Türkiye'den köşe yazarları
Cumhuriyet: Alevilerden ‘nefret yazısına’ tepki
Karar:
Dışişleri'nden Yunanistan ve Mısır’a tepki
Yenişafak:
Asgari ücret mesaisi başlıyor
Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:
...***
Esfender Korkmaz, 1 Aralık tarihli Yeniçağ gazetesinde, "Bütçe hakkı"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
"Bütçe hakkı, halkın seçtiği parlamentolar aracılığı ile kamu gelir ve giderlerini belirleme hakkıdır. Dünyada halkın haraç ödemekten vergi ödemeye geçişi, vergilerin nerelere harcandığını denetlemesi, bütçeye 'evet' veya 'hayır' demesi, binlerce yıllık demokrasi mücadelesinin bir sonucudur. Modern anlamda bütçe hakkı 1924 Anayasası ile gelmiştir. 2018 yılı bütçesine kadar bütçeler hükümetler tarafından hazırlanmıştır. Halk adına Meclis denetimi yapılmış, Meclis adına da bütçe uygulamaları Sayıştay tarafından denetlenmiştir."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
Daha önemlisi bütçe meclis tarafından kabul edilmediğinde bu güven oyu anlamına gelmiştir. Bütçenin onaylanması hükümete güven, onaylanmaması veya reddi ise güvensizliğin bir göstergesi olarak kabul edilmiştir. Hükümetler düşmüştür.
Başkanlık sistemi ile TBMM'deki görüşmelerde 'güvenoyu' anlayışı kalkmış ve halkın bütçe hakkına sınırlama gelmiştir. Hükümetin bütçe hazırlama yetkisi de Cumhurbaşkanına geçmiştir. Cumhurbaşkanını da halk seçiyor, ancak aynı halk hükümetin başarısızlık durumunda meclis aracılığı ile denetim yetkisini kullanamıyor. Cumhurbaşkanı tarafından atanan bakanlar, bir yüksek bürokrat konumundadır.
Öte yandan yeni sistem ile Meclis adına bütçeyi görüşen Plan Bütçe Komisyonu'nun yapısı ve yetkisi de değişti. Parlamenter sistemde hükümet azınlıkta da olsa Plan ve Bütçe Komisyonu'nun çoğunluğu iktidar partisinden olurdu… Yeni sistemde üye sayısı TBMM danışma kurulu tarafından belirleniyor. Yine parlamenter sistemde komisyon hiçbir kısıtlamaya bağlı olmaksızın ödeneklerde her türlü değişikliği yapabilirdi, bütçenin tamamını yeniden yapabiliyor. Bu şekliyle komisyonun yapısı daha demokratik oldu.
Bütçe hakkının sınırlanması, halkın idareye olan güvenini azaltır. Vergi mükelleflerinin vergiye karşı tepkileri artar. Vergi bilinci olumsuz etkilenir. Vergi kayıp ve kaçağı artar… Vergiden kaçınma ve vergi kaçırma artar.
...***
Mehmet Kara, 1 Aralık tarihli Yeniasya gazetesinde, "Millet yoruldu"başlıklı yazısını okuyuucularla paylaşıyor.
" Siyasette yeni dizayn çalışmaları artık iyice gün yüzüne çıkmaya başladı. Toplum mühendisleri siyaseti yeniden düzenlemek için işbaşında… Cumhurbaşkanlığı ve milletvekili seçimlerinin üzerinden henüz 16 ay geçmişken, erken seçim tartışmalarının başlaması, AKP içinden iki yeni partinin çıkacak olması, “döner ve cep telefonu hattı” dağıtarak yüzde 7’den fazla oy alıp sonrasında yurtdışında yaşamak zorunda kalan Cem Uzan’ın Türkiye’ye dönme hazırlığında olması, dışarıdan yalan yanlış haberlerle partilerin içinin karıştırılması, bir haber üzerinden günlerce gündemin meşgul edilmesi hep bu dizayn çalışmalarının bir göstergesi."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
Aslında pergelin ucunu Barış Pınarı Harekâtı başladığı günün bir gün öncesinden Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, “Adı Millet İttifakı, ama milletten nasibini almamış ittifakın zayıflaması, parçalanması çok çok önemli” sözünden alarak bu gelişmelere bakmak lâzım.
