Türkiye'den köşe yazarları
Yeniasya: Ücretli öğretmenlik insan haklarına aykırı
Karar:
Kadına karşı şiddetin önlenmesine yönelik genelge yayınlandı
Yeni Mesaj:
Tank-Palet değil ‘simit’ stratejikmiş!
Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:
...***
Deniz Yıldırım, 18 Aralık tarihli Cumhuriyet gazetesinde, "Davutoğlu ve Gelecek"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
" İlginç gelişmeler yaşanıyor. İktidarın bugün geldiği yere bir biçimde katkı vermiş neredeyse herkes, adım adım kendisini gelecek adına geçmişten ayrıştırmaya çalışıyor. Gül’ün, Babacan’ın, Davutoğlu’nun girişimlerini de bu çerçeveden okumak gerek öncelikle. Bu bir yandan da iktidarın şahıs merkezli yeni rejiminin karşısındaki siyasal yelpazenin çeşitliliğini artırıyor. Muhalefet söylediğinde “sırf muhalefet olsun diye eleştiriyorlar” mazeretinin arkasına saklananların, şimdi işlerin kötüye gittiğini, bu partinin ilk cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün, en uzun süre bakanlık yapan ismi Ali Babacan’ın ya da uzun süre akıl hocalığını yapmış, başbakanlık görevine getirilmiş Ahmet Davutoğlu’nun ağzından duymaya başlamaları da iyidir. Demek ki artık AKP olarak bildiğimiz partinin ana temeli, kurucu zemini çözülmektedir."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
“Herkes yanlış, bir kişi doğru” demeye devam edecekler için kabullenmesi zor elbette. İşleri daha da güçleşecektir.
Peki, muhalefet bu yeni duruma nasıl yaklaşmalı? Her sistemin dayanıklılığı halkın sofrasıyla, boğazımızdan geçen lokmanın çoğalıp çoğalmamasıyla ölçülür. Nitekim yeni sistem Türkiye’ye yaramadı; ekonomi düzelecekti, işler iyileşecekti. Olmadı, adaletsizlikler yayıldı. Öyle ki yeni sistem, artık kurucu kadroları arasında bile işe yararlığı açısından sorgulanıyor. Türkiye siyaseti, Saray merkezli bu yeni sisteme yandaşlık ve karşıtlık temelinde yeniden yapılanıyor. Bunlar, başkalarının stratejisinde dolgu malzemesi olmayacak her muhalif siyasetin taktik olarak değerlendirmesi gereken fırsatlar.
Mevcut sistemi değiştirmek, yeni bir anayasa yapımıyla Türkiye’yi şahıs devleti görüntüsünden kurtarmak çabasındaki her siyasal çevrenin, öncülüğü bu yıpranmış kadrolara kaptırmadan ama genişleyen karşıt cephenin birliğini de dağıtmadan taktiksel hareket etmesinde yarar var; özeti bu.
Muhafazakâr hareketler genellikle geçmişi vurgular; geçmişin ihtişamı karşısında “şimdi”nin nostaljik eleştirisini sunar. Davutoğlu da bu vurguyu yapanlar arasında öne çıkan isimlerden birisiydi. “Geçmişin ihyası”ndan, Osmanlı ihtişamının “restorasyon”undan söz ederdi. Şimdi “100 yıllık parantez”i kapatma, geçmişi ihya ve restore etme vurgusunun yerini gelecek vurgusunun alması ilginç. Hem muhafazakâr hareketlerin geleceğe odaklanması açısından, çünkü bu dönemsel/taktik bir zorunluluk gibi görünüyor ve değişen rüzgâra işaret ediyor hem de hedef kitle açısından ipuçları sunuyor. Hedef kitlenin açıkça gençler olduğunu söyleyebiliriz. Bütün araştırmalar, AKP’den en fazla kopmaya meyilli, beklentileri karşılanmamış kesimin genç seçmenler olduğunu gösteriyor. Yani asıl “gelecek kaygısı” çeken kesim. Bu açıdan tabeladaki “Gelecek” vurgusunun dönemin sosyal şartlarına göre akıllıca bir seçim olduğunu belirtmeliyim.
