Aralık 07, 2019 10:19 Europe/Istanbul
  • Türkiye'den köşe yazarları

Cumhuriyet: Türkiye asgari ücrette 22. sırada

Aydınlık:

Çavuşoğlu'ndan Yunanistan'ın skandal kararına sert tepki

Yeniasya:

Para kazanılmayan yerde yatırım da olmaz

Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:

...***

Meriç Velidedeoğlu, 6 Aralık tarihli Cumhuriyet gazetesinde, “Yargı Güvenliği”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Değerli dostlar, “CHP” Genel Başkanı Kılıçdaroğlu sık sık: “Can ve mal güvenliği yok! Var mı? Yok!. Çünkü can ve mal varlığının teminatı olan, ‘Yargı Güvenliği’ yok” diye vurgulayarak, bu “Yaşamsal Konu”yu gündeme getirir. Dolayısıyla da tüm güçlerin, “Yasama”, “Yürütme” ve “Yargı” erklerinin, “tek kişi”ye bağlı olmasının, kısaca “Tek Kişi Yöntemi”nin yarattığı derin olumsuzlukları ortaya koyar.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

…***

 “1961 Anayasası” ile oluşturulan “Erkler Ayrımı” kuralının getirdiği, “Bağımsız Yargı Erki”nin ülkemiz için de ne anlama geldiği, günümüzün “Tek Adam Yöntemi” ile ne duruma getirildiği ortada.

Ne ki, Erdoğan yıllar önce uyarmıştı bizi: on bir yıl önce, mahkemelik bir olay için, “Ben bu davanın savcısıyım!” diyerek. (15.7.2008)

Böylece, “üç erk” de Erdoğan’ın olduğuna göre, Anayasamızın temel ilkesi olan “Hukuk Devleti” ortadan kalkmıyor mu?

Oysa bilindiği gibi bu kavramın, yönetimin, ülkeyi yönetme görevinin bağsız, koşulsuz ve denetimsiz bir biçimde kullanılmasına, “Keyfi Devlet Yönetimi”nin oluşmasına karşı kurulduğu dile getirilir.

Bu durumda “Tek Kişilik Yönetim”in, “Keyfi Devlet”i içerdiği apaçık görülüyor.

Değerli dostlar, geçen cuma günkü yazıda olduğu gibi bu haftaki yazının da bu boyutta noktalanmasını hoş göreceğinize güvenip, Erdoğan’ın yaptığı yeni bir ayrımcılığa değinip noktalıyorum.

Geçen ayın sonunda (28.11.2019), İzmir’de Alevi inançlı bir yurttaşın evinin duvarına yazılan kınamak için yaptığı konuşmada, bir ara yakınlarına Alevi büyüklerinin adlarının konulduğunu örnekledi. Bilmem ki ne dersiniz?

…***

Ahmet Battal, 6 Aralık tarihli Yeniasya gazetesinde, “Hukuk devletinin güvenliğini soruşturmak”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Bir devlet, çalıştıracağı memuru kadroya alırken sabıka kaydı dışında ayrıca bir istihbarat faaliyetine muhatap edebilir mi ve güvenlik soruşturmasına tabi tutabilir mi? Evet dersek o devlete hukuk devleti denebilir mi? Sabıkasız biri atanacağı kamu kadrosu için gerekli olan bilgi ve tecrübe gibi şartlara sahip olduğunu sınavla veya belgelerle delillendirmişse ayrıca bir soruşturmaya tabi tutulmalı mı? Evet ise keyfiliği nasıl önleyebiliriz?”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

…***

- Liyakat ve ehliyet gibi şartlara sahip olan bir adayın devlet kadrolarına başvurusu ve atanması, kim tarafından derlendiği bile bilinmeyen ve gerçekliği mahkeme nezdinde tartışılamayan istihbarat bilgileri yardımıyla reddedilebilir mi?

- Devletin pek görünmeyen yüzü olan İstihbarat’a adam alınırken her halde istihbaratı yapılıyordur. O ayrı mesele. Ama devletin “görünen yüzü”ne talip olan ve işe başlarken ikiyüzlülük yapmamaya yemin eden bir kamu görevlisi kadrosu için, objektif şartlar dışında, “takdire açık ve yargısal denetime kapalı” şartlar aranabilir mi?

Meselâ Arabuluculuk Kanunu arabulucu olabilmek için önce objektif şartları saymış. En sonunda da diyor ki: “terör örgütleri ile irtibatlı veya iltisaklı olmamak”.  

Adaydan terör örgütüyle irtibatlı ve iltisaklı olmadıklarını ispat etmeleri istenemeyeceğine göre başvuruyu değerlendiren kurul bu irtibatın ve iltisakın olup olmadığını başka kaynaklardan tesbit edecek.

Varsayalım ki bu amirler güvenlik soruşturması yaptırdılar. Başvuran kişinin terör örgütü ile irtibatlı olduğunu istihbarat kaynakları yardımıyla tesbit ettiler ve adayın başvurusunu da reddettiler. 

