Aralık 04, 2019 11:21 Europe/Istanbul
  • Türkiye'den köşe yazarları

Star: Erdoğan talimatı verdi: 6 suçta ceza indirimi yok

Yeniasya:

Mavi Marmara’ya üçüncü örtbas

Yeniçağ:

 TBMM’de veto tartışması

Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:

...***

Elif Çakır, 4 Aralık tarihli Karar gazetesinde, "Ali Babacan'ın eksik bıraktığı konu"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

" Yeni bir parti hazırlığında olan Ali Babacan’ın Haber Türk’te Fatih Altaylı’ya yaptığı açıklamaları dikkatle dinledim ve notlar aldım. Türkiye’nin cumhurbaşkanlığı hükümet sistemine geçtikten kısa bir süre sonra karşılaştığı ekonomik krizle “karanlık bir tünele” girdiğini, “ülkemizin içinde bulunduğu bu durumla ilgili” olarak “kendisini vebal altında” hissettiğini söyleyen Ali Babacan, AK Parti’nin reformist dönemlerindeki en önemli bakanlarından biriydi. Bugün dünyaca bilinen, uluslararası saygın kuruluşların ekonomi konusunda görüşlerine başvurduğu, küreselleşmenin zirvedeki temsilcisi G-20’nin “dünyanın 16 seçkin ekonomisti” arasında kabul ettiği bir isim."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

...***

Bu köşeyi okuyanlar Ali Babacan’ın “dünyanın 16 seçkin ekonomisti” arasında yer aldığını duyurduğum 5-6 Şubat 2019 tarihli “G-20’nin seçkin insanlar grubu ve herkese açık küresel finans sistemi” ve “Geliyorum diyen küresel krize hazır mıyız” başlıklı yazılarımı hatırlayacaktır.

Özetle şöyle yazmıştım:

Küreselleşmenin zirvedeki temsilcisi olan G-20 tarafından 2017 yılında dünyaca saygın isimlerden oluşan 16 ekonomistin yer aldığı bir grup oluşturuldu.

2017 yılı Sayın Babacan’ın ekonomi bakanlığında olmadığı bir dönem. Bu kadar saygın bir grubun içinde yer almasında, bakanlığı döneminde göstermiş olduğu performansın yattığını söylemeye gerek var mı?

Yeni bir parti hazırlığında olan Babacan isminin toplumda bu kadar heyecan yaratması, dikkatleri üzerine çekmesi ve söylediklerinin pür dikkatle dinlenmesi bu yüzden olsa gerek. Ben de bu gerekçelerle konuşmasında “hukukun üstünlüğüne, güçler ayrılığına, demokrasiye ve özgürlüklere” sıkça vurgu yapan Babacan’ı dikkatle dinledim.

Ancak dikkatle dinlerken “kurumlar, kurallar, hukuk devleti, temel hak ve özgürlükler” alanındaki somut problemler hakkında pek şey söylememiş olmasını yadırgadığımı belirtmek isterim.  Önce notlarımda önemsediğim, altını çizdiğim sözlerini paylaşayım.

“Bu toplumda birlikte yaşama iradesi ve arzusu çok kuvvetli. Yeter ki siyaset ötekileştirmesin. Siyaset gelecek vadedemeyince desteğin yolu korkuda, karşı düşmanı üretmekte arıyor. Troller kutuplaşmanın, ayrışmanın araçları. Onlar doğal akan şeyler değil. Türkiye yeniden ümit ve gelecek siyasetine dönmek istiyor. Türkiye yeniden demokrasiyi ihya edebilir, özgürlükler ülkesi olabilir. Biz o dönemleri yaşadık.”

“Türkiye’nin bugün genel anlamda ifade özgürlüğü, adalet sorunu ve yakan ekonomik sorunu var. Bu özgürlük, adalet, ekonomi gibi pek çok sorunun çözülmesi için çalışmak. Bugünün ihtiyacı bu. Biz sadece bir kesimin değil her kesimin özgürlük sorununu çözmek için uğraşacağız.”

Sayın Babacan’ın “güçlü kurumlara ve kurallara” vurgu yapması bu yüzden oldukça önemlidir.

Gelelim benim “yadırgadım” dediğim hususa…

Kuralların önemine vurgu yapan, her fırsatta hukukun üstünlüğünü savunan Sayın Babacan’ın haftalardır kapısına kilit vurulmaya çalışılan ve maalesef dün AK Parti Sözcüsü Ömer Çelik tarafından Marmara Üniversitesi’ne devredileceği duyurulan Şehir Üniversitesi hakkında tek bir söz söylememesi…

Şehir Üniversitesi’nin başına gelenler kurallara, hukukun üstünlüğü ilkesine, temel hak ve eğitim ilkelerine uyuyor mu? Uymuyor elbette.

Zira Şehir Üniversitesi ve Halk Bankası arasında yaşananlar normal bir alacak verecek meselesi değil. Borçları yeniden yapılandırılan, batmaktan içinden geçtiğimiz ekonomik kriz sürecinde kurtarılan onca inşaat şirketleri ve spor kulüpleri varken Şehir Üniversitesi’ne yapılan tavrın anlaşılır bir izahı yok...Meselenin hukuki değil siyasi olduğu ortada...Dolayısıyla görmezden, duymazdan  gelinecek bir mesele değil..

