Türkiye'den köşe yazarları
Star: Pekin: ABD uluslararası düzenin sabotajcısıdır
Cumhuriyet:
Güç kavgası zirvede
Yeniasya:
Demokratik ittifaklar kurulmalı
Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:
...***
Akif Beki, 27 Aralık tarihli Karar gazetesinde, “Babacan’a yarı yarıya katılıyorum”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“T24’ten Şirin Payzın’a, tam düşündüğüm şeyi söylemiş: “Kanal İstanbul bir kutuplaştırma projesidir.”Bakın, Ali Babacan’la bu tespitinde yüzde yüz hemfikirim.Ama bir de öbür yarısı var. Kutuplaştıran kim ve neden? İşte burada ayrılıyoruz.Babacan’a göre bu bir gündem değiştirme hamlesi. İhtiyaç duyanın da iktidar olduğu sonucu çıkıyor söylediklerinden. Çünkü iktidar, işsizlik gibi can yakıcı gerçek gündemlerin konuşulmasını istemiyor. Onun yerine yapay bir gerilim icat ederek milleti oyalıyor, gündemi meşgul ediyor... Oysa ben Kanal İstanbul’un iktidardan çok İmamoğlu’na yaradığını düşünüyorum.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
Yazmıştım, İBB Başkanı İmamoğlu, tasarlayarak tuzak kursa ancak bu kadar olabilirdi.
Kanal İstanbul üzerinden Cumhurbaşkanı Erdoğan’la kutuplaşmayı eğer bilinçli seçtiyse bence başardı.
Değilse, ‘yapamazsınız, yaptırmam’ diye niye damarına basa basa kızıştırsın ki?
Erdoğan’ın bu tahrike gelmemezlik yapmayacağını, ‘çatlasalar da patlasalar da yapacağız’ diye inada bindirmeden durmayacağını çocuğa sorsanız söylerdi.
İnatlaşma, taraftarını ‘CeHaPe Zihniyeti’ne nispet için desteğe çağırma fırsatını ne zaman geri tepti ki Cumhurbaşkanı?
Arayıp bulamayacağı taze bir kutuplaştırma fırsatı altın tepside sunulmuş. Eskileri tüketilmiş artık çalışmazken kim beklerdi bunu kaçırmasını!
İktidar, gündemi değiştirme şansı yakalamanın heyecanıyla üstüne atlamıştır bu kutuplaşma davetinin, Babacan orada haklı olabilir. Ama sahayı seçen bana kalırsa İmamoğlu’ydu.
23 Haziran’daki seçim zaferi hediyesinden sonra aldığı en kıyak ödül, az jest değil.
İktidarı değiştirmekten başka amacı olmayan muhalefet dünyanın neresinde, hangi demokraside görülmüş?
Cumhurbaşkanı, bir hedefi boşuna koymaz. Fakat nasıl tutturacak?
Şöyle bir tüyo verdi aslında: “Kanal İstanbul’a muhalefetin de destek olmasından memnun oluruz. Ama onlar destek olmayız, parasını da ödemeyiz diyorlar. Bu çocukların kendi aralarında evcilik oynarken edilmeyecek bir sözdür. Bunlar gittikleri yerlerde ülkelerini şikayet edip sakın gelmeyin çağrısı yapacak zihniyetteler. Onun için ihya olmuyor, kendi bataklıklarında çırpınıp duruyorlar. Karşı çıkıyorsanız alternatiflerinizi ortaya koyarsınız. Bizi de ikna edersiniz...”
Başlangıç için iki seçenek sunuyor. Kanal İstanbul’u desteklemek ya da alternatif bir projeye iktidarı ikna etmek! Bilmem, bu iki imkandan birini değerlendirmeyi düşünürler mi?
Babacan ve kuracağı partiden pek umut yok. Yerli ve milli muhalefet projesi için gelecek vaat etmiyorlar.
