Türkiye'den köşe yazarları
Cumhuriyet: AKP’nin Libya için acelesi var
Yeniasya:
Ateşe körükle gitmemeli
Star:
Suudi Arabistan'da 'muhalifleri ihbar kampanyası' başlatıldı
Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:
...***
Miyase İlknur 28 Aralık tarihli Cumhuriyet gazetesinde, “CHP sakın itiraz etmesin!”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Saray’ın aldığı her karara bugüne kadar itiraz etmenize ses çıkarmadık. Haklıydınız, karşı çıkma argümanlarınız kamunun genel çıkarlarına uygundu ve bizler de bu itirazlarınıza destek çıkıyorduk. Ama bu kez durum farklı. Allah aşkına bu kez de itiraz edip ülke olarak huzura, refaha, velhasılı kurtuluşa ermenin yolunu tıkamayın. Yok yok, hemen aklınıza Kanal İstanbul konusu gelmesin. Konu, Kanal İstanbul’la ilgili olsa da nihai hedef başka. Şimdi olayı anlatınca siz de bana hak vereceksiniz.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
Kanal İstanbul’un yeniden gündeme gelmesi üzerine muhalefet olarak siz, “yaptırmayız” diye cayırtıyı kopardınız, İBB Başkanı İmamoğlu da “Ben Kaliforniya’nın değil İstanbul’un belediye başkanıyım buna izin vermem” dedi ya... İşte Saray da epeydir düşünüp harekete geçmek fırsat kolladığı hamlesini yaptı. AKP Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın imzasıyla Resmi Gazete’de yayımlanan genelge ile belediyelerin Yerel Akıllı Şehirler Kurulu tarafından yönetilmesini öngören “Ulusal Akıllı Kentler Stratejisi ve Eylem Planı (2020-2023)” açıklandı.
Akıllı şehir modelinde “insan müdahalesine gerek duyulmadan şehrin veri ve uzmanlığa dayalı olarak gelecek öngörüleriyle kendi kendini yönetmesi” harika bir şey. Buna sakın itiraz etmeyin ne olur. “Ama nasıl olur? Bu genelge ile halkın iradesi yok sayılıyor, seçilmiş belediye başkanı devre dışı bırakılıyor” dediğinizi duyar gibiyim. Elbette bu dediklerinize hak vermiyor değilim. Ama ben sizin yerinizde olsam, Saray’ın seçilmiş belediye başkanını devre dışı bırakan bu “Akıllı Şehir Eylem Planı Stratejisi”ni fırsata çevirir karşı hamle yaparım. Benimkisi biraz “Zihni Sinir Projesi” olarak değerlendirilebilir ama sonuç alınırsa harika bir şey olur. Şimdi bu “Akıllı Şehir Modeli” nasıl işleyecek? İnsan müdahalesine gerek duyulmadan şehir, veri ve uzmanlığa dayalı olarak gelecek öngörüleriyle kendi kendisini yönetecek değil mi? E madem bir şehir verileri yüklediğinde insan müdahalesine gerek duymadan kendi kendini yönetebiliyorsa bir ülke de pekâlâ aynı yöntemle kendi kendini yönetebilir.
Ülkenin verilerini yüklersin yapay zekâya, çözümleri ve yol haritalarını pat diye çıkarıverir. Böylece tek adam yönetiminden de maaile kurtulmuş oluruz. Nasılsa insan müdahalesine gerek duyulmuyor bu modelde. Mesela bakın iki gündür asgari ücreti tartışıyoruz değil mi? Enflasyon hesaplama yöntemini bile değiştirmelerine rağmen, TCMB Para Politikaları Kurulu geçen ayın verilerine bakarak yıllık enflasyon oranının 10.56 olduğunu açıkladı. Asgari ücreti zammını da bu istatistik verilerle oynayarak belirlediler. Oysa önerdiğim “Akıllı Devlet Modeli” uygulansa eflasyon sepetindekileri değiştirmeye gerek kalmaksızın, çarşıda pazardaki fiyat verilerini girdiğinde hem enfyasyonu doğru ölçmüş oluruz hem de asgari ücret zammını o doğru ölçümlenmiş verilere göre belirleriz.
