önemli bir politika aracıdır. Bunun içinde bütçede mali disiplin demek, açık veya fazla vermek değil bütçe kaynaklarını en verimli ve en etkin kullanmaktır. 

…***

Mustafa Pamukoğlu, 3 Kasım tarihli Aydınlık gazetesinde, “Faizler indi, neden dolar yükselmiyor?”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Merkez Bankası politika faizini bu yıl temmuz ayında 425, eylül ayında 325, 24 Ekim’de 250 baz olmak üzere bugüne kadar 1000 baz puan indirdi. Yani yüzde 24 olan haftalık repo faizini yüzde 14’e çekti. Bu faiz indirimlerinin başta dolar olmak üzere kurları oldukça yükselteceği bekleniyordu. Oysa bu beklenti gerçekleşmedi. Neden? Bu sorunun cevabını vermeden önce Türkiye ekonomisinin genel fotoğrafını çekmek gerekiyor.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

…***

Her zaman söylediğimiz gibi ekonomiyi analiz ederken aldığınız rakamlar ve bu rakamları yorumlayış biçimi genel değerlendirme sonucunu verir. İyi rakamları alırsanız ekonominin güzel gelişmeler gösterdiğini söyleyebilirsiniz. Ancak önemli olan gerçekçi olmak. Madde madde sıralayalım:

1- Bu yıl üç çeyrektir, üst üste küçülüyoruz. Bunun anlamı resesyon ve ekonomik krizin devam ettiğidir.2019 tümünde de büyüme beklenmiyor. Oysa Türkiye ekonomisinin işsizliğe çare bulması için yıllık ortalama yüzde 5 büyümesi lazım.

2- Her on kişiden üç kişi işsiz. Toplam işsiz sayımız 6-7 milyon. Bu oldukça yüksek bir sayı.

3- İhracat artmıyor. Bu yıl ancak 170 milyar doları görebileceğiz.

4- Cari açığın azalmasının sebebi ekonomide küçülme ve dolayısıyla ithalatın azalması

5- 500 milyar dolar dış borç yerli yerinde duruyor.

6- Reel sektörde işletmeler ciddi kaynak ihtiyacında. Dönemiyorlar. Bu nedenledir ki durmadan finansal yapılandırma ve yeni krediler gündeme geliyor.

7- Katma değer yaratmayan ekonomik yapımızı düzeltecek adımlar atmıyoruz.

Çelik ihracatında Avrupa’da ikinci, dünyada yedinci olduğumuzun hakkını veremiyoruz. Çeliğin tonunu biz 400 dolardan elin oğlu bin 400 dolardan satıyor.

Konfeksiyon ihracatında önemli bir pozisyonumuz var. Ancak biz bir kazanırken yabancı üç kazanıyor. Otomotiv zaten montaj sanayi.

8- Ar-Ge yapmıyoruz. Oysa milli gelirin yüzde beşini Ar-Ge’ye ayırmamız gerekiyor. Ar-Ge merkezlerini artırmak şart.

9- Turizmde kâr edemiyoruz. Çok sayıda gelmelerine rağmen yabancı turist ucuz tatil yaparak ülkemize bir şey bırakmıyor. Kur şokundan kurtulan yerli turistimiz dış gezilere 1.2 milyar dolar harcamış durumda.

10- Dijitalleşmede yüzde 90 dışarıya bağımlıyız. Geçenlerde bir bankaya yapılan siber saldırı büyük çöküntü yarattı. Yarın ABD yaptırımlar uygulasa ve siber saldırılar artsa Türkiye ekonomisi çok zor durumda kalır. Bunu önlemek için derhal Türk Telekom kamulaştırılmalıdır.

11- Uluslararası gelişmeler günden güne, haftadan haftaya o kadar keskin değişikliklere uğruyor ki ekonomimiz bundan çok etkileniyor. Hassas yapımız olduğundan bu tür değişmelerin etkisi çok fazla hissediliyor. Öte yandan her kesimde bir güvensizlik var.

…***

Murat Çabas, 3 Kasım tarihli Yeni Mesaj gazetesinde, “Resmi enflasyonla sorunlar örtülebilir mi?”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) Eylül ayı resmi enflasyonunu yıllık yüzde 9,26 olarak açıklamıştı. Doğal olarak asgari ücretli, memur, sanayici, pazarcı, esnaf bir kendi yaşadığı gerçek enflasyona baktı bir de açıklanan bu rakama; arada büyük bir uçurum var. Önceki gün de İstanbul Ticaret Odası (İTO) İstanbul'un Ekim ayı enflasyonunu yıllık yüzde 11,28 olarak açıkladı. Bu da kimseye inandırıcı gelmedi.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

…***

Amaç gerçek enflasyonu tespit ederek, ekonomideki sorunları tespit etmekse, o zaman asgari ücretlinin, memurun harcama kalemlerinden yola çıkarak bir enflasyon hesaplaması yaparsın, bu şekilde doğru bir rakama ulaşabilirsin.

Ama amaç mevcut ekonomik sorunları örtmek, bütçe açığını azaltmak, maaşlara düşük zam yapmak, kemer sıkma politikalarını hayata geçirmek, talebi baskılamak ise bu tür enflasyon hesaplamaları ekonominin daha da kangrenleşmesine neden olacaktır.

Birleşik Kamu İş Sendikaları Konfederasyonu'nun Ar-Ge birimi olan KAMUAR da bizzat sahaya inerek bir enflasyon çalışması ortaya koydu. Ankara'daki pazar ve marketlerden fiyatları her ay düzenli alarak en fazla tüketilen 77 gıda maddesinin yıllık fiyat değişimlerini hesapladı. 

Ve bu enflasyona "halkın enflasyonu" dedi. Bu çalışmaya göre yıllık gıda enflasyonu yüzde 36,9 çıktı.

Detaylara inecek olursak, süt, süt ürünleri ve yumurta fiyatları bir yılda yüzde 33,4 arttı. Meyve fiyatları yüzde 78,7, sebze fiyatları yüzde 68,2, diğer gıda fiyatları ise yüzde 41,3 arttı. İşte milyonlarca asgari ücretlinin, memurun maruz kaldığı gerçek enflasyon bu…

Resmi enflasyon yüzde 9,26, ya da yüzde 11,28 gibi açıklandığı takdirde, maaşlara da bu oranlar dikkate alınarak zam yapıldığında, bu, zaten diplerde olan gelirin daha da gerilemesine neden olacaktır.

1999 yılında bir asgari ücretle 11,5 adet çeyrek altın alınabiliyorken, bugünkü asgari ücretle sadece 4 çeyrek altın alınabiliyor. Bu gerçek de açıklanan resmi enflasyonun yetersizliğini, maaşların gerçek enflasyon karşısında nasıl hızla eridiğini açıkça gösteriyor, ispatlıyor.

Bu yanlış ekonomi politikasının temelinde, ekonomi yönetiminin hala Türkiye'deki enflasyonu, IMF'nin yıllardır dayattığı gibi talep enflasyonu olarak görmesi vardır. Mantık şu: talep enflasyonu var, dolayısıyla talebi kısmak lazım, maaşları eritmek lazım, insanların cebindeki parayı emmek lazım, böylece enflasyonu baskılamış oluruz.