Kasım 19, 2019 08:27 Europe/Istanbul
  • Türkiye'den köşe yazarları

Cumhuriyet: İşsizlikte rekor artış

Aydınlık:

Toplu intiharların nedeni yoksulluk

Milli gazete:

Reel enflasyon artışı devam ediyor

Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:

...***

Orhan Bursalı, 18 Kasım tarihli Cumhuriyet gazetesinde, "Milletten iktidara servet aktarımı sürecek"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

" Enflasyon, düşük ücret, enflasyon altında faiz, hayat pahalılığının yarısı kadar ücret zamları ve her şeye zammın anlamı, milletten iktidara, istediği gibi harcayabilmesi için büyük servet transferi demektir. İki yıldır öyle, bu yıl daha ağır geçecek, gelecek yılın milletten iktidara servet aktarımının yavaşlayacağını sanan varsa yanılıyor. Politikacı kafası şöyle çalışacak: 2023 Ekim - Kasım başı yapılacak seçimlere kadar 4 yıl var. 2022’ye kadar servet aktarımı sürer."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

...***

450 milyar dolarlık dış borcun yüksek risk primi epey aşağı gelinceye ve ekonomi yeniden normale yakın döviz faizleriyle borçlanmaya izin verinceye kadar, millet kazıklanıp duracak. Seçimlere bir yıl kadar kala kampanyaya başlarlar: Türkiye dünyanın büyük ekonomik ülkesi falan diye ortalığı kasıp kavururlar. Oysa 17 yıllık iktidarları boyunca, Türkiye’nin büyüme hızı, kendilerinden önceki yıllara kıyasla daha düşük gerçekleşmiş durumda. Ama Türkiye uçuyor yalanına devam.

Tabii bu senaryo, siyasi risklerin yönetilebilir durumda olması, ekonominin bu şekilde sürmesi, milletin iktidara servet aktarımı, yani sürekli yoksullaşma karşısında sesini soluğunu fazla çıkarmaması koşullarında geçerli.

Peki, Cumhurbaşkanı’nın Sosyal Güvenlik Kurumu üzerine nutuklarına ne demeli? Hele hele İskandinav ülkelerini emeklilik paralarının batırdığına ilişkin veciz beyanatlarına?

Kimler önüne bu “bilgileri” koyuyor ve RTE’yi yanıltıyor? Acaba RTE yanılmak istediği için mi kendisine yapılan bu servisleri seve seve kullanıyor?

Aslında iktidarın bu tür söylemleri, ülkemizin sosyal devlet olmasına karşı politikaları ve anlayışlarıdır. Ülkeyi tamamen iş dünyasının taleplerine ve çıkarlarına teslim ettiler. İş dünyası mı dedim? Bu bile değil! Tamamen kendi siyasi ekonomik çıkarlarına yönelik bir ülke yarattılar. İş dünyası da onların bu arzularına boyun eğdiriliyor. Ellerinde kamçı!

Şüphesiz ki 35 - 40, hatta 50- 60 yaşında emeklilik olmaz. Bir “sosyal yardımlaşma” kurumu bunu kaldırmaz.

Fakat sistem başından yanlış kurulursa..

- Çalışanların yüzde 53’ü asgari ücretle yetiniyorsa..

- Siyasetçiler tarafından oy alacağım diye durmadan iğdiş ediliyorsa.. - Yönetimine talip olduğunuz ve oylarını aldığınız millete iş alanları yaratamıyorsanız...

- Sadece borçlandırarak ve kredi kartlarıyla milletin ceplerine geçici para girdisi yaratıyor ve gerçek kazançlarına dayanan bir refah geliştiremiyorsanız...

- Sonuçta ülkeyi krize sokup ne var ne yok geri alıyorsanız...

Milletin erken emekliliği cebine atıp kendine bir gelecek güvencesi yaratmasına karşı çıkamazsınız ve inandırıcı olamazsınız.

...***

Mustafa Karaalioğlu, 18 Kasım tarihli Karar gazetesinde, "Şiddetsizlik adına, umudun hatırına"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

" Toplumun içinde bulunduğu ruh halini anlamak veya değişimi ölçebilmek kolay değildir. Milyonlarca insan, milyonlarca hikaye, birbirinden farklı milyonlarca psikolojik faktör aynı anda devasa bir mekanizma halinde çalışırken aksaklıkları görebilmenin zorluğu vardır. İşler kötüye gidiyor veya insanlar mutsuz gibi genel yargılar doğru yönü işaret etmekle birlikte çoğu kez sıradan hali ifade eder. Kötü gidişat denilen şeyin bir sınırı vardır ve genel olarak insanların bundan çıkabilme umudu da var demektir."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

...***

Art arda yaşanan toplu intiharlar (Fatih, Antalya, Bakırköy) ve zaman zaman şahit olduğumuz ve son iki günde de peşpeşe gelen (İstanbul, Isparta) katliam haberleri toplum psikolojisiyle ilgili kanaatleri bütün istatistiklerden daha sarsıcı şekilde tanımlıyor. Bir yanda umutsuzluğa teslim olanlar, öte yandan şiddet dışında çözüm bilmeyenler…

Bütün olup bitenlerin arkasındaki sebepler kesinlikle birinci derecede önemlidir. Derinleşen ekonomik problemler, sosyal baskı ve dayanışma eksikliği, medya görünürlüğü ve kişisel hatalar vesaire… Trajedi bazen hiçbir sosyo-ekonomik gerekçe olmaksızın ortaya çıkar. Dolayısıyla, tek tek herhangi bir vakanın önüne geçebilmenin yolu gayet tabii bu sebepleri ortadan kaldırmaktır. Ölüme veya öldürmeye varan o cinnet aşamasına ulaşmadan insanları tutabilmek her vakanın birinci çözüm yoludur. Ne yazık ki bu zordur ve ne yazık ki hayat ne kadar kötü olsa da her zaman bir çıkışın bulunabileceği duygusu her insanda aynı yoğunlukta olamıyor. Veya en kötü yolu seçen herkesin çevresinde onu alıkoyabilecek bir dayanışma bulunamıyor.

