Türkiye'den köşe yazarları
Karar: Sözcü Kalın: Erdoğan NATO zirvesine katılacak
Yenişafak:
Cumhurbaşkanlığı siyanür için adım atıyor: Siyanüre takip sistemi gelecek
Yeniasya:
İşgale Trump desteğine tepki yağıyor
Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:
...***
Esfender Korkmaz, 19 Kasım tarihli Yeniçağ gazetesinde, "Ekonomide canlanma zayıf kalıyor"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
" Bu yılın son aylarında ekonomide bir canlanma göze çarpıyor. Konut satışlarında azalma var… Ancak, konut satışları hükümet tarafından yönlendiriliyor. Kamu bankaları eksi reel faizle kredi veriyor. Konut alanlardan bir kısmı bunu değerlendirmek için konut alıyor. Bu nedenle hazır konut satışları ekonomik canlanmada bir piyasa göstergesi değildir. AB ilişkilerinde gerileme nedeniyle hem Avrupalının konut talebi geriledi… Hem de özellikle Akdeniz ve Ege'de yazlık almış olan Avrupalılar bunları satıp gittiler."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
Eylül ayında, perakende satış hacminde geçen senenin aynı ayına göre yüze 3 artış var. Perakende satış hacmi neden arttı? Ortalama fert başına gelir artışı yok… İşçi ve memurun reel geliri düşük… Zira gıda fiyatları, konut ve ulaştırma, çalışanların harcama sepeti içinde daha yüksek yer tutuyor. Ortalama TÜFE'ye göre, ücret düzeltilmesi ve farkların 6 ay geç verilmesi çalışanların satın alma gücünün düşmesine neden oldu.
Perakende satışlardaki artışına, ertelenen talebin devreye girmesi etkili oldu. Çünkü, tüketici ihtiyaçlarını kriz de olsa daha fazla erteleyemiyor. Satışların artması, üretimin de artmasını sağladı.
Mamafih, satışlara paralel olarak sanayi üretim endeksi de Eylül ayında geçen senenin aynı ayına göre yüzde 3.7 oranında arttı. Aynı zamanda imalat sanayiinde kapasite kullanım oranı da yüzde 75.4'ten yüzde 76.4'e yükseldi.
Kapasite kullanım oranı, kurulu tesislerin yüzde 100'ünün ne kadarının kullanıldığını gösteriyor. Söz gelimi bir saatte 100 birim mal üretmek üzere kurulmuş bir tesis aynı saatte 80 birim mal üretiyorsa, kapasite kullanım oranı yüzde 80'dir.
Piyasa talebi artarsa, kapasite kullanım oranı da artar. Aynı şekilde talep azaldığında, kapasite kullanım oranı da azalır. İktisatta rekabetçi piyasa yapısı varsa, siyasi sorunlar yoksa kapasite kullanım oranı enflasyon baskısı olup olmadığını ölçmek için sıklıkla izlenir.
Genel olarak yüzde 100 kapasite oranına ulaşılması zordur. Çünkü, üretimde enerji kesintileri, makina arızaları, bakım ve onarım çalışmaları, tatiller, grevler, işçi sorunları genel olarak kapasite kullanım oranını düşürmektedir. Uluslararası standartlarda ortalama kapasite kullanım oranının yüzde 90 olması normal sayılmaktadır.
Bizde kapasite kullanım oranının yüzde 76.4 gibi düşük olması, sabit giderler aynı kaldığı için üretilen ürün başına maliyetleri artırıyor.
Sonuç olarak; 2019 son çeyrekte düşük oranlı bir büyüme olur ve fakat 2019 yılını kurtarmaz. Dahası gelir artışı yaratan fert başına büyümedir. Türkiye'nin nüfus artış hızı yüzde birden yüksektir. Düşük büyüme durgunluğun devam etmesi anlamına gelir. Kaldı ki, dış borçların ödenmesi için önce gelir yaratmamız gerekir. Bu şartlarda en az yüzde 6 büyüme sağlamalıyız. Bunun içinde özel ve kamu kaynaklarını etkin kullanmak şarttır.
...***
Mehmet Ali Verçin 19 Kasım tarihli Karar gazetesinde, "Bankaların en büyük sorunu"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
"Bankalar kredi ve mevduatlarda bir yıla kadar olan süreye kısa vade, beş yıla kadar olan süreye orta vade ve beş yılı aşan sürelere de uzun vade demektedirler. İngiliz halkının beş büyük rüyasından biri, futbolda, Almanya’yı beş sıfır yenmekmiş. Türk bankacılarının da en büyük rüyası topladıkları mevduat ile verdikleri kredilerin vadesinin aynı olmasını görmekmiş. Hazır rüya bağlamında düşünüyorken niçin mevduatın vadesini 10 yıl ve kredilerin vadesini daha kısa olmasını istemiyoruz? Sanırım öğrenilmiş çaresizlikten."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
Çünkü bugün toplanan TL mevduat ve katılıma hesaplarının ortalama vadesi 45 günü, yani 1.5 ayı geçemiyor. Kredilerin ortalama vadesi ise bir yıl civarında.