Bunun üzerine başvurucu bu bilginin ve kararın doğruluğunu mahkemede tartışmaya açmak istedi. (Böyle bir dâvâya engel yok ve olamaz. Zira anayasa hükmü gereği idarenin her tür işlem ve eylemi yargı denetimine açıktır.) 

İdare kendi savunmasını nasıl ispat edecek? Dâvâ dosyasına MİT imzalı belge(!) mi koyacak?

Varsayalım koydu. Bu belgenin içerdiği bilgilerin doğruluğu tartışmaya nasıl açılacak? 

Görüyorsunuz ki mesele net. 

Ya “hukuk devleti”siniz ya “guguk devleti”. Geriye tek mesele kalıyor. Seçime sokmayı uygun bulduğunuz bütün partilerin bütün milletvekili aday adayları için önce güvenlik soruşturması isteyin. Hatta bunu Anayasanıza da yazın ki devletinizin adı dünyaya tam ilân edilmiş olsun! Guguk

Ne de olsa devletinizin en önemli kurumu TBDM. Sonra da bize “bu devleti sev, muhalefet de etme” deyin. 

Hatta isterseniz, “mutlu ol, bu bir emirdir” de diyebilirsiniz!

Hatırınızı mı kıracağız, oluruz be yahu…

…***

Mustafa Pamukoğlu, 6 Aralık tarihli Aydınlık gazetesinde, “Cumhurbaşkanliği hükümet sistemi, ekonomiye zarar veriyor.

“Vakıflar Bankası’nın yüzde 43 oranındaki A grubu, yüzde 15.51 oranına tekabül eden B grubu hisseleri Cumhurbaşkanı Kararı ile Maliye ve Hazine Bakanlığı’na devredildi. Bunun anlamı bu hisselerin Türkiye Varlık Fonu’na (TVF) devredileceğidir. Hisse değerini Cumhurbaşkanı iki bağımsız değerlendirme kuruluşuna tespit ettirmiş ve hisse birim değeri 9,4956 TL olarak belirlenmiştir. Toplam 13.8 milyar TL olan hisse bedeli ise farklı vadelerde kira sertifikası ile ödenecektir.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

…***

Bütün bu iktisadi işlemler Cumhurbaşkanının bir kararı ile sonuçlanabiliyor.

Vakıflar Bankası’nın kamu bankası haline gelmesi ve sonra özelleştirilmesi bir kişinin kararı ile mümkün hale geliyor.

Oysa bankacılık iktisadi faaliyetleri belirleyen ve etkileyen en önemli sektördür. Burada yapılacak işlemlerin zamanlaması, şekli, esasları en şeffaf ve en iyi bir şekilde değerlendirilmiş karar seçenekleri sonucunda alınmalıdır.

Oysa Cumhurbaşkanı (Başkan) Anayasamızın 104. maddesinde yer alan "Cumhurbaşkanı, yürütme yetkisine ilişkin konularda Cumhurbaşkanlığı kararnamesi çıkarabilir." Hükmü gereği yürütme yetkisi olan geniş tanımlı yetkisi dahilinde çok önemli konularda kararname çıkartabiliyor ve karar alabiliyor. Bizce bu da ekonomide disiplinin sağlanmasında en önemli engel.

Cumhurbaşkanı AKP Genel Başkanı. AKP’nin Meclis’te çoğunluğu var. Yasa çıkartmak için Cumhur ittifakı yeterli sayıda. Kamuoyuna mal olmuş zehir saçan termik santrallerinin çalışma izinlerinin 2.5 yıl daha uzatan yasa metninin Meclis’e götürülmesinden haberinin olmaması mümkün değil. Ancak kamuoyunda tepkiler nedeniyle bu sefer Recep Tayyip Erdoğan Cumhurbaşkanı sıfatıyla bu hükmü içeren yasayı veto ediyor. Aynı kişi hem yol veriyor hem de veto ediyor.

Bu durum başkanlık sisteminin zafiyetini gösterir. Bir kişi siyasi kimliği ile başka bir karar alabilirken diğer kimliği ile farklı bir karara imza atabiliyor. Bu da hem cumhurbaşkanlığı hükümet sisteminin hem de partili Cumhurbaşkanlığının ne kadar ekonomi için zararlı olduğunu göstermeye yeter.

Eğer bu sistem böyle devam ederse ekonomik kararlar Başkan tarafından belirlenirse, Meclis işlevsiz kalırsa faiz başkanın isteği şekilde iner ve çıkarsa ,İstanbul Kanal gibi devasa ve gelecek nesilleri etkileyecek ekonomik yatırımlar yapılırsa, kamulaştırma ve özelleştirmeler bir karar ile şekillenirse böyle bir ekonominin iflah olmasına olanak yoktur.

Bu sistemle üretmeyen ve borçlu olan ülke ekonomimiz kırılgan yapısı ile daha da kötüleşir ve onarması daha zor hale gelebilir.

Tez elden bu sistemden vazgeçilmeli parlamenter sisteme geçilmelidir. Bizden söylemesi. Bunu vurgulamamız bir felâket tellallığı değil, gerçekleri ifade etmektir.