Türkiye'den köşe yazarları
Cumhuriyet: AYM, polis şiddetini ihlal saydı
Yenişafak:
ABD Türk F-35’lerine el koyuyor
Yeniçağ:
Mal varlığı milli güvenlik meselesi
Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:
...***
Orhan bursalı, 10 Aralık tarihli Cumhuriyet gazetesinde, “Mesele, ‘öksüz ve yetim hakkı’ mı, ülke ve millet hakkı mı..”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Bu iktidar zamanında, Cumhurbaşkanı’nın deyimiyle “öksüz ve yetim” hakkı ne kadar yendi, bir Allah’ın kulu bunun hesabını çıkarabilir mi, bilmiyorum. Tabii millet, ülke ve devlet adına bu işi yapacak Sayıştay adında bir kurum var...Yok hayır, “Öksüz ve yetim hakkı yedirmeyiz” olarak siyasilerin diline yapışmış bir deyimle olay açıklanamaz.. Öksüzleri ve yetimleri ayırırsanız, geri kalan milletin hakkını yemekte bir sakınca yok mu? Zaten öyle yapıyorlar, tüm milletin parasını yiyemeyeceklerine göre, “öksüz ve yetim hakkı”nı zaten yemiyor olabilirler.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
….***
Vicdanlarınız rahat olsun! Millete tapulu malı bir özel kuruma, isterse üniversite olsun, devretmek bugüne kadar yapılmış bir uygulama değil deniyor.
Durun! Milletin malı sadece “toprak” mı, arsa mı.. toprağı esas rant olarak gören, toprak rantı ekonomisinin uygulayıcıları için öyle... Toprak feodal imparatorluklar döneminin en önemli üretim aracıdır. Konu o zamanlar tarım ekonomisiyle ilgiliydi, toprak da en önemli üretim aracı.
Bu nedenle bu masalı bırakalım.. Peşkeş çekilen, AKP iktidarının mülk olarak devrettiği toprak üzerinde binalar yükseldiğine göre, demek topraktan çok daha değerli bir “üretim” şeması var orada.
Tüm politikacılara diyorum: Bırakın şu yetim ve öksüz hakkı boş laflarını.. Devredilen milletin, Hazine’nin malı mülkü aslında..
Ve bu talana iktidar da ortak olmadı mı?
Milleti elinin tersiyle bir kenara itip, eteklerinize yapmış dar bir çevredeki elemanlarınızı belediyeleriniz, devletiniz, yatırımcı bakanlıklarınız, kul olarak devletin çeşitli kurumlarına atadıklarınız aracılığıyla besleyip zenginleştirmiyor musunuz?
Cumhuriyet’in manşetlerine bakın. İstanbul Büyükşehir’den transfer edilen ihalelerle, üstelik ihale karşılığı bile yapılmadan, 17 yıldır süren yandaş zenginleştirme programınız yetim ve öksüzleri bir kenara bırakın, tüm milletin malını mülkünü dağıtmakla ilgili değil mi?
Davutoğlu ile Saray arasında milletin malı mülkü tartışmasının başlaması iyi. AKP lideri, Davutoğlu’nu zayıf yerinden yakaladığını düşünerek ringe çıkarırken, aslında kendisi, partisi ve iktidarları için de “Kral Çıplak” dedirtiyor.
Bu ülke 17-25 Aralık 2013’ü yaşadı, hükümet yıkıldı, 4 kişi atıldı, yeniden kuruldu. Ve dönemin karakteristiği “yediler ama çalıştılar” deyimi ile geçmişte yerini buldu. AKP ve liderinin iktidarda kalabilmesi, ekonomik konjonktürün buna elvermesiyle ve borç yığılmasına seçmenin ortak edilmesiyle mümkün olabildi.
Seçmenin bahanesi de “çaldılar ama çalıştılar” oldu, yani “bu nimetten biz de yararlandık, göreve devam” aklı ile iktidarla ortaklık kuruldu.
