Türkiye'den köşe yazarları
Yeniasya: Halk parlamenter sistemi istiyor
Cumhuriyet:
İYİ Partide Davutoğlu ayrışması
Star:
Türkiye'den ABD Kongresi'ne savunma bütçesi tepkisi: Gerekli adımları atarız
Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:
...***
Mustafa Balbay, 17 Aralık tarihli Cumhuriyet gazetesinde, "Yeni siyasi denklem: AKP’lerden AKP beğen!başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
" Erdoğan’ın Bahçeli ile bir olup seçim barajını yüzde 10’dan fiilen yüzde 50’ye çıkarmasının yarattığı sorunlar katlanarak devam ediyor. 16 Nisan 2017’deki anayasa değişikliğinden sonra 24 Haziran 2018’de yapılan seçimlerle yeni sistem yürürlüğe girdi."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
AKP’nin halka anlatımı şuydu:
- Bütün kararlar daha çabuk alınacak.
- Türkiye’nin ayağındaki prangalar kalkacak.
- Sıçrama yapacağız!
Aradan bir yıl geçti. Durum şu:
- Kararlar çabuk alınıyor, ama yanlış alınıyor.
- Prangalar kalktı, ama Türkiye’yi hangi yöne götüreceklerini bilemiyorlar.
- Sıçrama da tamam, ama ters yöne sıçrıyoruz!
Erdoğan, “AKP gidici” algısını değiştirmek için akla gelen gelmeyen her şeyi yapacak. Zaten yapıyor. Ancak korkunun ecele faydası yok, Türkiye ciddi bir değişime gebe.
Bu değişim nasıl olacak, ne yönde olacak? İçinden geçtiğimiz günler, bu sorunun yanıtlarının oluşup bozulduğu günler. Davutoğlu, partisini kurdu. Gelecek Parti deyince akla ister istemez her şey geliyor. “Türkiye’nin geçmişini ve bugününü bitirdiler, sıra geleceğe geldi” yakıştırmasından tutun da “bundan daha derin bir strateji üretilemezdi” tebessümüne kadar her şey var.
Babacan sessizliğini koruyor. En azından parti kurmaktan vazgeçtiğine dair bir bilgi yok. Arkasında Abdullah Gül olduğu için karar verme süreci uzayabilir. Eğer iş Gül’ün kesin karar vermesine kalırsa, partinin kuruluşu seçim sonrasına da kalabilir. Davutoğlu geçmişte attığı her adımın doğru olduğuna yürekten inanıyor ve bunu paylaşıyor. Davutoğlu AKP iktidarının 2015 yılına denk geliyor. Babacan da Fatih Altaylı’ya, bugünkü ekonomik darlığa dikkat çekip “Ben geçmişte para bulmuştum, bugün de bulurum” dedi. Babacan, AKP iktidarının 2005 yılına denk geliyor. Erdoğan’ın çevresi bu gidişe karşı, partiyi yenileme arayışı içinde. Hedef 2020’de yenilenme.
Bu durumda seçmenin önüne çok geniş bir seçenek yelpazesi açılıyor: 2005’in AKP’sini mi istersiniz? 2015’in AKP’sini mi istersiniz? 2020’nin AKP’sini mi istersiniz? AKP’lerden AKP beğen...Elbette AKP-MHP Cumhur İttifakı’na karşı, CHP’nin motor güç olduğu bir Millet İttifakı var. Erdoğan’ın tüm uğraşlarına, her türlü MİT’olojik plana karşın Millet İttifakı çatlatılamadı. Gücünü koruyor. AKP’nin Babacan-Davutoğlu’na, “Tek amaçları var; o da Erdoğan’a kaybettirmek” demesi ise şu gerçeğin ifadesi: Kayıp sürecini AKP de görüyor. Akıllarda hep bu var. Dışavurumu bu şekilde yapıyorlar... Şimdi...Kokmuş aşın tabağını değiştirmenin faydası olmaz, deme zamanı... Şimdi... Çürük tahta çivi tutmaz, deme zamanı... Şimdi... Ekşi yoğurttan maya olmaz, deme zamanı...
...***
Kazım Güleçyüz, 17 Aralık tarihli Yeniasya gazetesinde, " Bu “istişare” yeter mi?"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
" Tek adam eleştirilerinin CHP’den gelenlerini “Bu sistemi sizden öğrendik” diye cevaplayan Cumhurbaşkanı ve AKP Genel Başkanı, aynı konuda düne kadar beraber yürüdüğü yol arkadaşlarından da itirazlar alıyor.Gül, Davutoğlu ve Babacan gibi artık yollarını ayıranlar bu konudaki görüş ve yaklaşımlarını gayet açık bir şekilde dile getiriyorlar.Ama itiraz edenler onlarla sınırlı değil."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
Parti içinde kalmaya devam eden ve dahası bu ayrılmaların önüne geçmek için aracılığa soyundukları halde sonuç alamayan “ak saçlılar” diyebileceğimiz 14 isim tarafından Saraya sunulan raporda da aynı konu varmış.
Bu heyet, sistemin esasına yönelik bir itirazları olmasa da “Tek adam algısını güçlendirecek uygulamalardan kaçınılmalı” tavsiyesinde bulunarak, bu husustaki sıkıntıyı çekingen bir dille ikrar etmekten kendilerini alamamışlar.
Genel Başkanın “Bizde istişare etmeden adım atılmaz. Burada iki ayak var: Biri partimin kabinesi, diğeri MKYK’sı” şeklindeki son beyanları, içeriden gelen bu eleştirilere cevap vermek niyetiyle söylenmişe benziyor.
