Türkiye'den köşe yazarları
Cumhuriyet: Hedef CHP
Karar:
Dedikodu siyaseti teslim aldı
Milli gazete:
Anketten yüzde 90 borç çıktı
Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:
...***
Kazım Güleçyüz, 23 Kasım tarihli Yeniasya gazetesinde, "Toplum nereye?"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
"17 yılı aşkındır ülkeyi yönetenler, bu yollarda beraber yürüyüp yağan yağmurda beraber ıslandıkları nice yol arkadaşlarını tasfiye edip OHAL rejimiyle “taçlandırdıkları” tek adam sisteminde “yedi düvele karşı yeni bir istiklâl savaşı vermek” gibi “büyük” meselelerle uğraşırken toplum nereye gidiyor? Manşetlere taşınan kimi haberlere bakınca genel gidişat hiç de iç açıcı görünmüyor. Peş peşe gelen toplu siyanür cinayet ve intiharları, “sevgili” cinayetleri, kurbanları bilhassa kadın ve çocuklar olan dehşet ve vahşet örnekleri, okulların içine kadar giren uyuşturucu iptilâsı, yaygınlaşan şans oyunları..."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
Bunlar ve sayamadığımız diğer ârazlar toplumumuzun çok ciddî bir manevî bunalıma sürüklendiğinin endişe verici göstergeleri.
Birey ve aile düzeyinde yaşanan, ama pek fazla bilinmeyen veya bilinse dahi seslendirilmeyen gerilim, stres ve tatminsizlikler.
Bunun işsizlik, geçim sıkıntısı, ödenemeyen borçlar, hayat pahalılığı, gelir-gider dengesizliği gibi ekonomik sebepleri de var şüphesiz, ama daha ötesinde giderek derinleşen bir maneviyat ve ahlâk krizi de yaşanıyor.
Ölçülerini kaybedip savrulan bir toplum.
“Dindar” görünen siyasetçilerin iktidarında dinin ve ahlâkın en temel ölçü ve değerlerini hiçe sayan keyfî, hukuksuz ve sorumsuz uygulamaların ayyuka çıkmış olması, gittikçe büyüyen bir kitlenin, zaten mesafeli ve uzak durduğu dine tamamen yabancılaşmasına yol açıyor.
“Dindar nesil” yetiştirme hedefi istikametinde okullara konulan seçmeli Kur’an ve siyer derslerine talebin ilk başlarda yüksek iken sonrasında hızla inişe geçtiğinin birinci ağızdan ikrar edilmesini nasıl okumak lâzım?
Peki, son dönemde iyice siyasallaştırılan Diyanet’in kontrolündeki camilerin, insanların inanç ve maneviyatını güçlendirip onları huzura kavuşturacak telkin ve tavsiyelerin yapıldığı kutsal mekânlar olması gerekirken, tam tersine tepkiyle kaçılıp uzak durulmak istenen yerler haline getirilmesinin izahı ne? Ve buna yol açmanın vebalini kim taşıyabilir?
...***
Mehmet Faraç, 23 Kasım tarihli Yeniçağ gazetesinde, "AKP'yi ürküten tablo!.."başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
" İçişleri Bakanı Süleyman Soylu'nun açıklamalarına bakılırsa, Fethullah Gülen'in Türk vatandaşlığından çıkarılması ile ilgili işlemler Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın imzasına kalmış...AKP iktidarı şöyle düşünmüş olmalı; Amerika'da yapılan tüm girişimler, rahip Brunson, Halkbank vakası ve Suriye konusunda verilen tüm tavizlere rağmen, madem ABD Fethullah Gülen'i iade etmedi, o zaman biz vatandaşlıktan atalım da görsünler!!! Açıklamalarına eklemiş ki Süleyman Soylu, "vatandaşlıktan atılsa bile Gülen'in iadesi için çalışmalar devam edecek...""diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
Tarih herşeyde olduğu gibi, okyanus ötesinden Türkiye'ye uzanan ilişkilerin perde gerisini elbette yazacaktır ama konumuz Beyaz Saray'daki sıkı fıkı muhabbet görüntülerine rağmen Gülen konusunda taviz vermeyen ABD'nin sinsi tavrı değil...
