Türkiye'den köşe yazarları
Cumhuriyet: Baraj ve ittifaklara neşter
Karar:
Türk inşaatçılar Arap yatırımcılarla buluşacak
Yeniçağ:
ABD, petrol sahalarına hakim olan Deyrizor'da iki üs daha inşa ediyor
Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:
...***
İbrahim Kiras, 9 Kasım tarihli Karar gazetesinde, “Gürültü yaparak eleştirileri susturmak”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Eleştiriye açık olmak sağlıklı zihinlerin özelliğidir. Yaptığınızın yanlış olduğunu söyleyenler yanılıyor bile olsalar en azından neden böyle düşündüklerini öğrenmek için muhataplarınıza kulak vermenizde fayda vardır. Eleştiriye açık olmak aynı zamanda özgüven alametidir. Özgüven bazen de yanılmaz olmadığınızı kabul etmekten çekinmeme cesaretidir. Aslında hepimiz mükemmel olmadığımızı ve önemli ya da önemsiz herhangi bir konuda pekâlâ yanılabileceğimizi biliriz teorik olarak. Ama yine de somut bir olay sözkonusu olduğunda yanıldığımızı kabul etmek zor gelir. Dolayısıyla “yanılma cesareti”ne sahip olanlarımız bizim en iyilerimizdir.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
Bana inanmıyorsanız, kendiniz şöyle bir etrafınıza bakın… Herhangi bir konuda kendisine yönelik eleştirileri dinlemeye ve yanılmış olduğunu kabul etmeye en yatkın olanlarımızın kişiliği daha gelişmiş, zihni daha parlak kişiler olması tesadüf olmasa gerektir.
Eleştiriye açık olmak aynı zamanda bir iletişim yöntemidir. Özellikle yöneticiler için. Siyasetçiler için ise ekmek ve su kadar hayati bir ihtiyaç…
Süleymaniye Camii’nin inşası esnasında “bu minareler eğik” diyen kişiyi ikna etmek için urganla minareyi çekip eğriliğin düzeldiğine inandıran Mimar Sinan’ın hikayesini hatırlayın… Sinan yaptığı iş konusunda özgüven içinde olmasaydı girişir miydi böyle bir gösteriye?
Beceriksizliği veya bilgisizliği yüzünden caminin minarelerini gerçekten de eğik yapmış bir mimar olsaydı nasıl bir tepki gösterirdi acaba bu eleştiriye?
Diyeceksiniz ki her eleştiri yapıcı değil, sırf bizi başkalarına kötülemek veya zarar vermek için dile getirilen haksız suçlamalara da eleştiri muamelesi mi yapacağız? Aslında “yapıcı eleştiri” ile “yıkıcı eleştiri”yi birbirinden ayırmamızın çok basit bir yolu var. Bize söylenen şey “uyarı” niteliği taşıyorsa o yapıcı eleştiridir. İsabetsiz veya yanlış bile olsa iyi niyetin ürünüdür en azından.
Diğer yandan, haksız veya yıkıcı eleştirilere karşı takındığınız tavır hak etmediğiniz abartılı övgüler karşısındaki tavrınız gibi olmalıdır ki size zarar vermesin. Haksız eleştiri de haksız övgü de sizin iyiliğinizi isteyenlerden gelmez. Sizin iyiliğinizi isteyenlerden gelen eleştiri ve övgüler kendinize istikamet belirlemek için fayda sağlayan türden olmalıdır. Düşünün ki çevrenizde birileri siz ne yapsanız övüyor, ne söyleseniz onaylıyor… Bu kişilerin gerçekten dostunuz olduğuna, sizin iyiliğinizi düşündüklerine inanır mısınız?
Şimdi bu kadar laf siyasi gündemle ilgili nereye bağlanacak diye düşünerek yazıyı buraya kadar okumuş olanlar vardır belki… Siyasetle uzaktan yakından ilgisi olmayan yazılarda bile siyasi mesaj bulanlar var ne de olsa. Her şeyin siyasi gündeme bağlanması gerekmiyor tabii ama bu konunun siyasetle ilgisiz olması düşünülemez. Evet, bizim siyasetçilerimiz ve bilhassa bugün yönetim mevkiinde olanlar eleştirilere tahammülün ve dahası bunlardan faydalanmayı bilmenin olgunluğuna sahip değiller.
Bırakın dinleyip değerlendirmeyi, kendilerine yöneltilen uyarıların ve eleştirilerin başkalarınca duyulması bile istenmiyor. Bununun için konuşanlar veya konuşabilecekler bir şekilde susturuluyor. Susturulamazlarsa gürültü çıkarılıp sesleri boğulmaya çalışılıyor. Ama burada kabahat yalnızca görevi gürültü çıkarmak olanların veya işi gücü efendilerini övmek olanların değil. Zira burada bir arz-talep ilişkisi var. Belirli mevkilere gelenlerden kimileri çevresinden eleştiri ve uyarı almak ve böylece ayaklarını sağlam zemine basmak ister, kimileri ise özgüvenleri olmadığı için boyuna pohpohlanmak arzusundadır. Dostça uyarıya ihtiyaç duyanların etrafında lafını sakınmaz dostları olur, öbürlerinin etrafında ise buna uygun kişiler.
