Aralık 25, 2019 11:01 Europe/Istanbul
  • Türkiye'den köşe yazarları

Karar: İmamoğlu: Kanal İstanbul bir cinayet projesidir

Milli gazete:

Belediye atamalarına bakanlıktan 'izin' şartı

Yeniasya:

Yeni vergi yağmuru

Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:

...***

Erinç Yeldan, 25 Aralık tarihli Cumhuriyet gazetesinde, "İnsan onuruna yakışır asgari ücret"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

" Toplantılar, istatistikler, verilerin değerlendirilmesi, uzadıkça uzuyor; asgari ücret belirleme komisyonunun çalışmaları sürüp gidiyor. Oysa işin özüne inecek olursak: “Asgari ücret, işçi ve ailesinin günün ekonomik ve sosyal koşullarına göre insanca yaşamasını mümkün kılacak, insanlık onuruyla bağdaşacak bir ücrettir. Bu yönüyle asgari ücret insanın yaşaması ve varlığını sürdürmesi için gerekli gelir kaynağıdır.”"diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

...***

Bu uyarıcı sözler üç işçi konfederasyonunun - Türk-İş, DİSK ve Hak-İş’in, 20 Aralık tarihinde ortaklaşa yayımladıkları basın açıklamasından alıntılandı. Emeğin örgütleri altını çizerek vurguluyor: “Uluslararası düzenlemelerde asgari ücretin amacı, emekçinin aşırı düşük ücretlere karşı korunmasıdır. Ülkemizde de asgari ücreti yasal olarak belirlemenin temelinde bu amaç bulunmaktadır.”

Nitekim, 4857 sayılı İş Yasası çerçevesinde asgari ücret, “işçilere normal bir çalışma günü karşılığı olarak ödenen ve işçinin gıda, konut, giyim, sağlık, ulaşım ve kültür gibi zorunlu ihtiyaçlarını günün fiyatları üzerinden asgari düzeyde karşılanmasına yetecek ücret” olarak tanımlanmaktadır. Dolayısıyla, AKP ekonomi idaresi ve sermaye kesiminin sözcüleri tarafından öne sürüldüğü üzere, asgari ücretin Türkiye’nin dışsatım pazarlarında rekabetçiliğini törpüleyeceği ya da içinde bulunduğumuz iktisadi kriz koşullarını ağırlaştıracağı gerekçesiyle daha düşük düzeylere çekilmesi gerektiği savları hem gerçekdışı, hem de yasanın özüne aykırıdır. Gerçekdışıdır, zira Türkiye’de asgari ücretin düzeyi zaten gerek OECD, gerekse de çoğu AB ülkesinin ortalamalarının çok gerisindedir. Örneğin OECD verilerine göre asgari ücretin satın alma gücü açısından Türkiye, OECD ülkeleri arasında on sekizinci sırada yer almaktadır; AB ülkeleri, satın alma gücü paritesine göre Türkiye’nin 2-2.5 misli yüksek asgari ücrete sahiptir.  

Kaldı ki Türkiye’nin içine sürüklendiği ekonomik ve sosyal krizin ana nedeni asgari ücretin ya da genel olarak ortalama ücret düzeyinin yüksek olması değil, bizzat AKP ekonomi idaresi tarafından uygulanmakta olan, ulusal ve uluslararası finans şebekesi tarafından da coşkuyla desteklenen spekülatif-yönlü, rantiyer tipi ahbap çavuş kapitalizmine dayalı çarpık, dışa bağımlı büyüme stratejisidir. Türkiye’yi sıcak para akımlarına bağımlı kılan ve ulusal ekonomimizi bir ithalat cennetine çevirmeyi amaçlayan bu tercih sonucunda Türkiye, dışarıdan sermaye girişleri olduğunda büyüyebilen, aksi durumda krize sürüklenen bir ekonomiye dönüştürülmüştür.

Türkiye işgücü piyasalarında hemen her düzeydeki ücretler doğrudan doğruya asgari ücret tarafından belirlenmektedir. Aziz Çelik Hoca’nın bu hafta sonu BirGün gazetesindeki söyleşisinde de vurgulandığı üzere, Türkiye bir asgari ücretliler toplumudur. DİSK Araştırma Dairesi (DİSK-AR) araştırmacılarının TÜİK ve SGK yıllıklarına dayanarak yaptıkları hesaplamalara göre Türkiye’de 2017 itibarıyla asgari ücret altında ücret alanların sayısı 1.8 milyon ve asgari ücret alanların sayısı 6.7 milyon olmak üzere asgari ücret ve altında ücretle çalışanlar yaklaşık 8.5 milyondur. Bu rakam, toplam çalışanların yüzde 43’üne denk düşmektedir.  

Türkiye’de ücret düzeyinin düşüklüğü sorununun bir başka boyutu ise cinsiyet eşitsizliğine dayalı toplumsal sömürü ilişkilerinde yatmaktadır.

...***

İsmet Özçelik, 25 Aralık tarihli Aydınlık gazetesinde, "AKP bu politikalarla toparlanır mı?" başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

" Ak Parti sıkıntıda. Yerel seçimlerin etkisi sürüyor. Yapılan araştırmalar ortada. Partide kayıp ciddi. Ekonomik kriz kaybı tetikliyor. Şu anda en büyük parti kararsızlar. Yüzde 33 civarında. Her geçen gün daha da büyüyor. Ak Parti’ye destek verenler kararsızlaşıyor. Parti yönetimi rahat görünse de; Panik havası hakim. Son günlerde “Kanal İstanbul” tartışılıyor. Erdoğan ısrarlı. ÇED raporu çıktı. Bilimsel olduğu kuşkulu. Konunun uzmanları uyarıyor. “Geri dönüşü zor bir hata olur” diyorlar. Ama dinleyen yok."diyen yazar, yazısının devamınd aşu ifadelere yer veriyor:

...***

Birkaç hafta içinde ihalenin yapılacağı konuşuluyor. Kritik konu Montrö anlaşması. Türkiye’nin, Karadeniz’in güvenliğini sağlıyor.