Öncelikle şunu söylemek lâzım: “Türkiye’yi uçuracak” denilen Türk tipi Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’nin kurum ve kurallarıyla oturmadığı ve hiçbir şeye çare olmadığı görüldü. Öncelikle bu sisteme “demokratik” denilemeyeceğini söylemek lâzım.
Bunu, “başkanlık sistemi çare olamadı” söylemiyle yeni partilerin ortaya çıkacak olması ve mevcut partilerin hatta sistemi kurgulayanların eleştirmesinden de anlamak mümkün.
Meclis’in etkinliğinin söylenenin aksine azalması, bakanların Meclis dışından seçilmesinden dolayı milletin vekillerinin bakanlara ulaşamaması yani milletin dertlerinin bakanlara aktarılamaması tek başına sistemin işlemediğini gösteriyor. “Nöbetçi bakan” uygulaması bile buna çare olmadı. Zira, sadece iktidar partisine mensup vekiller “nöbetçi bakanlar”la görüşebilirken, bu uygulamanın bile tek başına yetmediği görüldü. Yeni sistemin rehabilite edilmesinin de çare olmayacağı yaşanan gelişmelerden anlaşılıyor.
Yeni kurulacağı söylenen iki partinin liderliği için ismi geçen isimlerin 18 yıllık AKP iktidarının şu anda “başarısız ve kötü gördükleri” bütün icraatlarında imzalarının olmasını da unutmamak lâzım. Bu iki partinin daha şimdiden birbirine karşı salvolar atması da son yıllardan milleti bıktıran siyasetin mantığının değişmeyeceğini gösteriyor.
Neticede kökeninde “millî görüş” olan partiler şu anda zaten mevcut. Yeni kurulacak partiler de bu tabandan besleniyorlar. Siyaseti “geniş yelpazede” yapacaklarını söyleseler de ana kadroların yine bu kökten olacağı görülüyor. Kurulduğunda her kesimden insanları kadrosuna alan AKP’de ana kadroların bu görüşten olduğu örneği önümüzde duruyor.
Yeni sistem iki kutuplu bir siyaseti getiriyor. İki kutup da seçmenini kendi yanında “kenetlemek ve safları sıklaştırmak” için karşı tarafı acımasızca ve hakarete varan sözlerle eleştiriyor. Bu anlayışla siyaset çatışmadan beslenir hâle geliyor. Sistemin en başta tartışılması gereken yönü de bu…
Başta yeni kurulacak partiler ve mevcut partiler milletin bu durumdan sıkıldığını ve bunaldığını gördü ve bu yönde politikalar üretmenin peşinde. Siyasetçiler son mahallî seçimde millete yakın olan, kavga etmeyen siyasetçilerin başarılı olduğunu keşfettiler. Partiler kavga etmeden, ötekileştirmeden, kutuplaştırmadan siyaset yapma peşinde olsalar da, hem sistemin hem de “geleneğin” etkisinden kurtulamıyor.
...***
Orhan Bursalı, 1 Aralık tarihli Cumhuriyet gazetesinde, " Babacan, ‘olmadı baştan’ın adı mı? Yazık ülkeye"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
" Babacan, Karar gazetesinden sonra, Fatih Altaylı’nın programında boy gösterdi. Partisini kuracak; bu tür siyasetçilerin kuruluştaki tercihleri hep “geniş cephe” politikası. Özal başlattı, “4 eğilimi kucaklama”. AKP, yani Tayyip Erdoğan, Abdullah Gül, Ali Babacan vb. de, iyi sonuç veren 4 eğilimi kucaklamaya sarıldı. Erbakan’a karşı yenilikçi grup olarak harekete geçtiler; Özalistlerden bir kısmı, o zamanların merkez-orta sağ politikacılardan bir grup, demokrat ve bazı sosyal demokrat katılımıyla, AKP’yi kurdular."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadeelre yer veriyor:
...***
Grubun lideri o tarihte bir adım öne çıkan Tayyip Erdoğan’dı.
