Aralık 17, 2019 09:47 Europe/Istanbul
  • Türkiye'den köşe yazarları

Yenişafak: CHP'li Urla Belediye Başkanı İbrahim Burak Oğuz FETÖ'den tutuklandı

Karar:

ABD'den İncirlik ve Kürecik yorumu: Ne ölçüde ciddi olduklarını öğrenmemiz gerekir

Yeniasya:

Karanlık tünele girdik farkında değiliz

Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:

...***

Mehmet Kara, 16 Aralık tarihli Yeniasya gazetesinde, "Tek adamlık ve istişare"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

" Türk tipi Cumhurbaşkanı Hükümet Sistemi’nin hayata geçtiği andan itibaren sistemin tek adam ürettiği eleştirileri hep yapılır. Özellikle de muhalefet tarafından “tek adam”lık suçlanır.

İktidar ise eleştirilerin hürce yapıldığını işaret ederek, “Tek adamlık olsa bunlar söylenebilir mi?” diye sistemi savunur. Erdoğan bu eleştirilere pek kulak asmazdı. Tâ ki geçtiğimiz haftaya kadar. “Çok açık ve net karar alma sürecim kesinlikle istişare kaynaklıdır. Bu istişarede iki ayak vardır. Birisi partimin kabinesi diğeri ise partimin MKYK’sıdır. Buralarda gerekli istişareleri yapar ona göre kararlar alırız. İstişare edilmeden bu adımlar atılmaz tek adam falan havaları yapıyorlar” diye sistemi ve kendini savunurken, “Ben tek adam olarak ne ülkeye ne de dünyaya yetmem” veciz cümlesini sarf etti."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

...***

Gerçekte sistem öyle mi, buna siz karar verin!

Peki, ülkede 82 milyonun Cumhurbaşkanı olarak, sadece partisinin yetkili organları ve milletvekili olmayan atanmış bakanlarla istişare yapması yeterli mi? Geçmiş dönemlerdeki cumhurbaşkanlarının yaptığı gibi zaman zaman muhalefet partilerinin liderlerini bir masa etrafında toplayıp istişare edilse daha iyi olmaz mı?

AKP Ekonomi İşleri Başkanı Nurettin Canikli, AKP dönemi ile öncesini bazı rakamlar vererek karşılaştırırken, “AKP öncesi insanlar 8 kilo et yerken şimdi 12 kilo 828 gram et yiyor” diyerek çarpıcı bir örnek veriyor.

İnsanın aklına, bu 13 kilo et 82 milyon nüfuslu Türkiye’de kaç kişinin evine giriyor? sorusu takılıyor. Ekonominin dibe vurduğu, işsizliğin tarihin en büyük oranına çıktığı, hayat pahalılığından insanların gramla alış veriş yaptığı, zamların ardı ardına geldiği bir ülkede bu rakam ne kadar gerçekçi… 

Böyle bir rakamı duyunca, acaba Kurban Bayramı baz alınarak mı ortaya çıktığı insanın aklına gelmiyor değil…

Tarım ve hayvancılıkta Türkiye’nin 17 yılda nereye geldiğini rakamlar ortaya koyuyor. En temel gıda malzemelerinden olan eti bile ithal eder hâle gelmişiz. 59 milyon ton buğday, 20 milyon ton mısır, 570 bin ton pirinç, 10 milyon ton ayçiçeği tohumu, 8 milyon canlı hayvan ithal ederek, milyarlarca dolar dış ülkelere para ödemişiz.  1 milyon 127 bin olan SGK’ya kayıtlı çiftçi sayısı 700 binin altına düşmüş. 

Sadece bu rakamlar bile tarım ve hayvancılıkta Türkiye’nin geldiği noktayı özetliyor. Burada Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, “Temel tarım ürünlerinde dışa bağımlı olmak savunma sanayisinde dışa bağımlı olmak kadar tehlikelidir” sözünü hatırlamamak olmaz. Ne kadar da doğru söylemiş Sayın Erdoğan, öyle değil mi?

Dünyadaki ülkeler için hayat uzunluğu, okur-yazar oranı, eğitim ve yaşama düzeyi doğrultusunda hazırlanan bir ölçüm diye tarif edilen İnsanî Gelişme Endeksi açıklandı. Türkiye 189 ülke arasında 59. sıraya yükselmiş!

Norveç’in ilk sırada yer aldığı, İsviçre, İrlanda gibi ülkelerin ilk sıralarda yer aldığı bu endekse Türkiye geçen yıl 64. Sıradaydı…

Bu yükselişi “fena bir yer sayılmaz” diye değerlendiren AKP’li Burhan Kuzu, “Bu sıralamada kötü bir yerde olunca ateş püskürenler, iyi bir yerde olduğumuzu da takdir etmelidir” diye bir çağrıda bulunmuş.

Elbette gelişmişlik endeksinde yükselmek herkesi mutlu eder. Biz de tebrik ediyoruz. Fakat ekonomimizi dünyada ilk 10’a sokma iddiasında olan bir ülkenin 59. sıraya yükselmesini havaî fişeklerle kutlamanın da pek yerinde olmayacağını düşünüyoruz.

