Türkiye'den köşe yazarları
Yenişafak: İçişleri Bakanlığı: Karadeniz'deki yangınlarda terör izine rastlanmamıştır
Karar:
ÇED raporu 'rant' diyor: Kanalın gelir listesinin başında konut var
Yurt:
Cumhurbaşkanı yeni zam kararlarını açıkladı
Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:
...***
Kazım Güleçyüz, 24 Aralık tarihli Yeniasya gazetesinde, "Güvenlik soruşturmasında dayatma geri tepti"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
"Hafta sonunun en önemli iç gelişmesi Meclis’te yaşandı. AYM’nin iptal ettiği güvenlik soruşturmasını torba yasa içinde geçirmek isteyen iktidarın bu girişimi akim kaldı. Sebep, torbanın görüşüldüğü Plan ve Bütçe Komisyonu’nda muhalefet temsilcileri tarafından dile getirilen güçlü ve tutarlı eleştirilerin, iktidar grubunda da mâkes bulmuş olması. Bilhassa, getirilmek istenen düzenlemenin 28 Şubat’ta “irtica ile mücadele” iddiasıyla hazırlanan yönetmeliklerden hiçbir farkı olmadığının vurgulanması AKP’lileri etkiledi. En azından önemli bir kısmını."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
Parti kurullarında saatlerce sürdüğü belirtilen tartışmalara dair sızan bilgilere göre:
Düzenlemeyi hiç kimse savunamamış, bir kısmı “Revize edelim” demiş, ama çoğunluk “Tamamen çıkaralım” görüşünde birleşmiş.
Bu sonuç birçok yönüyle çok önemli.
Öncelikle iktidar grubu ilk kez yönetimin getirdiği bir düzenlemeye karşı tavır alıp geri adım attırıyor. Arkası da böyle gelir inşallah.
İkinci olarak, bu sonuçta “Temel hak ve özgürlükleri ilgilendiren bir konu torba kanunla aceleye getirilemez. Anayasa ve Adalet Komisyonlarında da görüşülmesi gerekir” diyen muhalefetin, güçlü gerekçelere dayandırdığı itirazları ve sağlam duruşu etkili oldu.
Üçüncüsü, AYM’nin iptal kararına iktidar kanadında ve medyasında verilen provokatif tepkiler boşluğa düştü. Ülkenin sürekli bir OHAL ortamında devamını isteyenler açısından hiç arzu edilmeyen, ama normalleşme adına hayli ümit verici bir gelişme bu.
Olayın son derece önemli cihetlerinden biri de şu: Güvenlik soruşturması 12 Eylül’ün getirdiği bir mekanizma. Orasından burasından kırpıldıysa da esasına hiç dokunulmamıştı. 20 Temmuz KHK’larıyla yeniden tahkim edilmek istendi. Ama ilk kez bir AYM kararıyla temelden iptal edildi. Bu iptalden sonra Meclisten tekrar geçirme dayatması da önce muhalefete, sonra iktidar partisine takıldı.
Yaşanan hukuksuzluklar sürecinde olup bitenlere ve bunlar karşısındaki duyarsızlığa baktığımızda, bu hadise çok önemli bir dönüm noktası olabilir. Bu konudaki gösterilen hassasiyetin bundan sonraki süreçte daha da geliştirilerek devam ettirilmesi şartıyla.
Hukuk ve demokrasi kazanacak inşaallah.
Yeter ki, biz sağlam duralım.