Partinin başarı şansına gelince. Yeni sistem, irili ufaklı tüm partilere ittifaklar yoluyla iki turlu Cumhurbaşkanlığı seçiminde anahtar parti haline gelme şansı veriyor. Bu nedenle de değerlendirmeler, geçmişteki parlamenter sisteme ve yüzde 10 barajına göre değil, artık yüzde 1’in bile Cumhurbaşkanlığı seçiminde dengeleri değiştirebileceği gerçeğine göre yapılmalı.
...***
Kazım Güleçyüz, 18 Aralık tarihli Yeniasya gazetesinde, " Tek adam rejimi tükenirken"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
" Tek adam rejimine geçildikten sonraki siyasî gelişmeler, bu rejimin kendi dayanaklarını da birer birer çökertirken, alternatif siyasî hareketlenmeleri tetikleyip hızlandırdığı bir tabloyu önümüze koyuyor. Tek adam dayatması kendi dayanaklarını nasıl çökertiyor? Evvelâ kendi partisini dağıtarak. Yıllarca beraber yürüdüğü ve yağan yağmurda beraber ıslandığı yol arkadaşlarını ağır ithamlarla dışlayarak, tasfiye ederek."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
Onların boşluğunu MHP ile doldurma çabasına girip yeni kırılmalara yol açarak.
İktidar partisindeki bu erime süreci eşzamanlı olarak ortağına da sirayet etti ve İYİ Parti bunun sonucunda ortaya çıktı.
MHP’nin son seçimlerde aldığı “yüksek” oy oranları kimseyi yanıltmamalı. “Devlet oyları” şimdilik oraya gittiği için bu oranlara çıktı.
Siyaset normalleşip çeşitlendikçe ve korku ortamı dağıldıkça bu tablo değişecek. Kendisine “Cumhur İttifakı” adı verip ülkenin bekasını kendi varlığı ve bekasıyla özdeşleştiren ve muhalefeti “terör yandaşlığı” ile suçlayan çıkar ve korku ittifakı da kaybedecek.
Bu yoldaki ilk adım geçen sene Millet İttifakı çatısı altında güçbirliği yapan partilerin Meclisteki dengeyi ciddî şekilde değiştirdikleri 24 Haziran genel seçimiyle atıldı.
Ardından bu yıl iktidar blokunun Ankara ve İstanbul’u kaybettiği 31 Mart ve 23 Haziran seçimleri geldi. Şimdi sıra, iktidar partisiyle yollarını ayıran ve içlerinde cumhurbaşkanlığı, başbakanlık ve bakanlık yapmış önde gelen isimlerin de bulunduğu kadrolar tarafından kurulmasına başlanan yeni partilerde.
Bu partilerin katılımıyla daha da hareketleneceği aşikâr olan siyasî ortamda iktidar bloku, medyayı tamamen kendisine bağlayıp tek sesli hale getirmiş olmasına rağmen, artık tek başına gündem belirleme güç ve etkinliğine sahip değil.
Sınırötesi askerî operasyonlarla iç gündemi örtüp içerideki reel sorunların tartışılmasını önleme imkânını da büyük ölçüde kaybetti.
Artık hangi konuda ne söylese, karşısında, etkisi artan bir dille cevap veren bir muhalefet var. İktidar medyası sansürlese veya saptırmaya çalışsa bile bağımsız, alternatif mecralar ve sosyal medya kanalıyla mesajlar adresine ulaşabiliyor.
Dip dalga, önü alınamaz bir şekilde ilerlemeye devam ediyor. Artık hiçbir dayatma, baskı ve manipülasyon bunu durduramaz.
