Aralık 31, 2019 10:12 Europe/Istanbul
  • Türkiye'den köşe yazarları

Yeniasya: Kanal, İstanbul’u savunmasız bırakır

Cumhuriyet:

CHP’den “Libya iç savaşında taraf olunmamalı, diplomasiye öncelik” vurgusu yinelendi.

Star:

Muharrem İnce’den Kılıçdaroğlu’na yakın takip… ‘Hele bir Kurultay gelsin’

Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:

...***

Orhan Bursalı 30 Aralık tarihli Cumhuriyet gazetesinde, “Neden hayır? Kanal’a 10 yıl ara verelim, sonra tartışalım..”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Kanal İstanbul’un arkasında sadece Erdoğan olduğunu sanıyorum. AKP’nin önde gelenlerinin, şöyle düşüncelerini özgürce açıklama serbestliği olsa, önemli çoğunluğunun Kanal İstanbul projesine karşı çıkacaklarını düşünüyorum. Böylesine akıldışı, inat işi, ülkeye zararlı, içte ve dışta nelere yol açacağı konusu belirsizliklerle dolu, ama İstanbul’a zararı tartışılmayacak bir projeye evet demek kolay değil.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

…***

Erdoğan, getirisini götürüsünü fazla düşünmeden, akıl ve ülke sınırlarını, zorlamanın ötesinde çok çok aşan bir lider. Liderliğin gereğinin de bu olduğunu düşünüyor. Oysa liderlik, en azından kendisine “acaba doğru mu bu dayatmam” diye sorabilmelidir. Gerçek durum ve düşüncelerinin ne olduğunu anlayabilmek ve kendi çevresini, farklı ve gerçek düşünceleri öğrenmek için de serbest bırakan kimsedir.

Nesnel bir lider, farklı görüşleri ve ciddi eleştirileri de öğrenerek, gerektiğinde Kanal İstanbul projesini erteleyen veya projeden vazgeçen bir karakterde olmalıdır.

Ancak Erdoğan bu karakterde değil, Kanal İstanbul’a sabitlendiği için ve eleştiriler hep muhalefetten geldiği için, toplum bu anlamda da ikiye bölünüyor. Hayırcılar yanlış ve hükümet aleyhtarı, o halde biz de evet demeliyiz.

Partisi ve yakın çevresi, Erdoğan’ın niyetini ve kararlılığını ve aykırı bir görüşü dile getirdiklerinde defterlerinin dürüleceğini, en azından mimleneceğini bildikleri için susmak ve lideri her açıdan desteklemek zorundalar.

Bu da felaketimize davetiye çıkaran, en büyük toplumsal ve siyasi derdimizdir.

Fakat milletin ve eleştirilerin sesine kulak vermek için bir fırsat var.

Erdoğan, dayatmayı bırakarak şöyle diyebilir ve hepimizi şaşırtabilir:

“Bu kadar çok insanın karşı çıkışını ve eleştirilerini dikkate alıyorum ve konunun özgürce tartışılmasını istiyorum. Kanal İstanbul’u bugüne kadar destekledim, ama şimdi tarafsız bir pozisyona çekiliyorum. Gerçekten herkes fikrini söylesin istiyorum. Doğru ve yanlışlar her iki tarafça da dile getirilsin, bilim ve akıl süzgecinden geçsin her şey. Özellikle de partimin gerçek düşüncelerini öğrenmek istiyorum. Sonunda ortaya çıkacak gerçekler ışığında karar vereceğiz, Kanal İstanbul projesini tamamen rafa da kaldırabiliriz veya yapabiliriz de.. Nasıl yapılması gerektiğini de yine millete sorarız... önemli olan ülkemin, İstanbul’un çıkarıdır..”