...***

Remzi Özdemir, 16 Aralık tarihli Yeniçağ gazetesinde, " Sigorta zorbalığı"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

" Türkiye artık yabancı şirketlerin istediği gibi at koşturduğu bir ülke haline geldi. Yabancı sermaye adı altında ülkemize giren yabancı şirketler istediği gibi vatandaşımızı soyuyor ve buna kimse sesini çıkartamıyor. Yeter ki, Türkiye'den gitmesin! Bugün anlatacağım yabancı soygununun adı sigorta! Elbette yerli sigorta şirketleri de az da olsa yapıyor ama sonuç olarak sektör ağırlıklı olarak yabancıların kontrolünde ve piyasayı onlar yönetiyor. Sadece piyasayı değil, oyunun kuralını da onlar koyuyor."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

...***

Yabancı sigorta şirketleri bankalara sırtını dayamış durumda. Faiz geliri düşen bankaları adeta istedikleri gibi kullanıp Türkiye'de büyük bir soyun gerçekleştiriyorlar.

Artık vatandaş banka şubelerine girmeye korkar hale geldi. Elektrik faturası bile öderken size sigorta poliçesi çakmaya çalışıyorlar. Çakma kelimesini özellikle kullandım çünkü bankacılar böyle diyor.

Mesela Türkiye'nin en büyük özel bankalarından birinin üst düzey yöneticisi bölge yöneticilerine talimat veriyor:

"Bugün şube başına en az 100 tane cüzdan sigortası çakacaksınız!" Lafa bakar mısınız?  Ne kadar basit ve müşteriye hakaret eden bir kelime.  Öyle ama bankacılar arasında kullanılan dil bu. Gerçi adam da haklı çünkü bu sigorta poliçesi kelimenin tek anlamı ile çakma ya da kandırma politikası ile üretilmiş.

Bu bir şey değil. Daha ne sigortalar var. Hiçbir zaman riske dönüşmeyecek sigorta poliçeleri bankaların şube personeline hedef olarak veriliyor ve müşteriye çakması pardon satması isteniyor.

Kredi alan vatandaşa hayat sigortasının yanı sıra en az iki poliçe daha satılıyor. 70 yaşındaki adama çocuğumun eğitimi güvencede sigortası, emekliye işsizlik sigortası, arabası olmayana kasko bile satılıyor.

Olmaz diyen gitsin bir banka şubesine baksın.

Yabancı sigorta şirketleri işi öyle bir çığırından çıkartmış ki, sırf poliçe satışı artsın diye bankaların üst yöneticilerine tatil rüşveti dağıtıyor.  Bu kışın ortasında Venedik'ten tutun da Amerika'ya kadar onlarca kampanya. Bedava tatil uğruna yöneticiler şube personeline öyle bir sigorta baskısı yapıyor ki artık bankacıların psikolojisi bozulmuş durumda.

Sigorta işi kontrolden çıktı. BDDK bu konuda bir şey yapmıyor onu anladık. Vatandaş olarak umudumuz yılbaşından sonra kurulacak olan Sigorta Denetleme ve Düzenleme Kurulu'nda. En azından bu tür kampanyalar yasaklanırsa zoraki sigorta satışlarının önüne geçilebilir.

...***

Mehmet Ocaktan, 16 Aralık tarihli Karar gazetesinde, "AKP'yi kuşatan gecekondu zihniyeti yeni partilere hayat verecek" başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

" Özellikle Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemiyle birlikte Türkiye’deki siyasi atmosferin fevkalade oksijen sıkıntısı çektiğini, dolayısıyla siyasetin hiçbir cazibesinin kalmadığını artık hepimiz biliyoruz. Çünkü bu sistem doğası gereği tek merkeze endeksli olduğu için hiçbir partinin, hatta parlamentonun siyasi faaliyet yürütmesine imkan bırakmamaktadır."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

...***

Evet şu anda fiilen var olan sistem bu, ancak sadece politik değil, apolitik insanlar dahil herkesin bu yapının sürdürülebilir olmadığını gördükçe yeni siyasi arayışlara ve beklentilere girmeleri de kaçınılmaz hale gelmiş bulunuyor.

Ancak 31 Mart-23 Haziran seçimleriyle görüldü ki güçlü beklentilerle kurulan ve mükemmel olduğu savunulan yeni sistemin surları, sanıldığı gibi hiç de o kadar mükemmel değilmiş. Seçimlerin ortaya çıkardığı fotoğraf, yeni sistemin tekçi-tekelci görüntüsü yüzünden korkan, sütre gerisine çekilen insanlara adata hayat verdi ve herkes açık açık beklentilerini dillendirmeye başladı.

Dolayısıyla bu yeni iklimle birlikte siyasette de bir bahar havası beklentisi başlamış oldu. Kuşkusuz siyaset dahil, bütün özgürlüklerin önünü bir bakıma kapatan sistemin kapılarının bahara açılması hiç de o kadar kolay değil. Ama denemeden, mücadele etmeden baharın gelmesi de mümkün değil.

İşte Ahmet Davutoğlu “Gelecek Partisi” ile yola çıkmış bulunuyor. Davutoğlu Cuma günü partisinin kuruluş töreninde yaptığı konuşmada “Ortak akıl, liyakat, hukuk, şeffaflık, kamuda hesap verebilirlik, çoğulculuk, hukuk, ehliyet, bilim, farklılıklara saygı” gibi temel kavramlarla güçlü bir perspektif sundu ve siyaset için yeni bir kanal açtı.

Önümüzdeki günlerde Ali Babacan ve arkadaşlarının kurmaları beklenen parti de sahneye çıkacak ve siyaset yeniden kendi asli mecrasına geri dönecektir. Kurulan partilerin her birinin Türkiye siyasetine nefes aldıracağı, daha da önemlisi korkup sinen kitlelerin umutlarını tazeleyeceği kesin. Doğrusu demokrasiye olan umutların hala kesilmemiş olması, ülkenin geleceği açısından hayati bir önem taşıyor.