Kasım 27, 2019 09:41 Europe/Istanbul
  • Türkiye'den köşe yazarları

Yeniasya: Demokrasinin enerjisi tükendi

Karar:

Gül'den Erdoğan'a şehir üniversitesi telefonu

Milli gazete:

İstanbul'da olabilecek depremin büyüklüğü minimum 7.2

Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:

...***

Deniz Yıldırım, 27 Kasım tarihli Cumhuriyet gazetesinde, "Saray’dan ne geldi?"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

" Bir haftadır neredeyse herkes her şeyi bırakmış, “Saray’a giden CHP’li” tartışmasına dahil oluyor bir biçimde. İktidar medyasının ellerini ovuşturarak izlemesine mi; muhalefetin algıları yönetmekteki, halkın gerçek gündemini kurmaktaki ciddi eksikliklerine mi; gazetecinin gazeteciyi referans alarak “o da gazeteci, o niye yazmaz ki” diye sormadan böyle bir haberi ortaya atmasına mı; geniş kitlelerin, gerçek sorunlarının konuşulmadığı siyaset sahnesine karşı duydukları umutsuzluktaki artışa mı yanalım?"diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor: 

...***

İşsizlik yüzde 14’e çıkmış, o da resmi rakamlarla. İşgücüne katılım oranı, gelişmiş dünyaya göre daha düşükken hem de. Genç işsizliği daha da vahim; yüzde 27’yi aştı. Yeni sistemin ilk yılında genç işsizliği 7 puan arttı. Genç kadınlarda 8 puandan da fazla. Üniversite öğrencileri kaygılı ve amaçsız; “niye okuyoruz ki” diye soruyorlar birbirlerine. Ama kusura bakmayın, canınızı bunlarla sıkmayayım şimdi. Sahi, Saray’a kim gitti? 

Pahalılık dört koldan hayatı kuşatıyor. Çarşıda, pazarda fileler dolmuyor. Zamların ardı arkası gelmiyor. Kış kapıda, ısınmak ayrı dert. Geçinemeyenlerin intihar haberleriyle sarsılıyoruz, ama o intihar haberlerinin şu “Saray’a kim gitti?” tartışmasının onda biri kadar bile gündeme getirilmediğini görüyoruz. Tesadüf mü, tercih mi? Tamam tamam, Saray’a kim gitti? 

Kamu kaynakları üç beş şirket arasında pay edilmiş. Vergiler sırtımızda; hazine garantili projelerle kendimizi fakirleştirirken birilerini zenginleştiriyoruz. Denetim yok, taze bitti. Sormaya kalksan davalıksın. Neyse canım, keyfimiz kaçmasın. Saray’a kim gitti? 

Kadınlar, çocuklar şiddet görüyor. Her yıl iki bine yakın işçi, önlenebilir iş kazalarında, “maliyet düşürmek” isteyenlerin göz yummalarıyla can veriyor. Neyse, boş verin. Biz de bu sorunlara yumalım gözlerimizi, Saray’a kim gitti?

Eğitim kötü, yıldan yıla daha da kötüleşiyor. İktidarın ideolojik hedefi, yoksul halk çocuklarını imam hatiplere göndermekten öteye geçmiyor. Ülkenin geleceğini ilgilendiren en önemli konu olan eğitim, iki gün üst üste bile gündemde kalmıyor. Diyanet her şeyi bırakmış, “itiraz etmeyin, kriz sizin sınavınız” diyen hutbelerle yoksulluğu kader gibi sunmaya çalışıyor. Köy okullarını kapatmış, cezaevi sayısını ise artırmışız. Gündemi değiştirdim, özür dilerim. Saray’a kim gitti? 

Basın tekelleşmiş, haber alma kanalları ortadan kalkmış. Gazeteciler işten çıkarılıyor; bunca haksızlığın, hukuksuzluğun yaşandığı ortamda halkın haber alma, bilgi edinme özgürlüğü adım adım yok ediliyor. İktidarla çıkar birliği içindeki şirketler, kâr etmeyecek olsalar bile bu medyatik görevi diyet olarak üstleniyor. Ama bunları konuşmaya ne gerek var ki? Sonuçta asıl soru şu: Saray’a kim gitti?

...***

Yusuf Ziya Cömert, 27 Kasım tarihli Karar gazetesinde, "Kılıçdaroğlu avantaj mı?"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

" Yorgan gitti kavga bitti’ diyeceğim ama, gitti mi yorgan? Bitti mi kavga? İşin içine ‘iyi saatte olsunlar’ karışmadıysa, Rahmi Turan kabahati üstüne aldı. Sonuçlarını tahmin edemeyerek mi? Bilmeyerek mi düştü bu haberin içine? Belki öyledir. Fakat Talat Atilla öte tarafta duruyor. Yeni bir şey söyleyebilir, söylemeyebilir de. Malzeme hassas, yeniden alev almaya müsait. Her an infilak riski olan bir mühimmat gibi. Aralarında halletsinler artık... Muharrem İnce çok heyecanlandı, bir bakıma kendisini şarj etti. Müteakip Kurultay’da CHP delegesine sunabileceği heyecanlı argümanlar kazandı."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

...***

Kılıçdaroğlu İsmail Küçükkaya’nın programındaki mütereddit söylemi yüzünden bir eksi puan aldı.

Tartışmada -eğer bir doğrusu varsa- doğruyu götürecek bir yanlış yapmış oldu.

