Ocak 04, 2020 10:53 Europe/Istanbul
  • Türkiye'den köşe yazarları

Milli gazete: Karamollaoğlu: İran Kudüs Gücü Komutanı Kasım Süleymani’nin, Bağdat’ta Amerika’nın menfur hava saldırısı sonucu hayatını kaybetmesini üzüntüyle karşıladığımı belirtmek isterim. 

Cumhuriyet:

Dışişleri Bakanlığı açıklamasında Süleymani’nin öldürülmesi kınanmadı

Yenişafak:

İran: İntikamımız sert olacak

Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:

...***

Ali Sirmen, 3 Ocak tarihli Cumhuriyet gazetesinde, “Meclis yerinden gayet memnun!”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Türkiye’nin, yani Tayyip Bey’in Libya’ya asker göndermesiyle ilgili tezkere , beklendiği gibi TBMM’de kabul edildi. Oylamayla ilgili olarak “Acaba 1 Mart tezkeresi gibi ret çıkabilir mi” sorusunu soranlar olduysa da bu gerçekleşmesi olası olmayan soru biraz cılız kaldı. Evet, tezkerenin reddi beklenmiyordu.  Gerçi TBMM bundan önce ortak sınırımızın bulunmadığı Somali ve Lübnan’a asker gönderilmesi yetkisini yürütmeye vermişti. Fakat o tezkerelerdeki yetkiler sınırlıydı.Somali’de Türk askerinin yetkisi “korsanlık ve deniz haydutluğuyla Birleşmiş Milletler kararları çerçevesinde mücadele” ile sınırlıydı.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

…***

Lübnan’da ise Türk askerinin görevi, Birleşmiş Milletler Geçici Görev Gücü’nün yetkileriyle sınırlandırılmıştı.

Unutmayalım ki Libya olayında Suriye tezkeresindeki gibi Türkiye’nin milli çıkarlarına yönelik her türlü tehdit ve güvenlik riskinden söz edilmesi de mümkün değildir. Çünkü Türkiye’nin Libya ile ortak sınırı yoktur.

Eh madem öyle bir tehlike yoktur, o zaman yetkilerin verilmesinde de bir sakınca olmamak gerekir şeklinde bir mantık yürütmek de mümkün değildir. Çünkü Türkiye’nin Libya’ya güç gönderirken bu ülkedeki iç savaşa taraf olarak fiilen çatışmalara girmesi de söz konusudur.

Nitekim, Dışişleri Bakanı Mevlut Çavuşoğlu tezkerenin gerekliliğini anlatmak için yaptığı ziyarette kendisine endişelerini aktaran Kemal Kılıçdaroğlu ile görüşmesinde, çatışma olasılığını doğrulamış, ancak muhatabını rahatlatmak için bunun en kötü ihtimal olduğunu ileri sürmüştür. 

Bütün bu riskler, Meclis’e daha doğrusu AKP ve MHP milletvekillerinden oluşan çoğunluk kanadına vız geliyor olmalı ki Meclis kendini bir yıl süreyle devre dışı bırakacak tezkereyi kolaylıkla ve çoğunlukla geçirmiştir.

Bu durum bir noktanın üzerinde biraz daha titizlikle durmayı gerektiriyor.

Çok kişi, tek adam iktidarında parlamentonun yetkilerinin kuşa çevrilerek işlevini yitirmesinden ve Meclis’in bu durum karşısında elinin kolunun bağlı kalmasından şikâyetçi.

Doğrusu, tam da bunların hiç de haksız olmadıklarını söyleyecekken bir de ne görelim: Birçok kişinin, parlamentonun tüm yetkilerinin bir kişinin eline geçmesini endişe ile karşıladıkları bu durumdan Meclis’in çoğunluğu son derecede memnun olmalı ki bir kişiye bir savaşa taraf olmak da dahil bütün yetkileri tanıyan tezkereyi yıldırım hızıyla tereyağından kıl çekercesine kolaylıkla geçiriverdi. Var mı bunun başka izahı!