...***
Mehmet Faraç, 28 Aralık tarihli Yeniçağ gazetesinde, “Kanal, rant, referandum...”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu, cumhuriyet tarihinin en büyük israf projesi olarak dayatılan Kanal İstanbul için "ihanet değil, aynı zamanda cinayet" dedikçe AKP cenahı öfkeleniyor.. Erdoğan'ın son tepkisi de çok ilginç... İmamoğlu'na "bunun kararını vermek sana düşmez" gibi çok tuhaf bir yanıt vermiş cumhurbaşkanı...”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
Peki, kim karar verecekmiş?..
İstanbul'daki israf dayatmasının perde gerisindeki tartışmalar yalnızca rant ve bölgede bir Arap kantonu oluşturma çabalarından kaynaklanmıyor... İstanbul'u kaybetmeyi halen içine sindirememiş AKP'liler... İşte bu yüzden İstanbul'la kavga ediyor iktidar sahipleri...
Nasıl bir kavgadır ki; bırakın bir kenti, bir ülkeyi bir kanalla adeta ikiye bölecekler ve bunu orada- burada "millet bahçesi" adı altında park yapacak kadar basit bir proje sanıyorlar...
İşte bu sırada gözünü rant bürüyenler kimseye söz vermiyor, kimseyi dinlemiyor, bilimi gözardı ediyor, araştırmalara öfkeleniyor, uzmanları susturuyor, tepkileri umursamıyor ve bildiklerini okumak için pervasız laştıkça pervasızlaşıyor...
İktidardakilerin bu kadar pervasızlaşmasının çok düşündürücü nedenleri var...
AKP'lilerin doğayı- havayı- denizleri- su kaynaklarını vuran, "proje" adı altındaki her dayatmada bildiklerini okumalarının bir nedeni de toplumdaki tuhaf tepkisizlik...
Kimse kusura bakmasın; muhalefet, kitle örgütleri ve sendikalar AKP'nin bildiğini okuyarak dayattığı her proje karşısında göstermelik konuşmalardan sonra susmayı tercih ettiler ve olanlar oldu...
31 Mart ve 23 Haziran'ın ardından AKP'li belediyelerde tarikat ve cemaatlere akıtılan paralar, başta Ankara ve İstanbul'da ortaya çıkan yolsuzluk rezaletleri ve Anadolu'da her gün ifşa olan ihale skandallarına muhalefet, kitle örgütleri ve toplum ne yazık ki gerekli refleksi göstermedi...
Muhalefetin ve kitle örgütlerinin suskunluğunun kanıtı olacak onlarca örnek gösterilebilir ama bunları yinelemenin yararı yok...
Ne Erdoğan'ın, ne AKP'lilerin, ne onların Kanal İstanbul'la ilgili yapılan her uyarıyı ters yüz etmek için yalan habere sarılan yandaş medya ve ne de iktidar sayesinde bürokrat koltuğuna oturanların açıklamaları toplum üzerinde zerre kadar etki gösteriyor...
İstanbul'da binlerce yurttaş Çevre İl Müdürlüğü kapısında "Talan İstanbul" için bir yandaş şirket tarafından hazırlanan ÇED raporuna karşı dilekçe yağdırırken, İBB Başkanlığı ile duyarlı çevreler, doğa örgütleri ve uzmanlar Kanal İstanbul'un yaratacağı büyük çöküşle ilgili yaşamsal uyarılarını sürdürüyorlar...
İşte bu yüzden toplumda, doğa- çevre, ekonomi siyaset ve eğitim üzerinde yıkıcı etkileri bulunan projelere yönelik suskunluğun artık zerresi olmamalı...