...***
İbrahim Kiras, 24 Aralık tarihli Karar gazetesinde, "Kanal projesini savunanlar niçin savunuyorlar?"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
" Kanal İstanbul projesi, malum, bugünlerde bir siyasi meydan okuma ve inatlaşma konusu haline geldi. Vaktiyle ortaya atıldığında fazla ciddiye alınmayan ve fantezi olarak görülen proje -gündemi meşgul edecek başka “elverişli” konu da kalmadığı için olacak- yakın zamanda yeniden ısıtılıp sofraya getirildi. Şimdi, her zamanki gibi derhal ikiye bölünen bir kamuoyu var karşımızda. Konuyla ilgili farklı sahaların uzmanlarının ve muhtelif disiplinlerden bilim adamlarının itiraz ve uyarıları önemli elbette ama -kim ne derse desin- toplumda bu işe karşı çıkan kesimin ezici çoğunluğu iktidarın projesi olduğu için karşı çıkıyor. Aynı şekilde destekleyenler de “taraftarı oldukları” iktidarın projesi olduğu için ezbere destek veriyorlar."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
Dolayısıyla uzmanların, bilim adamlarının vs. ne dediği çok da önemli olmuyor bu ortamda. Nitekim, gayet iyi hatırlıyoruz, yeni havalimanı yapılırken de öyle olmuştu.
Peki, niye böyle oluyor? Sözkonusu olan hepimizin, yani 80 milyonun kaybı veya zararı ise ne diye aklımızı, mantığımızı ve sağduyumuzu esas alıp ortak bir tutumda birleşmiyoruz? Hiç değilse konuyu karşılıklı inat ve iddia meselesi olmaktan çıkarıp rasyonel ölçüler içinde değerlendirip bir tutum almıyoruz?
Bu soruların cevabı Türk toplumunun zihniyet yapısında. Bizim toplumun zihin yapısında kolektivist kültür hakimdir. Bir gruba (aileye, cemaate, herhangi bir zümreye) üyeliğimiz kimliğimizin aslıdır. Ben yoktur, biz vardır bu kültürde. Üyelik aidiyettir. Aidiyet kimliktir. Kişisel ve bireysel çıkarlarımız veya hedeflerimiz ait olduğumuz topluluğun çıkar ve hedeflerine aykırı olamaz.
Kolektivist zihniyetin egemen olduğu toplumlarda “suç” yalnızca söz konusu eylemi işleyen bireyin değil aynı zamanda o bireyin mensubu olduğu grubun da sorumlu sayıldığı bir konudur. Bu bakımdan “kan davası” olgusu kolektivist ahlakın en somut ifadelerinden biridir. Grup üyelerinden birinin yaptığı iş grup tarafından yapılmış kabul edilir ve diğer üyeler de yapılandan sorumlu olur.
Kolektivist ahlakın bir başka özelliği ise kendimiz için geçerli kurallar ile başkaları için geçerli kuralların iki ayrı kategori oluşturması. Yani, başkaları yaptığında suç olan bir eylemin bizimkiler yapınca suç olmaması. İşte bu yüzden bize yapılan haksızlıklara “haksızlık olduğu için” değil, “bize yapıldığı için” itiraz ederiz.
Aslında kolektivizmin egemenliği, sanıldığının aksine, toplumsal yapımızın bütüncül değil, parçalı oluşu yüzünden. Bir başka ifadeyle “millet olamama” yüzünden.
Problemin kaynağı toplumda güçlü ve kapsayıcı bir üst kimliğin eksikliği. Millet olamama. Ne var ki millet olmak deyince insanların aklına bir soya mensubiyet geliyor. Milli kimlik kavramını çoğu okuryazarlarımız bile etnik kimlik gibi anlıyor.
Yalnızca millet terimi değil; devlet, toplum, vatandaşlık gibi modern kavramların toplumsal zihniyetteki karşılığı modernlik öncesi zamanların anlayışına göre şekilleniyor. Bunun sebebi kimlik ve aidiyet algımızın güncellenememiş olması. Çünkü soy birliği, hemşerilik gibi modern öncesi aidiyet referansları yerine vatandaşlık ve milli kimlik aidiyetlerinin benimsenmesi için belirli bir sosyolojik aşamaya ulaşmak gerekiyor.