…***

Kazım Güleçyüz, 3 Ocak tarihli Yeniasya gazetesinde, “Kavala ve Wikipedia”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“AİHM’in Osman Kavala için verdiği hak ihlâli ve tahliye kararına rağmen, davaya bakan İstanbul 30. Ağır Ceza Mahkemesinin tutukluluğa devamda ısrarının perde gerisinde bazı enteresan gelişmeler yaşandığı ortaya çıktı. Mahkemenin gerekçesi, söz konusu AİHM kararının kesinleşip kesinleşmediğinin Adalet Bakanlığına sorulup cevabının beklenmesi idi. Bu gerekçe kimseyi tatmin etmedi.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

…***

Meselâ davayı takip eden AB-Türkiye Karma Parlamento Komisyonu Eşbaşkanı Lagodinsky, “Davada hâkime elden verilen AİHM kararının etkisi olacağını düşünüyordum, yazıcıdan çıkarmadıysa bile karardan haberi vardı” dedi, ama bir etkisi olmadığı görüldü.

Soruları cevaplayan Adalet Bakanı Gül, mahkemenin Cuma günü istediği karar çevirisinin Pazartesi günü ulaştırıldığını söyledi.

Karar’ın haberine göre, çeviri duruşmadan bir gün önce mesai saati bitmeden mahkemeye iletilmiş, ama heyet ertesi günkü duruşmada saat 13’te malûm kararı vermiş.

Bu serencamdaki en kritik an, bakanlığın gönderdiği çeviriyi başsavcılığın kararın üzerinden tam 25 dakika geçtikten sonra 13:25’te açması (27.12.19).

Bu durum ister istemez şu soruları gündeme getiriyor: Eğer çeviriyi mahkemeye iletmesi gereken adres başsavcılık ise—ki bakanlık bunun için oraya göndermiş—niye gelir gelmez ulaştırılmamış da, kararın verilmesi beklenmiş? Bu gecikmenin mâkul ve inandırıcı bir gerekçesi ve açıklaması var mı? Eğer zamanında ulaşsaydı mahkeme yine aynı kararı verir miydi? Bakan “Çeviriyi gecikmeden gönderdik” diyerek “Biz üzerimize düşeni yaptık” mesajı mı vermeye çalışıyor? Bakalım, mahkeme bundan sonra ne yapacak?

O davada durum bu iken, AİHM’de görülmekte olan Wikipedia davasında AYM nihayet “ön alarak” hak ihlâli ve erişim engelinin kalkması kararı verdi. Böylece adeta bir anlamda Kavala davasında vermiş olduğu kararın AİHM’den dönmesinin “mahcubiyet”ini telâfi etmeye ve aynı şeyin Wikipedia’da da tekrarlanmasının önüne geçmeye çalıştı.

Çünkü bu tür olaylar hak ihlâlini önleme noktasında AYM’nin etkili bir iç hukuk yolu olamadığı yönünde oluşan kanaati güçlendirerek, yüksek mahkemeye Avrupa hukuk mahfillerinde itibar ve prestij kaybettiriyor. Ve sonuçta kaybeden de maalesef Türkiye oluyor...

…***

Mehmet Faraç, 3 Ocak tarhli Yeniçağ gazetesinde, “Hani israf haramdı?..”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Türkiye'de tasarrufla israf ne yazık ki yer değiştirdi... İki sözcük de birbirine öylesine ihanet ediyor ki, bu keşmekeş devleti de kemirmeye devam ediyor!!! Üstelik bu ihanet AKP döneminde öyle zıvanadan çıktı ki, artık tasarruf yalanı, israf ise ihaneti temsil ediyor... Peki; Cumhurbaşkanlığının "saray" diye nitelendirilen yönetim merkezinin 2017 yılında 362 milyon, 2018'de ise 943 milyon lirayı aşan yıllık giderleri toplumu şoke ederken, devletin diğer kurumlarında tasarrufun sözü edilebilir mi?..”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