İstanbul’u daha yaşanmaz hale getireceği... Montrö Anlaşması’nı tehlikeye sokacağı, Boğazlar üzerinde egemenliğimizi bile kaybetme tehlikesinin ileri sürüldüğü böylesine çok büyük ve 50 milyarlardan fazla harcamanın yapılacağı projede “ben yaparım” dayatması, kesinlikle ülke yararına değildir..

Cumhurbaşkanı’na önerim, yukarıdaki tutumu dikkate almasıdır.

Dahası şunu bile öneriyorum: Bırakın 10 yıl enine boyuna tartışalım.

…***

Arslan Bulut, 30 Aralık tarihli Yeniçağ gazetesinde, “Yerli ve milli ama modeli İtalya'dan!”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

““Yerli ve milli, hilâl bıyıklı otomobil" konusunda öyle bir hava estirildi ki, bir tek "İtiraz eden FETÖ'cüdür" demedikleri kaldı! Öyle ki muhalif siyasi parti genel başkanları ve belediye başkanları bile gerçekleri söyleyeceğine destek mesajları yayınlamak zorunluluğu hissetti! Güzel de ortada yerli otomobil mi var?  Türkiye'nin kendi otomobilini yapmasını kim istemez? Fakat 82 milyon insanın bu kadar açık bir yalana inandığını zannetmek, hatta dünyanın ayağa kalktığını iddia etmek, nasıl izah edilebilir?”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

…***

Antakya'da bir Uzun Çarşı vardır. Görmeye değer. Şehrin kalbidir. Derlerdi ki "Uzun Çarşı'nın başında bir yalan uydur, öbür ucundan çıkarken söylediğin yalana sen de inanırsın… "

Yani yalanı uyduranlar, toplum psikolojisinden faydalanıyor...

Ne diyordu Goebbels?

"Yalan söyleyin mutlaka inanan çıkacaktır. İnanan olmazsa yalana devam edin.  Bir şeyi ne kadar uzun süre tekrarlarsanız,  insanlar ona o kadar fazla inanır. 

Yalan olsa bile bir söylemi sürekli tekrarlarsanız, insanlar o söylemin nereden geldiğini unutur ve kendi fikri gibi benimser ve savunur.  

Söylediğiniz yalan ne kadar büyük olursa o kadar etkili olur ve insanların o yalana inanması da o kadar kolaylaşır."

Fakat yerli denilen otomobilin üzerinde İngilizce yazılar var. Üstelik aynı model, geçen yıl üreticisi olan İtalyan firması tarafında tanıtılmıştı.

Türkiye'de bir otomobil tasarımı yapabilecek çok sayıda yetişmiş insan var. Neden bunlardan birinden böyle bir tasarım istenmedi? Öyle ya madem bu iş için beş işadamı 500'er milyon dolar ayırdı, herhalde tasarım bütçeleri de vardır!

Peki Saadet Partisi Genel Başkanı Temel Karamollaoğlu neden bu modele inanmadı?

Diyor ki "Yerli diyoruz, modeli İtalyanlara yaptırıyoruz. Yüzde yüz yerli otomobil bizim her zaman idealimizdir. Böyle bir atılımda bulunanlara da kim olursa olsun, iktidara da, elbette destek veririz. Ama bir adamın hedefine gidip gidemeyeceği yürüyüşünden belli olur. Sen bu mantıkla, bu havayla hedefe varamazsın..

Güzel bir şey ama neden biz dizayn etmedik? Bundan 3 sene önce bizim insanlarımız bundan bir tane dizayn etmişti. Bakan çıkıp takdim etti. Ne oldu o? O araba tarihe karıştı. Öldü mü?

Bak iki sene içinde o araba yapılır. Ama bu arabanın takdimi de her şeyi Sayın Cumhurbaşkanı tarafından yapılıyor. Arkadaş sen ne makine mühendisisin, ne de bu fabrikayı kuracaksın.

Şimdi de tabii yağcılar da çoğaldığı için, 2 sene sonrasına siparişler başladı. '300 tane alacağım' diyorlar. 2 sene sonra sen hayatta olursan, ben de hayatta olursam görürüz.