Zor zamanlarda toplum başkasının derdine daha fazla sağırlaşıyor, daha fazla görmezden geliyor veya umursamazlık artıyor. Her zihinde ayrı ayrı büyüyen ‘Benim derdim bana yeter’ duygusu duyarlılığı azaltıyor.

Evet, ne yazık ki çok fazla intihar ve katliam vakası var. Böyle meseleleri konuşmak az ya da çok sıradanlaştırmaya yol açtığı için bir derttir ama konuşmamak da başka derttir. Aynı umutsuzluk ve aynı cinnet halinde olanlara mesaj ulaştırmak gerekir. Medyanın duyarlılığı elbette önemli ama bütün geçmiş tecrübelerden biliyoruz ki sadece bu kadarı ölümleri önlemek için yeterli değil.  Medya aracılığıyla doğru ve etkili mesaj vermenin bir yolunu bulmak gerekecek.

Temel sorunları çözebilmek kolay değildir ancak umutsuz kitlelere mesaj verebilecek, söz dinletebilecek ve en azından kafalarını karıştıracak bütün uzmanlıkların konuşması bugün mutlaka zarurettir. Toplumun ruhuna, kalbine ve aklına hitap edebilecek, sözü dinlenen otoritelerin seferberlik zamanıdır. “İnsanlar üzerinde bu çapta moral verecek otoriteye sahip kim kaldı ki?” sorusu da zihnimi kurcalamıyor değil ama elde ne varsa artık…

Adı ve içeriği ne olursa olsun her türlü gerilimi azaltmayı deneyerek başlayabiliriz. İnsanların en yakıcı meseleleri bile birbiriyle konuşabildiği bir zeminin her meseleye faydası olacaktır. İnsani değerleri yükseltmenin zamanıdır. Duyarlılığı, empatiyi, dayanışmayı ve başkalarının derdine kulak kesilme duygusunu geliştirmek, hiç olmazsa artan gerilim seviyesini düşüren ve şiddetsizliği teşvik eden bir atmosfer yaratacaktır.

...***

Remzi Özdemir, 18 Kasım tarihli Yeniçağ gazetesinde, " Hazineyi trafik cezası ile mi kurtaracaklar?"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

" Önceki ay 3 milyon kişiye elektronik e-haciz geldi. Kendi hesaplarına olduğu gibi eşinin ve aile yakınlarının da hesaplarına bloke konuldu. Gecen hafta da bu elektronik haciz devam etti ve 1,5 milyon kişiye haciz uygulaması yapıldı. Devletin bu yöntemle ne kadar alacak tahsil ettiği bilinmiyor. Böyle bir istatistik yok. Ancak bu haciz detayına baktığımızda büyük bir bölümünün trafik cezalarından kaynaklandığını görüyoruz. Çoğu eski cezalar. Araç sahiplerinin haberinin bile olmadığı cezalar. Geliyoruz büyükşehirlere her yerde kamera. İstanbul'da o kadar çok trafik denetleme kameraları var ki, neredeyse sokak aralarına bile konulacak."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

...***

Mesela sahile indiniz ve 1 dakika durup etrafa baktınız ya da birini indirdiniz. Bir süre sonra bakıyorsunuz ki yanlış park cezası geliyor. Yine karayolları. Radar ve hız kontrol kameralarının nerede ve ne zaman karşınıza çıkacağını bilemiyorsunuz. İnsanın aklına ilk aşamada bunun can ve mal sağlığı için yerinde bir uygulama olduğunu düşünüyorsunuz.

Kesinlikle! 110 kilometre hız sınırı olan yolda 160 km hızla gitmek sadece aracı kullananları değil o yolda giden masum insanları da etkiliyor. Olası bir kazada diğer masum insanlar da ölüyor veya yaralanıyor. İşte burada ancak diyoruz. Çünkü kurallara uysanız 110 kilometre hız sınırı olan yollarda hep 90 kilometre hızla gitseniz bile yine ceza yiyebilirsiniz. Gerekçe; meskûn mahal geçişleri. Yani burada 50 kilometreye düşürmelisiniz. Tabii ki düşülmesi lazım. Gel gelelim 100 kilometrelik bir yolda 70 tane meskûn mahal olduğu için burada ceza yememeniz imkânsız. Özellikle Ege ve Akdeniz'de. 90 kilometre ile gidiyorsunuz bakıyorsunuz ki 3-5 ev var 50 km hız sınırı. Duruyorsunuz bir daha… Bu bitmek bilmiyor. İşte tuzaklar da burada başlıyor. Bir anda büyük cezalar yiyebiliyorsunuz. Çünkü devlet size buralarda tuzak kuruyor. Birinden kurtulsanız birine yakalanıyorsunuz. Trafik cezasının amacı caydırıcılıktır. Oysa Türkiye'de iktidar bunu dolaylı bir gelir olarak görüyor. Kriz sebebiyle üretemeyen ve bu nedenle üreticiden vergi alamayan iktidar alkol, sigara, harçlar ve trafik cezalarıyla bütçeyi kurtarmaya çalışıyor.