Ama: Erbakan’ın partisinde muhalefet şekillenirken de Tayyip Erdoğan bir adım önde miydi, doğal lider pozisyonu var mıydı, yoksa liderlik pozisyonunu İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı’ndaki görevi ve tanınmışlığı ile mi, o dönemde hükmettiği ve parti kuruluşunda finansman kaynağı olabilecek maddi gücü elinde bulundurmasından dolayı mı “kabul edilmiş lider” olarak öndeydi, bilmiyorum.
Herhalde başka hiç kimse RTE kadar kaynak üzerinde söz sahibi değildi.
Derken, RTE partideki muhaliflerini şu veya bu şekilde, bazen şereflendirerek etkisizleşme politikasının sahibi iken..
Bir danışma kurulu kurarak, Arınç vb’ler gibi şereflendirerek etkisizleştiremediği Ali Babacan, zamanın olgunlaştığı düşüncesiyle yeni parti girişimine soyundu. Şüphesiz arkasında Abdullah Bey’in gücünü alarak. Gül olmasaydı, doğum zor olabilirdi.
Gül, başka bir senaryoda, RTE’nin şu veya bu şekilde olmadığı koşullarda, AKP’nin başına çağrılacak, oraya gidecek kişidir. Çünkü AKP o koşullarda başsız tavuğa döner. O zaman Babacan ve arkadaşları eski yuvayla birleşir..
Ali Babacan, demokrasi, adalet, hukuk, insan hakları, ifade özgürlüğü, AB hedefi dedi.
AKP kurulurken de bunları söylüyorlardı! Düşünün, yıllar aktı ve değişen bir şey var sadece: Bu sayılanların hepsinde kötüye gidiş, dibe vuruş, perişanlık!
Bugünkü muhalefet partileri de bunu söylüyor.
Eh, müstakbel bir muhalefet partisi olarak, Ali Babacan da bunları söyleyecektir şüphesiz, yoksa iktidarı beğenmek ve desteklemek için bir parti kurulduğu görülmemiştir.
Ali Babacan’ın iddiası şu: AKP, kuruluşta doğru politikalar izliyordu, sonra bu politikalardan saptı. Sapmasaydı bugünkü ağır ekonomik kriz, dış politikada yalnızlıklar, bugünkü sorunlar ortaya çıkmazdı. Ben ve arkadaşlarım şimdi kuruluştaki politikaları izleyeceğiz. Çünkü o politikalar sayesinde AKP parlak zamanlar yaşadı. Parlamenter sisteme geri döneceğiz.
Ali Babacan, 2015’e kadar AKP’nin ekonomi kurmayıydı. Dışişleri Bakanlığı, Devlet Bakanlığı, Başbakan Yardımcılığı yaptı. 2002’den 2015’e kadar 4 dönem milletvekili seçildi. 2015 Kasım seçimlerinde ise hükümette kendisine görev verilmedi.
Yani Ali Babacan saf dışı bırakıldı. RTE, bakanları arasına alsaydı, görevini sürdürecekti. Bunu not edelim. RTE artık aile bireylerini öne çıkaracaktı.
Babacan ekonomiyi yönetti, ülkede yolsuzluğun ulaştığı büyük boyutlar konusunda tahmini rakamsal açıklamalar yapabilir. Bu gerçekleri, iktidarın bir önemeli yapısı olarak, kendisinden başka daha iyi kim bilebilir? Evet, sen de orada değil miydin, gibi sorular gelecektir, ama 17 yıllık iktidarı eleştirirken bu konuda susmak? Nasıl ilerleyecek bunları gündeme getirmezse?
Mesele sadece “ifade özgürlüğü” mü? Değil tabii.. Babacan “Olmadı baştan” diyor.. Yarın devam!