…***
Kazım Güleçyüz, 9 Kasım tarihli Yeniasya gazetesinde, “Halk kimden hesap soracak”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Yeni sisteme geçildikten sonra işlevini büyük ölçüde kaybettiği tartışmalarına konu olan Meclisin açılışı öncesinde AKP Grup Başkanvekili Bülent Turan şöyle demişti:“Gezi süreci başta olmak üzere bazı dönemlerde reformcu kimliğimiz ister istemez biraz yavaşladı, duraksadı, ama tekrar besmeleyi çekiyoruz. Yeni dönemde halkımızın beklentilerini karşılamak için adımlar atmaya hazırız. Polemikten, kavgadan ve gerginlikten uzak bir dönem olsun istiyoruz.””diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
Malûm, özellikle son yıllarda demokrasi ve hukuk alanındaki ciddî ve vahim gerilemeler iktidar tarafından hep Gezi ve Kobani olayları, terördeki tırmanış, Suriye’deki savaş ve 15 Temmuz gibi sebeplerle izah edilmeye çalışıldı. “Bunca yoğun saldırı altındayken ne yapabilirdik?” gibi mazeretler gösterildi.
Halbuki bunların hiçbiri demokrasi ve hukuktan uzaklaşma gerekçesi olamazdı.
Tam tersine iktidar demokrasi ve hukuka daha fazla sarılmış olsaydı, içten ve dıştan hedef olduğunu söylediği bütün tehdit ve taarruzlara karşı çok daha güçlü olurdu.
Ancak bunu yapmadığı için kendisi de kaybetti, ülkeye de kaybettirdi. Tek adam rejimiyle tırmandırılan gerilim ve kutuplaştırma siyasetleriyle, en temel hak ve hürriyetlerin gasp edildiği hukuk dışı OHAL uygulamalarıyla toplumda ayrışma ve kamplaşmayı körükleyip, giderek büyüyen bir kitleyi karşısına aldı. Ve kendisi de dağılma sürecine girdi.
31 Mart ve 23 Haziran yerel seçimlerinde Ankara ve İstanbul’u bu yüzden kaybetti.
Şimdi bizzat kendilerinin defalarca ifade ettikleri “İstanbul’u kaybeden Türkiye’yi de kaybeder” sözüyle dile getirilen gerçeğin tedirginlik, panik ve telâşını yaşıyorlar.
Gelinen noktada toplumun beklentilerini karşılayacak reformlar için tekrar bismillah demekten dem vuran iktidar partisinin bu söylemi ne ölçüde inandırıcı olabilir ki?
Hele partinin genel başkanı, iktidarın antidemokratik uygulamalarını eleştiren muhalefet temsilcilerini “bindirilmiş kıtalar” olarak niteleyip, “2023 inşaallah halkımın, vatandaşlarımın yeni bir hesap sorma dönemi olacaktır” diyerek, erkene alınmazsa o yıl yapılacak olan seçimi de yine kutuplaşma ortamında yapma sinyalini şimdiden veriyorken... Evet, halk hesap soracak; ama kimden?
…***
Remzi Özdemir, 9 Kasım tarihli Yeniçağ gazetesinde, “Sigorta ve vadesiz bankacılık”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Hükümet, üretmeyen Türkiye'yi kredi ile büyütmeye çalışıyor. İnşaat sektörüne kredi, enerji sektörüne kredi, ihracatçıya kredi… Liste uzayıp gidiyor. Kredi vermekle de kalmıyor bir de yapılandır diyor. Kime bankalara. Bankalar hangisi, tabii ki kamu bankalarına. İyi de bu ülkede bankacılığı sadece kamu mu yapıyor? Elbette hayır!”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
Ancak özeller ortada yok. Özellerin derdi başka. Özellerin derdi kredi verip, birilerini kurtarmak değil. Ya da küçük ölçekli esnaf kredi alsın, üretsin de değil. Özel bankaların şu günlerde tek derdi kapıdan içeri giren vatandaşların parasını faiz vermeden hesapta tutup işletmek ve çıkarken de ona sigorta çakmak. Çakmak kelimesi bana ait değil. Bunu bankacılar söylüyor. Bu artık bankacıların yoğun bir şekilde kullandığı kelime. Çok çirkin ama maalesef kullanılıyor.
Bu arada size sigorta çakmaları için illa banka şubesine gitmenize gerek yok. Onlar size telefonla da arayıp zorla pazarlıyorlar.
Banka değil sanki tencere tava satıcısı gibi sigorta satmaya çalışıyorlar. Eskiden insanlar sigorta ihtiyacı olduğunda en yakınındaki ya da tanıdık bir acenteye giderdi. Esnaf ahlakı ile çalışan acente ile pazarlık yapılır ve en uygun fiyatla yaptırırdın. Şimdi böyle değil. İhtiyacın olan sigortayı bile banka sana yapıyor. Pazarlık şansın olmadığı gibi bir de mecbur kalıp yüksek fiyata razı oluyorsun.
Mesela araba aldın ve 20 bin lira kredi kullanmak istiyorsun. Krediyi alabilmek için mutlaka kasko ve trafik sigortasını bankadan yaptırman lazım. Hele faiz oranının biraz daha düşük olması için yanında bir de gülen gözler ya da parlayan dişler sigortası yaptırman lazım. Hayat sigortasını söylememe gerek yok zaten. Onu kredi aldığın için mecbur yaptırıyorsun.
Tüm bunları yapan yere banka şubesi diyoruz(!)
Bankaların bir başka önemli görevi vatandaşın parasını faiz vermeden hesapta tutup işletmek.
Artık her Cuma günü ve iki üç günlük tatiller banka çalışanları için zulmün başlangıcı olarak görülüyor.
Çünkü sabahın ilk saatinden itibaren yöneticiler vadesiz para istiyor. Her şubeye 3 milyon ile 5 milyon arasında vadesiz hedefi veriliyor. Bu kadar büyük para nasıl vadesizde tutulur? Artık bu sektörün içinde olup da bilmeyen var mı?