Sonuçta, medyasıyla, siyasetçisiyle CHP camiası bir süreliğine kendisini meşgul edecek bir mesele edindi. Güle güle kullansınlar.

Kavga bitmiş midir?

Bitmemiştir, ara sıra ısıtılır, servis edilir. AK Parti bu hadiseden tabii ki istifade edecek. ‘Üç koyun versen güdemezler’ tezini tekrarlayacak. Bence, böyle bir vesileyi kullanmakta yerden göğe kadar haklıdır. Vesileyi kullanmakta haklıdır da...

Kılıçdaroğlu gibi bir siyasetçinin CHP’nin Genel Başkanlık koltuğunda oturması iktidar partisi için gerçekten büyük bir avantaj mıdır? Bu soruyu bana birkaç yıl önce sorsalar ‘evet’ derdim. ‘Evet’ demek bir yana, ben de Kılıçdaroğlu’nun muhalefet liderliğinin AK Parti ve Erdoğan için bir avantaj oluşturduğunu düşünüyordum. Çünkü politika üretmiyordu Kılıçdaroğlu. Hiç esnek olmayan, hiç ufuk açmayan sanki kötü bir cetvel ve kötü bir kalemle çizilmiş, verimsiz bir CHP çizgisini takip ediyordu.

Sanki Başbakan (daha sonra Cumhurbaşkanı) Erdoğan için kolay polemik malzemesi üreten bir siyaset acemisiydi.

Son yıllarda durum bir miktar değişti. Önce ekonomi politikaları üzerinden AK Parti’yi bir bakıma sıkıştırdı. Daha sonra Cumhurbaşkanı Erdoğan’la yerli yersiz polemiklere girmeyi bıraktı.

Vatandaş, bütün partiler ve bütün siyasetlerle ilgili samimiyet sorgulaması yapmakta yerden göğe kadar haklıdır.

...***

Esfender Korkmaz, 27 Kasım tarihli Yeniçağ gazetesinde, " Bankalara ne oluyor?"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

"2012 yılına kadar yabancılar Türkiye'de bankacılık yapmayı bir fırsat olarak görüyordu. Son yıllarda tersine bazı yabancı bankalar arka arkaya çıkmaya başladı. Söz gelimi, Citi bank ve HSBC, UniCredit Grubu çıkıyor. Royal Bank of Scotland (RBS) faaliyetini durdurdu.İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu, Türkiye'deki kamu bankalarının İBB'ye kredi vermediğini söyledi.Bankaların en önemli sorunu batık kredilerdir. Ekonomide küçülmeye paralel olarak birçok özel firma konkordatoya gitti. Yani zor durumdaki şirketlerin bir kısmı yasal yoldan  bankalarla anlaşarak borçlarını yeni şartlara ve yeni ödeme planına bağladı."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

...***

BDDK verilerine göre, takipteki kredilerin toplam kredilere oranı 2019 Eylül ayında yüzde 3.3 iken 2019 Eylül ayında yüzde 5.2'ye çıktı.

Toplam krediler Eylül ayı itibariyle son bir yılda yüzde 2.1 oranında geriledi. Enflasyonu katarsak reel gerileme daha yüksek demektir. Aynı yılda toplam krediler içinde yatırım, işletme ve ihracat kredileri daha fazla yüzde 4 oranında geriledi. Bunun bir nedeni yaşamakta olduğumuz GSYH'da küçülmedir. Sonuç olarak hem yatırım hacminde, hem de ticari işlem hacmindeki daralmadan kaynaklanan kredi talebi daraldı. Diğer bir nedeni ise geri ödeme riski arttığı için bankalar kredileri kıstılar.

Bundan sonra ne olur? Kasımdan Kasıma bir yıl sonrası için MB anketlerinde TÜFE oranı yüzde 10.46 olarak bekleniyor. Buna karşılık Merkez Bankasının ortalama fonlama maliyeti halen yüzde 13.69, bir yıla kadar vadeli mevduat faizi de yüzde 11.48'dir. Bu şartlarda konut kredilerinde ve ticari kredilerinde bankaların alacakları reel faiz düşük kalıyor. 

Bankaları özellikle konut kredilerinde ve ticari kredilerde faizi düşürün diye sıkıştıran hükümet  16 Ocakta toplanacak MB Para Politikası Kurulundan politika faizini de  düşürmesini isteyecektir. Bu şartlarda halen yüzde 14 olan politika faiz oranı yüzde 12'ye düşebilir.

Faiz ve istikrar konusunda tahmin yapmak zordur. Çünkü faiz ve kur üstünde ekonomik faktörler dışında siyasi ve stratejik faktörler de etkilidir. Ancak alınması gereken bazı önlemler olacaktır.Devlet konut sektöründen elini çekmelidir. Kamu bankaları konut kredilerinde piyasa şartları içinde de serbest olmalıdır. 4 kamu bankasını özelleştirmek gerekir. Devlet müdahalesi bu bankaların kaynaklarını  etkin ve verimli kullanmasını engelliyor. Tarım kredileri gibi sübvansiyonlu kredilerde hazine faiz farkını özel bankalara da verebilir. Bu durumda Hazinenin faiz maliyeti kamu bankalarının zararından daha düşük kalacaktır. Oyunu kuralına göre oynamak zorundayız. Bunun içinde Merkez Bankasına hükümet müdahalesine son vermeliyiz. Bankanın bağımsızlığını teminat altına almalıyız.