Baksanıza, neler söylüyor Babacan. Osman Kavala herkesin tanıdığı bir isimmiş, ne yaptığı belliymiş. Şahsen tutuksuz yargılamadan yanaymış. Samimi eleştirilere bile tahammül edememek çok yazıkmış. Gezi davasında mağdur olarak yer alması kendi tercihi değilmiş. Şahsi olarak Gezi ile alakalı hiçbir mağduriyeti yokmuş. Her gösteri, her düşünce, her sesini çıkaran düşman değilmiş. İnsanlar her bir araya geldiğinde ‘devleti yıkmak istiyor’ değilmiş. Her farklı düşünene ‘sen hainsin, sen beni devirmeye çalışıyorsun’ denemezmiş, böyle bir şey yokmuş. Demirtaş da salıverilmeliymiş filan festekiz...
Müşteki ve müdahil olmadıkları halde, Kavala iddianamesine tamamı Gezi mağduru diye yazılan dönemin diğer kabine üyelerini de ayartacak neredeyse. Hepsini, çıkıp kendilerine sorulmadan yazıldıklarını ve iddianameye katılmadıklarını açıklamaya kışkırtıyor.
Davutoğlu da benzer kafada. Al birini vur ötekine...
HDP deseniz, üstü baştan çizik. Ağızlarıyla kuş tutsalar kabul edilmeyecekler kulübe.
Kalıyor CHP ile İYİ Parti. Ama ikisini de tutmuyor gözüm, uğraşsalar bile kendilerini beğendirmeleri çok zor.
Bu muhalefetle, yeni yılda iktidara şimdiden sabr-ı cemil diliyorum.
...***
Emre Kongar, 27 Aralık tarihli Cumhuriyet gazetesinde, “‘Kanal İstanbul’: İktidar sarhoşluğu mu, umutsuzluk mu?”başlıklı yaızsını okuyucularla paylaşıyor.
“Kötü bir Türkçeyle “Kanal İstanbul” denilen ve sadece İstanbul’u değil, tüm bölgeyi katledecek bir “çılgın proje”:Bilim insanları karşı... İstanbullular karşı...İstanbul Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu da, zaten evli, üç çocuk sahibi bir İstanbullu olarak karşıydı...Şimdi, görevi gereği, bilimin ve halkın sözcüsü olarak, bu projeyi engellemeye çalışıyor.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
Bir basın toplantısında bu projenin İstanbul’u katledeceğini madde madde açıkladı.
1- Terkos Gölü ve Sazlıdere Barajı yok edilecek, İstanbul susuzluğa mahkûm olacak.
2- Deprem riski tetiklenecek.
3- İstanbul ve çevresinin doğası katledilecek.
4- İstanbul’un tarihi talan edilecek.
5- 82 milyonun sırtına 110 milyar lira yük bindirilecek.
6- İBB’ye 23 milyar lira ek maliyet eklenecek.
7- İktidar, gelir rüyası görüyor, getirisi beklendiği gibi olmayacak.
8- Trafikteki sıkışıklık iki kat artacak.
9- Bağcılar, Güngören ve Esenler’i 10 katlı bina kadar yükseltecek, İstanbul’un 50 yıllık hafriyatı yapılacak.
10- 10 bin hafriyat kamyonu daha trafiğe çıkacak.
11- 1.2 milyon yeni nüfus gelecek.
12- 8 milyon İstanbullu, adaya hapsolacak.
13- Montrö’yü aşmak rüyası görüyorlar.
14- Balıkçılık yok olacak.
15- İstanbul’un geleneksel yaşam özellikleri yok olacak.
16- Bu proje milleti sevmemek demek.
17- Tam bir israf projesi. Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın kentsel dönüşüme ayırdığı paranın 7 katı. En az 9 Marmaray inşa edilebilir. İstanbul’daki bütün ilkokullar, ortaokullar ve liseler sıfırdan yeniden inşa edilebilir. İstanbul’daki deprem sorunu olan ne kadar riskli yapı varsa, tümden yeniden yapılabilir.
Peki iktidar, bilimin ve halkın karşı olduğu bu kadar yanlış ve zararlı bir projeyi niçin dayatıyor?
Emekli Tümgeneral Ahmet Yavuz, Twitter hesabından teşhisini şöyle duyurdu:
“Kanal İstanbul isimli çılgın projenin altını kazıyınca üç faktör öne çıkıyor:
1. ABD’nin Montrö’yü delerek Karadeniz’e hâkimiyet arayışı.
2. İnşaat sektörüne can suyu verme çabası.