Gidişat şunu gösteriyor; Gülen memlekete gelse ne olur, iade edilmezse ne olur ki?..
İşte bu sorunun içerisinde öyle ürkütücü bir devinim var ki ve o gidişat cemaatin halen devlet içerisinde pusuda olduğunu gösteriyor ki, işte bu durum Türkiye Cumhuriyeti'nin geçmişte yaşadığı travma, gaflet-dalalet ve hıyanetin yanı sıra, gelecek açısından da ne kadar sıkıntılı bir döneme sürüklendiğini kanıtlıyor...
Bilançodaki vahameti rakamlar anlatmıyor; sayılar, devletin nasıl yıllar boyu gaflet- dalalet- ihanet içerisinde uyumuş olmasına dikkat çekiyor...
Yeryüzündeki birçok devletin nüfusundan bile kalabalık bir kitleye "terör örgütü" gerekçesiyle operasyon yapılmış bu ülkede...
Ve yüzbinlerce insanın içerisinde, bırakın esnafı, alt tabakadaki memuru, işçiyi, tarikat-cemaat müritlerini; asıl ürkütücü yapı "devletin bekası" diye de nitelendirilen ordu mensuplarının toplamı...
Silahlı kuvvetlerden FETÖ gerekçesiyle ihraç edilenlerin sayısı onbini aşmış olmalı...
Çoğu tutuklu olan bu insanların büyük bölümünün üst düzey rütbeliler olması, TSK'nın nasıl kuşatıldığını çarpıcı biçimde gözler önüne sererken, dayatılan yanılgıyı da sarsan gelişmeler bitmiyor...
Geçen aylarda, geçen haftalarda ve dün de devam etti operasyonlar... Baksanıza; Hava Kuvvetleri Komutanlığı'ndan ihraç edilen 92 kişi hakkında dün gözaltı kararı verildi. Şüphelilerden 53'ü, 22 ilde düzenlenen operasyonlarla gözaltına alındı. Ayrıca, Bursa merkezli 23 ilde FETÖ'nün askeri mahrem yapılanmasına yönelik soruşturmada 46 kişi hakkında yakalama kararı çıkarıldı... Büyük operasyon kapıda!... Evet; FETÖ'ye karşı başta TSK içinde olmak üzere, devletin her kademesinde aralıksız sürdürülen operasyonlar rejimin radikal dinci bir yapı tarafından neredeyse tamamen kontrol altına alınmış olmasını da deşifre ediyor...
Peki, FETÖ devletten temizlendi mi?..
Bu sorunun yanıtını İçişleri Bakanı Soylu önceki gün TBMM'deki konuşmasında şöyle verdi;
"Şu anda FETÖ'ye yönelik büyük bir operasyon hazırlıyoruz... Ben, onların bu noktada olabileceğini, düşünüyor değildim. Ancak ortaya çıkardığımız operasyonu kamuoyu gördüğü zaman benimle aynı kanaate sahip olacaktır... Terörist başı FETÖ, Amerika tarafından muhafaza edildiği sürece, Avrupa onları koruyup kolladığı sürece, 'FETÖ tehlikesi bitti' demek zavallılıktır."
Soylu'nun açıklamaları ve beklenen operasyon da gösteriyor ki, 559 bin kişi soruşturmadan geçmesine rağmen FETÖ örgütlenmesi aklın sınırlarını zorlayacak boyutlara ulaşmış...
Buna sebep olan devlet ve siyaset bakalım bu vahameti nasıl temizleyecek?..