...***
Taha Akyol, 18 Aralık tarihli Karar gazetesinde, " Kanal İstanbul"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
" Kanal İstanbul projesinin jeolojik ve çevresel eleştirilerini uzmanlar yazıyor. Meselenin nüfus ve savunma yönleri hakkında da uzman eleştirileri var. Uluslararası Montrö sözleşmesine alternatif olarak uluslararası sözleşmeyle kuralları belirlenmemiş bir alternatif kanal açmanın Boğazlar üzerinde küresel devletlerin geçiş üstünlüğü yarışına girmesinden de endişe ederim."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
11. Kalkınma Planı’nda deniliyor ki; 2014-2018 arasında yatırımların çoğu sanayi ve ihracat dışındaki sektörlere gitti… O yüzden hedefler tutmadı… 2019-2023 döneminde sanayi ve teknolojiye öncelik vereceğiz…
Elbette sanayi üretimi ve ihracat öncelikli politikalar şarttır; planda öngörülen sanayi ve ihracat odaklı politika doğrudur. Ama Kanal İstanbul gibi bir inşaat projesine 74 milyar lira kaynak tahsis etmek “sanayi ve ihracat odaklı politika” sayılabilir mi?
Hükümet tarafından bir yıl gecikmeyle Meclis’e sunularak yasalaştırılan 11. Beş Yıllık Kalkınma planında şu satırlar var:
“Sabit sermaye yatırımları, bu dönemde ortalama yüzde 4,5 oranında artarken, kaynakların sanayi sektöründen ziyade dış ticarete konu olmayan sektörlere yönelmesiyle üretkenlik arz eden alanların yatırım kompozisyonu içindeki payı görece azalmıştır…” (Paragraf 130)
Sanayi ve ihracat sektörlerinden ziyada kaynak ayrılan sektörler neydi? Borçlanmalarla teşvik edilen tüketim ve bir de inşaat…
Bir sonraki paragrafta bu gerçek rakamlarla ifade ediliyor:
“Ortalama yüzde 4,9 oranında gerçekleşen büyümeye tüketimin katkısı 3 puan olurken, sabit sermaye yatırımları 1,3 puan, net mal ve hizmet ihracatı ise 1 puan katkı vermiştir”. (Paragraf 131)
Sanayi ve ihracat sektörlerinden ziyada kaynak ayrılarak teşvik edilen sektörler neydi? Borçlanmalarla teşvik edilen tüketim ve bir de inşaat…
Ali Babacan kaynakların “rezidans ve AVM’lere” akmasının “tehlikeli” olduğunu söylemiş, “ölçüsüz rantları vergilendirerek sanayiin cazip hale getirilmesini” savunmuş ama etkili olamamıştı. (18 Eylül 2014)
Rahmi Koç “yatırımlar taşa toprağa gitti, rekabet gücü kazamadık” diyerek sanayii savunmuş o da etkili olamamıştı. (18 Şubat 2016)
2018 krizinin kökleri, ülkeye yeterince döviz kazandırmayan o politikalardadır.
İstikrarlı büyümeyi yakalayabilir miyiz?
Diplomalı işsizlere iş sahası açabilir miyiz?
Plan’da tarım sektörü için de gayet iyi hedefler belirlenmiş fakat o da yatırıma, kaynağa bağlı.
Meselenin ne kadar önemli olduğu belli.
Türkiye’nin kıt kaynaklarını kısa vadede istihdam ve oy getiren “residansa, AVM’ye” yatırmanın sonuçlarını gördük. Bunu bugünkü iktidarın 11. Kalkınma Planı da yazıyor.
Bu durumda çooook daha büyük bir inşaat projesi olan Kanal İstanbul’a para ayırmak ihracatımızı mı artırır? Teknolojik yenilenme mi sağlar?
Büyük bir yabancı sermaye de gelmediğine göre, madem 75 milyar lirayı telaffuz edebiliyoruz; bu parayla eğitimi, AR-GE’yi, teknolojiyi, sanayi ve ihracatı geliştirmeyi programlaştırmak daha doğru olmaz mı?