Yaşanan son infial da gösteriyor ki, toplum yalnızca İstanbul ve çevresine değil, Talan İstanbul'un tüm Türkiye'ye sosyo-ekonomik açıdan dehşet verici bir darbe vuracağının farkında... Erdoğan madem Ekrem İmamoğlu'nun uyarıcı açıklamalarına tahammül edemiyor, o halde geriye tek bir seçenek kalıyor; Buyrun referandum yapın, bakalım İstanbul halkı kendi ayağına kurşun mu sıkacak, yoksa AKP'nin bu rant dayatmasını tersyüz mü edecek?..
…***
Elif Çakır, 28 Aralık tarihli Karar gazetesinde, “Adalet bakanı ne düşünüyordur?”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Bu dönemin yargı sorunlarından biri de mahkemelerin AYM ve AİHM kararlarını dikkate almamalarıdır.
Adalet Bakanı Abdülhamit Gül, yargının sorunlarının çözümüne yönelik hazırlanan Yeni Eylem Planı’nda AYM ve AİHM kararlarının dikkate alınacağını açıkladı: “Yeni Eylem Planı’nda Anayasa Mahkemesi ve AİHM kararları dikkate alınacaktır. AYM ve AİHM kararlarında yer verilen ihlal alanlarına ilişkin etkili çözümlerin geliştirilmesi, insan hakları alanında faaliyet gösteren uluslararası koruma mekanizmalarının gözlem ve raporlarının dikkate alınması, yargı mensuplarının insan hakları konusundaki farkındalığı ve duyarlılığının artırılması amacıyla düzenlemeler yapılacaktır.””diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
AİHM ve AYM kararlarını dikkate alacak olan yerler öncelikli olarak mahkemelerdir, kaldı ki bakanlığın böyle eylem planı olmasaydı bile AİHM ve AYM kararları mahkemeler için bağlayıcıdır. Adalet Bakanlığı bu çalışmasıyla ayrıca AİHM ve AYM kararlarının uygulanmasını güçlendirmek için gerekli düzenlemeler yapılacağını söylüyor, bu ayrı bir konu.
O halde şunu söylemek mümkün: Yeni Eylem Planı’nın uygulamaya girmesiyle mahkemelerimiz AİHM ve AYM kararlarını artık dikkate alacaklardır, savsaklamadan uyacaklar.
Kesinlikle sevindirici bir haber, ama Bakan Gül’ün bu açıklaması aynı zamanda mahkemelerin hukuk ihlali yapabildiklerini AK Parti iktidarının kabullendiği anlamını da taşır.
Hakkını teslim etmemiz gerekiyor ki, bir hukuk adamı olan Sayın Gül yargının sorunlarını çözebilmek adına ciddi çabalar sarf ediyor. Ancak Gül’ün bütün bu çabalarına rağmen yargı sorunlarına maalesef bir yenisi daha ekleniyor.
Yargının siyasallaşması her güçlü iktidar dönemlerinde yaşanan bir sorundur, ancak şunu kabul etmeliyiz ki yargının en çok siyasallaştığı dönemlerden birini de AK Parti iktidarının bu üçüncü döneminde yaşıyoruz.
Enis Berberoğlu, Ahmet Altan, Mehmet Altan, Nazlı Ilıcak, Osman Kavala, İbrahim Okur davaları ülkemizdeki adalet sorunlarını ortaya koyan tipik dosyalar olarak hukuk tarihimize geçti. Aslında var olan her bir dosya ayrı bir adalet sorununu ortaya koyuyor.
Son olarak da siyasi çizgileri belli olan Sözcü yazarları Emin Çölaşan ve Necati Doğru’nun mahkum edilmesi…
Yargının sorunlarına dair pek çok başlık vardı ama mesela hukuk tarihimizde mahkemelerin açıktan Anayasa Mahkemesi’nin ve AİHM kararlarına uymadıkları bir dönem olmamıştı.