…***

İşte AKP'li belediyelerin CHP'ye geçmesi ile birlikte ortaya çıkan hortumlama faaliyetlerinde tasarrufun zerresine rastlanmazken, israfın boyutları medya beslenmesi, tarikat ve cemaatlere hortum uzatılması, araç-gereç savurganlığı ve kadro şişkinliği ile net biçimde ortaya çıkmış ve toplum, iktidarın belediyeleri yıllardır neden bırakmak istemediğini çok net biçimde anlamıştı...

Velhasıl "israf haramdır" görüşünü yaygınlaştırarak örnek olması ve yetim hakkını savunması gereken Diyanet, maşallah israf konusunda da devletin diğer birimlerinden geri kalmıyor...

Baksanıza; dinle, dini yapılarla ilgilenmesi gereken kurum, "Diyanet Aylık Dergi" ve "Diyanet Çocuk Dergisi" için tam 3 milyon 877 bin 200 TL harcamış...

O da yetmemiş, "Diyanet Aile Dergisi"nin basım hizmeti alım işi için 1 milyon 116 bin TL paranın savrulması tercih edilmiş...

Diyanet'in; bir yayın şirketi gibi-medya holdingleriyle yarışırcasına, zaman zaman şehitliği özendirmek gibi skandal yayınlar yapan dergileri bastırması yetmemiş ki, son icraat da tasarruf-israf çelişkisi açısından gerçekten çok düşündürücü!..

Çünkü Diyanet'in, 2020 yılı için bastırdığı takvime yaklaşık 10 milyon TL harcadığı ortaya çıkmış... Ne yapacak Diyanet 10 milyon liraya bastırılan takvimleri, satıp para mı kazanacak, yoksa armağan mı edecek?.. Çok mu gerekliymiş yıllardır takvim bastırmak?..

Evet; kimsenin okumadığı, ofislerin masa ve sehpalarında atıl vaziyette olduğu bilinen dergilerle yüzbinlerce takvime bir yılda 15 milyon TL harcama yapan Diyanet'in diğer basın-yayın işlerine ne kadar para harcadığı bilinmiyor...

Ortada tek gerçek var; bütçesiyle en az 10 bakanlığı geride bırakan ve dinle ilgilenmesi gereken bir kurumun medya şirketi gibi faaliyette bulunarak israf konusunda diğer devlet kurumlarıyla yarışır hale gelmesi, "israf haramdır" görüşü ile büyük çelişki oluşturuyor...

Diyanet'in hakkını yemeyelim; zıvanadan çıkan dergi-takvim-broşür-gazete bastırma işi devletin neredeyse bütün kurumlarında da boş ve gereksiz bir israf geleneği haline gelmiş...

Devletin yoksula, işsize, hastalara, ihtiyaç sahiplerine harcaması gereken trilyonlarının, bir süre sonra çöpe atılan dergi vs. işlerine ayrılmasına ısrarla göz yumulurken, kimse şu soruya yanıt vermiyor;

Devletin TRT'sindeki en az 10 kanal, diğer medya gruplarındaki yüzlerce radyo, gazete, dergi ve televizyon bir furya halinde yayın yaparken, üstelik milyonlarca insan sosyal medya üzerinden her türlü bilgiye kolaylıkla ulaşırken, devletin kurumları milyonlarca lira harcayarak içi boş dergi-gazete-broşürleri bastırarak israfı körüklemeye utanmıyor mu?.

Peki, şu bürokraside hiç mi akıllı adam yok acaba?..

Gazete ve kitap okunması konusunda dünyanın en geri kalmış ülkeleri arasında olan Türkiye'de, devletin bütçesini bencil propaganda malzemelerine harcamak nasıl bir zavallılıktır?..