Herkes, 'Yerli arabadan yana mısın, değil misin?' diyor. Yanayız yahu. 'Ya Rabbi bunlara akıl, fikir ihsan et. Şu işi başarsınlar' diye dua bile ederiz."

…***

Ali Ünal, 30 aralık tarihli Yenimesaj gazetesinde, “Kanal İstanbul: Hukuksal ve mekânsal kurallar”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Küllenmişken yeniden gündeme gelen "Kanal İstanbul" projesi şu soruları davet etmektedir: 2011 yılında dönemin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan'ın "çılgın proje" olarak nitelendirdiği tasarımın aradan geçen bunca yıldan sonra  tekrar gündeme oturması/oturtulmasının nedeni ne? Proje, Montrö Boğazlar Sözleşmesi'ni nasıl etkiler? Kanal İstanbul, ülke içinde olmasına rağmen uluslararası ulaşım bakımından önemi nedeniyle uluslararası bir rejimin konusu olabilir mi?”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

…***

Yanıtlamaya çalışalım;

1- ABD, ezelden beri Karadeniz'e çıkış yolu aramaktadır. Yürürlükteki uluslararası Montrö Boğazlar Sözleşmesi, ABD ve NATO'nun Karadeniz'e yerleşmesini engellemektedir. Zira Montrö, Türkiye'nin ve Karadeniz'e kıyısı olan başta Rusya olmak üzere diğer kıyı ülkelerinin güvenliğini sağlamaktadır. Kanal İstanbul Projesi ile Montrö Antlaşması bypass edilerek ABD ve NATO'nun Karadeniz'e konuşlanmasının yolu açılmış olacaktır.

13 Kasım 2019'da Beyaz Saray Oval Ofis'te Erdoğan-Trump görüşmesi, "Kanal" projesini de içermiş olabilir. Bu nedenledir ki, Proje yeniden gündeme getirilmiştir, denilebilir.

Bir başka neden de, Türkiye'nin asıl gündemi olan  ekonomik krizi perdelemek ve gündemi değiştirmek adına bu yola başvurulmuş olma ihtimalidir.

2- Kanal İstanbul, hangi nedenle gündeme getirilmiş olursa olsun, biz işin hukuki boyutlarını yoklamak istiyoruz.

İstanbul ve Çanakkale Boğazlarının hukuki statüsü, halen yürürlükte olan 1936 tarihli Montrö Boğazlar Sözleşmesi ile belirlenmiştir.

Sözleşmeye göre: Boğazlar gece ve gündüz, herhangi bir bayrak altında ve herhangi bir yükle geçen tüm gemilerin hiçbir formalite olmaksızın ücretsiz geçişine açıktır.

Savaş zamanında Türkiye savaşan taraf değilse yine geçiş serbestisi vardır. Savaşan taraf isek yabancı gemiler, düşmana yardım etmemek koşulu ile boğazlardan gündüz geçebilirler.

Savaşta (seferde), savaşan taraf değilsek savaşan devletlerin savaş gemileri boğazlardan geçemez.

Karadeniz'e kıyısı olmayan devletlerin Karadeniz'deki toplam tonajı 30 bin tonu geçemez. Savaş gemileri bu denizde 21 günden fazla kalamaz.

Barış zamanında (hazarda), savaş gemileri diplomatik kanallardan 8 gün önce Türkiye'ye haber vermek koşulu ile  geçebilir.

Boğazlardan geçen savaş gemilerinin toplam tonajı 15 bin tonu geçemez ve tek seferde 9 gemiden fazla tekne geçemez.

Bu hükümlere göre hem Türkiye'nin hem de Karadeniz'e kıyısı olan devletlerin güvenliği sağlanmaktadır.

Kanal İstanbul Projesi, Montrö'nün amaçladığı güvenliği sarsacak boyutta bir girişimdir.