“Kanal İstanbul”un anlaşmayı yok edeceği vurgulanıyor. Diplomatlar, uluslararası hukukçular, denizciler, … kaygılı.

“Montrö tartışmaya açılmasın” istiyorlar. Ama başı Erdoğan çekiyor. Montrö’yü tartışmaya açıyor. Önceki gün şu açıklamayı yaptı:

“Montrö Antlaşması Türkiye’ye ne kazandırmıştır, ne kaybettirmiştir bunu hiç düşündünüz mü? Bunların hepsini anlatacağız. …Boğazlarda, Montrö'de bize tanınan bir hak yok, istedikleri gibi gelip geçiyorlar” dedi.

Konunun uzmanları saçını başını yoldu. Daha önce bizzat şahit olmuştum. Başbakanlığı dönemi. Akaryakıt kaçakçılığında yanlış bilgi vermişlerdi.

Ülkeye kaçak giren akaryakıt miktarını açıkladı. Açıklanan rakam Türkiye’nin yıllık tüketiminden fazlaydı.

Bu yanlış bilgiyi sürekli kullanmıştı. Gerçeği bilenler şaşkındı. O rakamları verenleri uyarmıştım. Fırça yememek için düzeltemediklerini söylediler. Geçtiğimiz günlerde EYT’liler tartışıldı. Erdoğan İskandinav ülkeleri örneği verdi. İskandinav ülkelerinin battığını belirtti. İskandinav ülkelerinin milli gelirleri bizim 5-7 katımızdı. Komik oldu. Erdoğan önüne konan bilgileri dikkatle incelemeli.

Danışmanlarını gözden geçirmeli… Ak Parti kötü gidişe çözüm arayışında. Ama yanlış politikalarla çıkış zor. Parti, “Dersim”le, “Montrö karşıtlığı” ile toparlanmaz. Cumhuriyet dönemi eleştirisiyle hiç toparlanmaz. Bunlar yapılınca herkesin kafası karışıyor. Son yıllardaki “milli duruşun” etkisi de azalıyor. Yapılan yanlışların zararı büyük oldu. “Ak Parti yeni yanlışları kaldıramaz..!” Bu cümle doğru, ama bana ait değil. Ak Partililere ait. Uyarması bizden.

...***

Kazım Güleçyüz, 25 Aralık tarihli Yeniasya gazetesinde, " Hukuksuzluklardan AKP’liler de şikâyetçi"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

" Çıkarılan yargı reform paketinin uygulamadaki sıkıntılara ne ölçüde çare olacağı henüz belirsizliğini korur ve bazı mahkemelerin bildiğini okumaya devam eden tavrı bu noktada iyimser olmayı zorlaştırırken, iktidar yeni bir insan hakları eylem planından söz etmeye başladı. Adalet Bakanı, partisinin hukukçu milletvekilleriyle toplanıp bu planı görüşmüş.Toplantıda milletvekilleri, insan hakları konusunda çok sayıda çalışma yapıldığını, ama bunların içinin doldurulmadığını ve uygulamaya yansımadığını söylemiş; “Yasa çıkarıyoruz, ama uygulamada takılıyoruz. Bu algıyı yıkmamız lâzım. Ezber bozacak adımlar atmalıyız” şeklinde konuşmuşlar."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadeelre yer veriyor:

...***

Dahası, “Kâğıt üzerinde herşeyi yaptık, ama insan hakları ve demokratik haklar konusunda sürekli eksikliklerden söz ediliyor. Yargıya güven ve âdil yargılanma hakkı konusundaki eleştiriler ortada” demişler. 

“FETÖ borsası” kurularak bazı isimlerin para karşılığı davalardan kurtulduğuna dair iddiaların daha iyi incelenmesi ve parti bünyesinde kurulmuş olan İnsan Hakları Başkanlığının bu tür şikâyet ve eleştirileri araştırarak sonuçlandıran bir makama dönüştürülmesi gerektiğini dile getirmişler. 

21.12.19 tarihli Hürriyet’in haberine göre, Bakan muhalefet milletvekilleri, akademisyenler ve ilgili STK’larla da bir araya gelecekmiş ve bu konuda atılacak adımlar Ocak sonunda kamuoyuna duyurulacakmış.

Bu çalışmaların sonunda ortaya çıkacak düzenlemelerin yeni bir yasa teklifi olarak Meclise getirilmesi de söz konusu imiş.

Ama aktarılan tesbit ve şikâyetlerde de ifade edildiği gibi, asıl sıkıntı yasadan ziyade uygulamada. Gerçi bilhassa dayatma ile metazori yasalaştırılan OHAL KHK’larında mutlaka düzeltilmesi, hatta tamamen iptal edilmesi gereken çok şey var, bu mutlaka yapılmalı; ama uygulamanın ıslahı bilhassa önemli.

Masumiyet karinesi, suç ve cezanın şahsîliği, savunma ve âdil yargılanma hakkı gibi ceza hukukunun en temel prensiplerinin dahi göz göre göre ve tekrar tekrar ihlâl edildiği bir süreçte, sadece bu ihlâllerin sona erdirilmesi dahi büyük rahatlama getirir.

Aynı şekilde, başkanı Adalet Bakanı, başkan yardımcısı Bakan Müsteşarı olan HSK’nın hâkim ve savcılar üzerinde bir siyasî baskı aracı olmaktan çıkarılması da.