Ancak görünen o ki, partinin Meclis grubundan ve teşkilâttan kopuk bir kabine ve gündeme ne ölçüde hâkim olduğu meçhul MKYK ile sınırlı bir istişare sistemi yetmiyor.
Milletvekillerinin bakanlara, hattâ yardımcılarına dahi ulaşamadıkları; bürokratların tepeden bakan tavrını aşamadıkları yönündeki şikâyetler iktidar medyasına da yansıdı.
Kabine ile MKYK arasındaki bağ, iletişim ve uyumun düzey ve kalitesi de iç açıcı değil.
Daha ilginç bir hal, Numan Kurtulmuş’un “Bürokratlar yetkilerini kullanmıyor, ‘Bir de beyefendiye soralım’ diye işi savsaklıyor, bizzat Cumhurbaşkanı bile ‘Kim bu beyefendi, ben de merak ediyorum” diyor” sözleriyle dile getirdiği yakınma ile, Erdoğan’ın defaatle seslendirdiği “Beyefendi böyle istiyor diyerek hiç bilgim ve haberim olmayan işler yapanlar var” rahatsızlığının doğurduğu paradoks.
...***
Mehmet Ali Verçin, 17 Aralık tarihli Karar gazetesinde, " Türkiye varlık fonu borçlarını değil, varklıklarını artırmalı"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
" Dünyadaki başarılı ve ünlü varlık fonları genellikle petrol üreticisi veya cari fazlası olan ülkeler tarafından kurulmuş. Bu ülkelerin varlık fonlarına üç değişik kaynaktan gelirler akar. Birincisi yeraltı kaynaklarının satışından elde edilen gelirden pay, ikincisi önceki dönem gelirleriyle yapılmış yatırımlardan gelen değer artışları ve temettüler ve üçüncüsü tahvil ve mevduattan gelen faiz gelirleri. Bizim yer altı kaynağımız ve cari fazlamız yok fakat başka varlıklarımız var ve bu varlıkları dayanak yaparak varlıklarımızı arttırabiliriz. Bu varlıklar sayesinde sanayileşmemiz ve gelişimimiz mümkün olabilir, görüşündeyim."diyen yazar, yazısının devamındsa şu ifadelere yer veriyor:
...***
Kurulmuş olan TVF (Türkiye Varlık Fonu) da böyle bir amacı hedefliyor olmalı. Ancak şimdiye kadarki performansı, geçen yazılarımda belirtiğim hedefler için hiç umut vermiyor. Ben de ilk defa kuruluyor gibi önerilerimi sunacağım.
Önce,
Zararda olmayan ve mülkiyeti kamuya ait olup karlılıkları devam eden bütün şirket ve değerler TVF’na aktarılmalı.
2- Her yıl bütçenin %1’i TVF’na aktarılmalı.
Sonra beş sektörel holding kurulmalı,
3- Finansal Hizmetler Holding
4- Enerji Holding
5- Ulaştırma ve Havacılık Holding
6- Gayrimenkul Holding
- Kamu Holding
Daha sonra,
Kamuya ait bankalar, katılım bankaları, sigorta şirketleri ve bunların iştiraki olan ne kadar finansal iştirak varsa, hepsi Finansal Hizmetler Holding’e aktarılmalı. Bu iştiraklerin hepsi tek tek halka açılmalı ve daha sonra da Finansal Hizmetler Holding halka açılmalı.
Kamuya ait ne kadar kar eden enerji iştiraki ve kurumu varsa, hepsi Enerji Holding’e aktarılmalı. Bu iştiraklerin hepsi tek tek halka açılmalı ve daha sonra da Enerji Holding halka açılmalı.
Kamuya ait ne kadar havaalanı, yol, köprü, havayolu şirketi ve benzeri iştirak varsa, hepsi Ulaştırma ve Havacılık Holding’e aktarılmalı. Bu iştiraklerden halka açılmamış ne kadar şirket varsa hepsi tek tek halka açılmalı ve daha sonra da Holding halka açılmalı.
Kamuya ait ne kadar gayrimenkulle iştigal eden şirket ve kurum varsa hisseleri ve gelir getiren gayrimenkullerin tapusu Gayrimenkul Holding’e devredilmeli. Sonra da Holding halka açılmalı.
Bu başlık altında değerlendirilemeyecek başka iştirakler ve varlıklar da olabilir. Mesela Türk Telekom, Savunma Sanayi Hizmetleri vs. Kamu Holding’ine devredilmeli ve önce bu iştirakler, sonra da Kamu Holding halka açılmalı.
Böylece Türkiye Varlık Fonu halka açılarak milyarlarca dolar gelire sahip olabilecektir. Bu sayede gelişmesini çok istediğimiz ve bir türlü başarmadığımız pay piyasaları da gelişmiş olacaktır. Bu varlık ve iştiraklerin karları da fonun kaynaklarını artıracaktır. İlaveten TVF’un ihtiyaç fazlası nakitleri değerlendireceği için faiz/kar payı gelirleri oluşacaktır.
Sonuçta TVF’nın da başka devletlerin fonları gibi “garanti edilmiş gelirler”i olacaktır. TVF bu işlemler sayesinde önümüzdeki 15 yıl içinde ne kadar fon üretebileceğine dair fon akım tabloları oluşturmalıdır.
Burada dikkat edilmesi gereken husus TVF’nın kesinlikle borçlandırılmamasıdır. Çünkü borçlar için ödenecek faiz ve kar payları varlığı azaltır. Gerekirse iştirakler ve yeni kurulan yatırım projeleri borçlanır, TVF da onlara kefil olur.