...***

Mustafa Balbay, 4 Aralık tarihli Cumhuriyet gazetesinde, " AKP deneyimi biterken..."başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

" Son anda bir değişiklik olmazsa, son anda erteleme kararı alınmazsa, son anda başka dengeler devreye girmezse bu ay iki yeni parti daha kurulmuş olacak. Böylece İçişleri Bakanlığı kayıtlarına göre kapısı açık parti sayısı 79’a çıkacak. Meclis’teki 9 partiye yenileri eklenecek mi, 2020 başında göreceğiz. AKP’nin kuruluş dönemi kadrolarından Ali Babacan ve Ahmet Davutoğlu ayrı ayrı sürdürdükleri parti kurma çalışmalarında son viraja gelmiş görünüyor. Her ikisi de parti için tarih verdi: 2020’den önce... Abdullah Gül, herkesin bildiği gizli bir bilen olarak Babacan’ın arkasında..."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

...***

2001’de Milli Görüş hareketinden ayrılan Recep Tayyip Erdoğan, Bülent Arınç, Abdullah Gül, Abdüllatif Şener dörtlüsü AKP’yi kurmuştu. O günden bugüne Erdoğan’ın yanında kimse kalmadı. Arınç için zoraki beraberlik desek abartmış olmayız.

Erdoğan için de “Yola çıktıklarını yolda bulduklarıyla değiştirdi” desek abartmış olmayız. 2018’de TBMM’de milletvekili sayısı 550’den 600’e çıkmış, işlevi de azaltılmıştı. 

AKP tek başına çoğunluğu kaybetmiş durumda!

Bunun “Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi” adında henüz oturmamış bir sistemde çok anlamı olmayabilir. Ne olursa olsun, Meclis çoğunluğunun sembolik bile olsa önemi var. 

İttifaklarla daha karmaşık hale gelen bu yelpaze aynı zamanda siyasetin yeni bir şekillenme öncesinde olduğunu gösteriyor.

Son 30 yıllık dilimlere baktığımızda 1991 seçimleri 12 Eylül sonrasının güçlü partisi ANAP iktidarına son verdi. 2002 seçimleri koalisyon hükümetlerine son verdi. Türkiye’nin ikinci 12 Eylül’ü olan 12 Eylül 2010 anayasa referandumunun sonuçları 15 Temmuz 2016’da ortaya çıktı.

Geldik bugüne... 17 yıllık AKP iktidarı pek çok dersi de içeren sonuçlarla kritik bir dönemece girdi. 

Bu, AKP’nin Türkiye’ye verebileceği bir şeyin kalmadığı bir dönemeç.

AKP’den ayrılanlar, gelinen noktayı gördükleri için, “Biz yola bu sonuçlar için çıkmamıştık” deyip, Erdoğan’sız bir AKP kurabilir miyiz, arayışında.

...***

Esfender Korkmaz, 4 Aralık tarihli Yeniçağ gazetesinde, " Asgari ücret masasında işçi yok"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

" Asgari Ücret Komisyonunda, 2020 yılı için görüşmeler başladı. Komisyonda işçiyi en yüksek üye sayısı olan Türk'İş temsil ediyor. Komisyon beşer kişilik, hükümet, işveren, işçi temsilcilerinden oluşuyor. Ne var ki hükümet te aynı zamanda işverendir. Bu nedenle işçinin komisyondaki sayısını artırmak gerekir.

Daha kapsamlı bakarsak, Türkiye'de sendikalar işçileri temsil edemiyor. Üç konfederasyon var. İşçi haklarından çok siyasi ve ideolojik çizgi ağır basıyor."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

...***

2018 yılı verilerine göre, Türkiye'de toplam işçi sayısı 14,1 milyondur. Bunların yalnızca 1,8 milyonu sendikalı işçidir. Bu şartlarda, konfederasyonlar da işçilerin yalnızca yüzde 12'8'ini  temsil edebiliyorlar. Komisyona katılan Türk-İş ise toplam işçilerin yüzde 6.79'unu temsil ediyor. Yani masaya işçi adına, işçilerin yüzde 6.79'unu temsil eden bir sendika oturuyor.

Özetle önce işçilerin komisyonda temsil edilmesini sağlayacak bir düzenleme yapmak gerekir.

Hükümetler ücret düzenlemesini, zam diye niteliyor ve bunu sanki ceplerinden yapmışlar gibi propaganda aracı yapıyorlar. Söz gelimi mevcut Bakan, 2002'ye göre reel olarak asgari ücreti artırdıklarını söylüyor. Aslında iki Bakanın yanlışı var…

Birincisi… Dünyada fert başına ortalama gelir düzeyi arttı. Türkiye'de fert başına ortalama gelir düzeyi arttı. İşçinin reel ücretleri de elbette artacaktır. Zira çalışan da katma değer yaratıyor. Payını alması gerekir. Dahası artışlarda enflasyon yanında ortalama fert başına büyümenin de dikkate alınması gerekir.

İkincisi… Enflasyon reel ücretlerin düşmesine neden olur. Reel ücretlerin enflasyona göre düzeltilmesi gerekir. Hükümet sanki cebinden veriyor. Ücretlere-maaşlara zam yaptık diyor. Zam reel ücretlerde artıştır. Diyelim ki, 3000 lira ücret yüzde 10 enflasyona göre düzeltildi ve 3.300 lira oldu. Eğer yapılan artış, yüzde ondan fazla ise, örnekte 3400 lira olmuşsa, 100 lira için zam denilebilir. Enflasyona göre artış bir düzeltmedir.