...***
Orhan Bursalı, 24 Aralık tarihli Cumhuriyet gazetesinde, " Karanlık ve gizlilikten, aydınlık ve şeffaflığa"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
" Ekrem İmamoğlu’nu dinledik.. Büyük bir medya ordusu ile birlikte. Tüm kadrosu arkasındaydı. Ne yapıyor bu adam, sağa sola gezmekten ve siyasetle uğraşmaktan başka, derken, dört başı mamur bir programla karşılaştık. Bir de siyasi ve yetkili insan cesaretiyle.. Burada siyasilere övgü genellikle yoktur veya kıyısından köşesinden iyi yaptı vb. yorumlar olur. Ekrem Bey’i de övmeyi düşünmem. Yaptığıyla zaten övgü veya yergi alır milletten! Medya ise nesnel davranmalı. Ama siyasi ve pratik eylemlerini değerlendirmede olumlu puanı da esirgememeli.. Peki, neye göre?"diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
Geçmiş büyükşehrin gizli saklı, ihaleleri yandaşlara genellikle rekabetsiz, kayırıcı ve pahalı olarak veren ve bunu ülke ve belediye yönetimlerinin artık dogmatikleşmiş bir uygulamasına dönüştüren, ülkeyi ve İstanbul’u yiyip bitiren politikalarına göre...
Yani, İmamoğlu’nun mottosu şeffaflık ve katılımcılık olunca, buna kayıtsız kalmak mümkün olmaz. Bir de, “hesap vermek” gibi bir ilkeyi açıklarsanız.. 25 yıl hesap veren bir belediye gördük mü? Böylece elimize, gazeteci olarak, kamu, ülke, İstanbul yararını öncelikle gözetmek için büyük bir fırsat çıkıyor. Medya bunu ister. İmamoğlu, “Hesap vermeye yanaşmıyorsa yönetici, orada işler ters gidiyordur” diyor. Çok doğru!
Zaten bu ilkeler, İmamoğlu’nu yükseltecek, başarılı kılacak ve İstanbul’un bir daha karanlığa teslim edilmesini önleyecek en önemli kıstaslardandır.. Bu çerçevede gerçekten 16 milyonun, İstanbul’un yararına, insanların doğrudan hayatlarına dokunacak başarılı işlerde bulunursanız, halka ve ülkeye hizmet edersiniz. Övgü ve takdiri sizde kalır.. Bir yönetici daha ne ister?
“Adam belediyede değil, geziyor” deniyor ya, işin aslını öğrendik: Tüm yöneticilerine, saptadıkları ilkeler çerçevesinde yetki verilmiş. Hiçbiri, tepeden gelecek emir ve talimatlara göre hareket etmiyor dedi İmamoğlu.. Bu önemli. Deneyimli yönetici için bulunmaz bir fırsat.. Eskinin yöneticilerinin kulağı nerelerdeydi? Belediye başkanında bile değil, AKP örgütünde ve Ankara yönetiminde!
Kapalı kapılar ardında hesapsız kitapsız iş yapılmayacak, diyor İmamoğlu; yapılırsa görülür, ayrıca belediye daha da batar, kaynakları heba eder, halk da ilk fırsatta gereğini yapar...
6 aylık hesapta, 3.2 milyar liralık tasarruf yapmışlar. Yani 1300 kreşe denk düşecek kadar. Net finansman ihtiyacını 6.4’ten 3 milyar liraya düşürmüşler. 27 şirketin çoğunu zarardan kurtarmışlar. İhalelerde rekabet sağlanınca, mesela 400 milyonluk ihale 200 milyona düşürülmüş. Eski yönetimin, belediye şirketlerinin belediye ihalelerine girmesini engellemiş.. Nasıl? Borçlu kılarak ve bu yolla ihalelere girmesini engelleyerek. Böylece ihaleler yüksek bedellerle peşkeş çekilmiş. İstanbul’un hakkı hukuku malı..