Dönüp bankalara en büyük sorununuz nedir diye sorup aşağıdaki şıkları verirsek her şıkkın taraftarları ortaya çıkabilir.
a) Yurtdışından alınan borçların vadesinin kısalığı ve faizinin yüksekliği
b) Yakın izlemede ve kanuni takibe alınmış kredi tutarlarının yüksekliği ve artış oranı hızı.
c)Sermaye yeterliliğinde aşınmanın etkisiyle yeterince büyüyememe
d) Karlılıkta ciddi azalış
Eğer e) hepsi, diye bir şık daha eklesek, bu şık en yüksek oranda tercih edilir. Son iki yıldır yaşanan ekonomik çalkantılar, Bankaların yapısında ve işleyişinde yeni olumsuzluklar oluşmasına sebebiyet verdi.
Türkiye’nin finansal aktiflerinin %70’i mevduat ve katılım hesaplarında, %25’i sermaye piyasası araçlarında ve sadece %5’i pay senetleri piyasasında değerlendiriliyor. Sistemin merkezinde de Bankalar var.
Borç alacak dinamikleri üzerine inşa edilmiş bir ekonomik yapının merkezinde bankalar varsa; bu bankaların, sıhhati çok önemlidir.
Bankalar mevduat ve katılım fonu toplayıp, başta yabancı bankalar olmak üzere kurum ve kuruluşlardan kredi alarak, tahvil çıkararak, likit fonlar kurarak ve sermayelerini artırarak oluşturdukları fonları; ya müşterilerine kredi olarak veriyor veya Devlet İç Borçlanma Senetleri, DİBS, satın alıyorlar.
Yurtdışından temin edilen bu dövizli fonların çoğunun vadesi kısa ve faizleri yüksektir, uzun vadeli olanlarınsa faizleri, adeta, astronomiktir. Borç olarak temin edilmiş kısa vadeli fonlar, her zaman bankaları likit kalmak zorunda bırakıyor.
Taksiti gecikmiş ya da yakından takip edilen alacakların yaklaşık olarak yarısı yeniden yapılandırılmış durumdadır, yaklaşık olarak toplam kredilerin %7’si. Diğer yarısı da normale dönebilir, yeniden yapılandırılabilir veya kanuni takibe atılabilir.
Görüldüğü gibi bankaların sorunlu kredileri şu ya da bu şekilde bir çözüme kavuşacak. Masada açık olarak duran dosyalar azaldıkça; bankaların yeni işler için iştahı artabilir.
...***
Emin Çölaşan, 19 Kasım tarihli Sözcü gazetesinde, "Yok edilen varlıklarımız"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
" Varlıklarımızı, fabrikalarımızı ve en değerli arazilerimizi eğer mümkünse “Özelleştirme” adı altında yandaşlara peşkeş çekeriz… Fabrikalarda üretim durur. Kentlerin göbeğindeki en değerli araziler imara açılır ve rant hırsına kurban edilir. Ülkemizin onlarca il ve ilçesinde yüzlerce çalışan tesisi böyle elden çıkardık. Çalışanları kovuldu. Binalar yıkıldı, makineler hurdacılara satıldı. Sonra oralara villalar, yüksek binalar, gökdelenler yapıldı. Özellikle büyük kentlerimiz bu yöntemle peşkeş çekildi. Bu konu açıldığında akıllara hemen Balıkesir'deki SEKA kağıt fabrikası gelir. Fabrikanın, kentin tam da göbeğine yakın bir alanda 130 dönüm arazisi vardı."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
Bu arazi içinde fabrika binaları, makineler, ambarlar, lojmanlar ve binlerce ağaç yer alıyordu. Günün birinde satış kararı alındı. Önce üretim durduruldu… Ve Balıkesir SEKA kağıt fabrikası satıldı! Kaça satıldı? Bir milyon 100 bin dolara! Kime satıldı? Bir yandaş medya gurubunun patronuna! Bu parayla örneğin İstanbul veya İzmir gibi büyük kentlerimizde sadece yarı lüks bir apartman dairesi almak mümkündü! Manisa, Antalya, Malatya gibi büyük illerimizde bu peşkeşlerin niceleri gerçekleşti. Milletin parasıyla, milletin vergileriyle kurulan pek çok tesis, bu yöntemle yandaş kesime hibe edilmiş oldu.
Şimdi gelelim bir başka ulusal varlığımıza, bir doğa harikasına… Gümüşhane'ye 52 kilometre uzaklıkta, 2100 metre yükseklikteki Dipsiz Göl… Buzul çağından kalma, akarı ve su kaynakları olmayan bir göl…
12 bin yılda oluşmuş olan gerçek bir doğa harikası idi. Günün birinde iki ortak ortaya çıktı: “Bu gölün dibinde çok eski çağlardan kalan bir hazine var. Kral bilmem kimin hazinesi burada gömülü. Altın dolu küpler var!..” Göldeki hazineyi aramak için ilgili makamlardan izin istiyorlardı. Bu sözüm ona bilgiye (!) nereden ulaştıkları belli değil. Bir yanda makineler daldı, öbür yanda büyük hortumlarla göl suyunun emilerek boşaltılmasına başlandı… Bulunacak hazine kapanın elinde kalmasın diye jandarma gölü kuşattı… Ve birkaç gün süren bu işlemler sonucunda gölün dibine varıldı. Ancak define, hazine vesaire hiçbir şey yoktu. Kısmetlerine sadece bir çamur deryası kalmış, ama göl elden gitmişti! O güzelim gölün yerinde kocaman bir çukur kaldı.