...***
Akif Beki, 23 Kasım tarihli Karar gazetesinde, "Yargı yargıya karşı"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
" Altan ve Ilıcak'la Cumhuriyet yazar ve yöneticileri hakkındaki davalar, yargı içinde kıyasıya bir hukuk mücadelesi yaşandığını gösteriyor. Yargıtay 16. Ceza Dairesi, bu ve benzeri davalarda emsal oluşturacak içtihat kararları aldı. Örgüt üyeliği, örgüte yardım ve propaganda suçlarında kriterleri değiştirdi diye, umutla karşılandı bunlar. Misal; FETÖ, kendi kanallarını platformdan çıkarınca Digitürk aboneliklerini iptale çağırmıştı. Ama o sıradaki her iptalin örgüte üyelik delili sayılamayacağına hükmetti Yargıtay..."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
Abone, çağrıya uyarak protesto etme amacı dışında bir gerekçe bildirdiyse, örgüt üyeliğine yorulamayacağı gibi.
Hatta, 'basın özgürlüğü'ne destek amacıyla iptal isteyenlerin de bu kapsama sokulamayacağını söyledi.
Yine, Zaman'a abone olanın değil, ancak abone ettirenin üyelikle suçlanabileceğini belirtti.
'Bilerek ve isteyerek' örgüte yardım kastı kanıtlanamıyorsa 'adeta amaç ve ağız birliği' içinde görünmek, örgütsel faaliyet ve yardım suçlamasına dayanak oluşturamayacağı için...
Somut cebir ve şidddet unsuru, zor kullanmaya alenen çağrı yoksa, iki laf sebebiyle darbe girişimi ithamından yargılanılamayacağı gibi.
Esasen, hepsi mevcut kanunlarda yazıyordu. Yargıtay, yenilik getirmedi, bilineni tekrar bildirdi. O hatırlatma bile 'kriterleri değiştirdi' diye yansıdı.
Yine de zihniyeti ve uygulamayı değiştirmeye yetmedi.
Adalet Bakanı Gül, iktidara eleştirinin dava ve ceza konusu olamayacağını, basın yoluyla da hakim ve savcılara duyurdu. Suça teşvikle terörü meşrulaştırma içermiyorsa ifade özgürlüğü lehine değerlendirmek gerektiğinde ısrar etti.
Propaganda ve örgüte yardım suçlamalarıyla eleştiri özgürlüğü arasındaki çizgi, yargı reformuyla da belirginleştirildi.
Yine de pratiğe aksetmedi.
'Bana mısın' demeyen bir zihniyet var.
Yargı yargıya karşı, reforma ve değişime de ayak diriyor.
Ahmet Altan ve Nazlı Ilıcak aynı 'FETÖ darbe çağrışımı davası'ndan müebbet aldı. Yargıtay bozdu, mahkemeleri uydu, suç ve cezalarının niteliği değişti, aynı şartlarda adli kontrolle tahliye edildiler...
Ama kaçma şüphesi, konumu, ceza miktarı ve suçun niteliğinin yanında pişmanlık belirtisi göstermemesi ve harici/dışardaki davranışları gerekçesiyle Altan, evinde 'çok güzel' tekrar yakalandı, cezaevine geri yollandı.
Salıvermede adli kontrol, ağza bant ve sivri dile kelepçe vurma şartı gibi kullanılabilir mi? Çenesini kapalı tutmamak, rahat durmamak gibi kanunda yazmayan gizli kriterler yoksa neyle açıklanacak?
Cumhuriyet gazetesi davasında... Yargıtay'ın bozma ve beraat istemine rağmen, ağır ceza mahkemesi dinlemedi. Kadri Gürsel dışındakilerin FETÖ'ye yardımdan mahkumiyetinde diretti.
Yapboz oyunu gibi. Yargı kendisiyle didişiyor, kanun metniyle takdir yetkisi kavga ediyorsa arada ezilenler kimi, kime şikayet edecek?