3. Birilerini zengin etme yani rant sevdası.
Üçü de milletin zararınadır. Karşıyım.”
Zaman geçtikçe, bu proje ile ilgili felaket senaryoları, rant hesapları, emperyalist beklentiler iyice açığa çıkıyor, her türlü kirli ilişki ortaya dökülüyor, “Kanal İstanbul”a olan muhalefet gittikçe keskinleşiyor ve büyüyor...
İmamoğlu, Belediye’yi projeden çektiğini ve CHP de, iktidara geldiğinde projeyi iptal edeceğini ve kredi filan alınmışsa, bunun ödenmeyeceğini ilan etti.
Peki, “Tek Kişi Yönetimi” bu projede neden hâlâ ısrar ediyor?
Doğrusu bu sorunun yanıtını vermek benim için çok kolay değil...
İki olasılık var:
1) Ya iktidar sarhoşluğu; yani “Bilim de karşı olsa, halk da istemese, ben ne istersem yaptırırım” yanılsaması...
2) Veya, umutsuzluk; yani “Zaten gidiyoruz, bari çılgın bir proje ile veda edelim” çabası.
Hangi olasılık geçerli olursa olsun, “Kanal İstanbul”, iktidarın gidişini hızlandıran ve Ekrem İmamoğlu’nun siyasal kariyerini güçlendiren bir proje!
...***
Esfender Korkmaz, 27 Aralık tarihli Yeniçağ gazetesinde, “Düşük ücret verimliliği de düşürdü”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Avrupa Birliği tarafından desteklenen ve Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı (UNDP) tarafından uygulanan, Türkiye de toplam faktör verimliliği araştırmasına göre, 2012-2017 yılları arasında Türkiye ortalama yüzde 5.8 oranında büyüdü. Bu büyümeye Toplam Faktör Verimliliği 0.8 puan katkısı oldu. Bu sonuç Türkiye de toplam faktör verimliliğinin düşük olduğunu gösteriyor. Türkiye'nin uzun vadede büyümenin sürdürülmesi ve kalkınması için faktör verimliliğinin artırılması gerekir.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
Verimlilik kısaca daha az girdi ile daha çok ürün elde etmektir. Üretimde kullanılan sermaye, İşgücü, Enerji, Malzeme ve hizmetler olarak girdi ile çıktı arasındaki ilişki toplam faktör verimliliğini gösterir. Ekonomide yüksek büyümeye, yatırımlarda ve istihdamda artış yanında, toplam faktör verimliliğindeki artışta etkili oluyor.
Toplam faktör verimliliği içinde işgücü verimliliği, üretim teknolojisine göre değişir. Hangi ekonomi olursa olsun, büyüme ve gelişmesi, verimliliğin daha düşük olduğu tarım sektöründen verimliliğin daha yüksek olduğu sanayi sektörüne geçişi ile mümkün olmuştur.
Asgari ücreti Hükümetin veya işverenin bir jest olarak kullanmasını, her yıl tartışma alanı olmasını da önlemek gerekir. Bunun için asgari ücret düzeltmesi, objektif kriterlere bağlanmalıdır.
2018 yılı verilerine göre Türkiye’de toplam işçi sayısı 14,1 milyondur. Bunların yalnızca 1,8 milyonu sendikalı işçidir. Bu şartlarda Konfederasyonlar da işçilerin yalnızca yüzde 12'8’ini temsil edebiliyorlar. Komisyona katılan Türk-iş ise toplam işçilerin yüzde 6.79 unu temsil ediyor. Yani masaya işçi adına, işçilerin yüzde 6.79'unu temsil eden bir sendika oturuyor.
Yine masada oturan Hükümette aynı zamanda işverendir. Önce masada işçilerin doğru temsil edilmesi sağlanmalıdır.
Asgari ücretlerde düzletme, çalışanın harcama sepetine daha uygun olan ''geçinme endeksleri'' ile yapılmalıdır. Artı göreceli gelir düzeltmesi için de büyüme kadar pay ilave edilmelidir.