Boğaza köprüler kurulması, tüneller, otoyollar, büyük büyük camiler, gökdelenlerle kenti yaşanmaz hale getirmenin adı, “çalıştılar” olmuştu. Gökdelenler, kuşkusuz yararlananlara da yeni bir “kümeslik rant” yarattı. Develeri hamuduyla götürürken başkaları.
AKP’nin iktidarda kalabilmesi bu sayede mümkün oldu.
Ama seçmenin büyük bölümü aldığı bu “hediyelerin” bile bedelini büyük ekonomik krizle, geri ödüyor.. Farkında mı? Şimdi Davutoğlu ve arkadaşları, Saray’dan gelen “yetim hakkı” hikâyesine karşılık, iktidar siyasetçilerinin ve yakın çevrelerinin mal varlıklarını araştıralım önerisini gündeme taşıdı. Şüphesiz destekliyoruz! Davutoğlu ve arkadaşları, buradan yol alarak siyasi anlamda var olabilirler.
Yarının Türkiye’sini tartışmadan milim ilerleme olmaz. Bu hesaplaşma Türkiye’nin ve geleceğin yararına olacaktır şüphesiz.
…***
İbrahim Kiras, 10 Aralık tarihli Karar gazetesinde, “AKP’de işler nasıl buraya kadar geldi?”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Erdoğan’dan eski yol arkadaşlarına “dolandırıcı” suçlaması… Davutoğlu’ndan “oğluma damadıma bırakmayacağım” cevabı, 17 yıldır ülkeyi yönetenlerin mal varlıkları araştırılsın teklifi… Neden buraya gelindi, nasıl buraya gelindi? Fazla klişe bir ifade olacak ama bu soruya benim cevabım şu: Vaktiyle bir düğme yanlış iliklendiği için… O düğme yanlış iliklenince ondan sonraki düğmeler de doğal olarak birbiri ardınca yanlış yere iliklendi ve şimdi sıra son düğmeye gelince bir ilik açıkta kaldı!”diyen yazar, yazısının devamındsa şu ifadelere yer veriyor:
…***
Erdoğan’ın kamuoyunda tepkiyle karşılanan “Şehir Üniversitesi operasyonu”nu savunmak için geçmişteki AK Parti hükümetlerinin en önemli isimleri arasındaki Ahmet Davutoğlu, Ali Babacan ve Mehmet Şimşek’e “Halkbank’ı dolandırmaya çalışıyorlar” suçlamasında bulunması “yanlış iliklenen düğmeler” zincirinin son aşaması.
Şehir Üniversitesine yönelik haksız operasyona girişilmemiş olsaydı kamuoyunun tepkisi sözkonusu olmayacaktı, dolayısıyla da kamuoyundaki tepkilere bakınca “Galiba bu işten Davutoğlu kazançlı çıkıyor” diye düşünülüp topu tekrar rakip sahaya atmak için “dolandırıcı”lı, “temlik”li, “tapu”lu laflar edilmesi gerekmeyecekti.
Hasılıkelam, bu zincir böyle uzayıp gidiyor ve en sonra en baştaki halkaya ulaşıyor… Erdoğan’ın sevdiği ve konuşmalarında tekrarladığı tekerlemedeki gibi… Balta nerede? Suya düştü. Su nerede? İnek içti. İnek nerede? Dağa çıktı…
Zincirin bir önceki halkasına bakalım… Şehir Üniversitesi operasyonuna neden gerek duyuldu? Bu üniversitenin bağlı olduğu vakfın kurucuları arasında yer alan Ahmet Davutoğlu yeni bir parti kurma hazırlığına girdiği için…
Davutoğlu neden yeni bir parti kurmaya girişti? Bu sorunun cevabı da tıpkı Ali Babacan ve diğer arkadaşlarına yeni bir parti kurma ihtiyacı hissettiren sebeplerle aynı… Yani en temelinde AK Parti’nin yönetiminde bazı şeylerin radikal biçimde değişmiş olması…
Ortak aklı esas alan bir kadro partisi olarak kurulan, rasyonel yönetim ve demokratik siyaset vaadiyle iktidara gelen AK Parti’nin belirli bir tarihten itibaren yavaş yavaş buralardan başka yerlere savrulması…
Yönetimin kişiselleştirilmesi, merkezileştirilmesi, dar bir çevrenin kontrolüne girmesi… Hem partide hem de hükümette görev alma kriterinin ehliyet ve liyakat değil sadakat olarak belirlenmesi…
Bu değişime itiraz eden -veya ileriki aşamalarda itiraz edebileceği düşünülen- kişilerin birer birer parti yönetiminden uzaklaştırılması…
Abdullah Gül, Ahmet Davutoğlu, Ali Babacan ve diğer bütün “eski arkadaş”ların tasfiyesi için -birtakım özel ekipler kurulması da dahil- hiçbir ilkeye, hiçbir değere sığdırılması mümkün olmayan işlere tenezzül edilmesi…
Hikâyenin bugüne kadarki akışına bakarak kolaylıkla tahmin edebiliriz ki bu isimler yalnızca Halk Bankası’nı dolandırma ithamına maruz bırakılmakla kalmayacaklar, memlekette kötü giden ne varsa her şeyin sorumlusu olarak da gösterilecekler.
…***
Cevher İlhan, 10 Aralık tarihli Yeniasya gazetesinde, “Ekonominin gerçek durumu”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
““Siyasi iktidara ilişik medya”ca gizlenmeye çalışılan ağır ekonomik kriz Türkiye’nin gerçek ana gündeminin başında yer alıyor.Öncelikle TÜİK’in enflasyon sepetine giren gıda maddelerini değiştirip rakamlara takla arttırarak açıkladığı “resmi enflasyon”la çarşı - pazar enflasyonu arasındaki uçurum çarpıtması geliyor.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
Zira gerçek enflasyon, yıllık bazda yüzde 10.38 olarak açıklanan “resmi enflasyon”un çok üstünde. Özellikle gıda enflasyonu duyurulan rakamların birkaç katı. Bir yıl içinde gıdaya yüzde 54, elektriğe yüzde 71, doğalgaza yüzde 70 zam gelmiş. Pazarın enflasyonu en az yüzde 30-40 artmış. Kişi başına milli gelir ise son bir yılda 702 lira düşerek 8 bin 209 dolara düşmüş.
Keza işsiz sayısının her ne kadar resmi rakamlarla 4 milyon olduğu bildirilse de gerçekte 8.5 milyonu aştığı, gerçek işsizliğin bundan milyonlarca fazla olduğu belirtiliyor. Büyük kısmı üniversite mezunlarından oluşan genç işsizlerin oranının yüzde 27.4 olması ise vahameti ortaya koyuyor.
Bunların yanısıra 3 milyon 667 bin 878 vatandaşın bankalara borçlu olması, borcu takibe düşenlerin 1 milyon 205 bini aşması, icra mahkemelerindeki dosya sayısının 21 milyonu, vatandaşların bankalara borcunun 565 milyar 448 milyonu bulması ekonominin gerçek durumunu bildiriyor.
Yine bu süreçte siyasi iktidara yakın şirketleri kurtarmak için toplam 25 milyar lira kredi verilir, “beşli çete” denilen firmalara milyonlar ödenir ve saatte 2 milyon 146 milyon 124 bin dolar faiz ödenirken, “kaynak olmadığı” gerekçesiyle iki milyon vatandaşın emeklilikte yaşa takılması, 700 bin öğretmenin atanmaması ve Vakıflar idaresinin bir ildeki vakıf dükkanlara ilk kez yüzde 268’e varan zam yapması ekonominin içine düştüğü vartanın diğer göstergeleri.
Bundandır ki Hazine ve Maliye Bakanı’nın ortalığı “güllük - gülistanlık” göstererek “Ekonomideki toparlanma devam ediyor” ifadelerinin hiçbir mesnedi kalmıyor.