Türkiye'den köşe yazarları
Aydınlık: Irak: ABD askerlerinin çıkarılması için gereken mekanizmayı hazırladık
Yeniasya:
Gelir uçurumu büyüyor
Karar:
Meğer yoksulluk varmış
Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:
...***
Erdal Atabek, 6 Ocak tarihli Cumhuriyet gazetesinde , “Siz önce tıkadığınız adalet kanalını açın!”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Adalet kanalını tıkadınız. Hukuk sistemi “adaletsiz kararlar” mekanizması oldu. Savcılarınız var, yargıçlarınız var, binalarınız var, işlemleriniz var ama “adalet” yok! Adalet Sarayı değil, Saray Adaleti var. Sarayın adaleti de bu işte. Reis ne isterse o olur. Sözcü gazetesi yazarlarına, Emin Çölaşan’a, Necati Doğru’ya, arkadaşlarına “FETÖ’cülük” iddiası ve bundan ceza verilmesi sözün bittiği yerdir.”diyen yazar, yazıının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
Cumhuriyet gazetesi eski yönetici ve yazarlarına da aynı suçlamalar yapılmış, cezalar verilmiştir. Osman Kavala, hem de AHİM kararına karşın hapistedir. Selahattin Demirtaş hapistedir. Arkadaşımız Işıl Özgentürk’e bir yazısından dava açılmıştır.
Tutukluluk, bir tedbir olmaktan çıkıp bir cezaya dönüşmüştür.
Ben de, Barış Derneği’ndeki arkadaşlarımla birlikte “tutuklu olarak” 38 ay hapiste yattım ve sonuçta suçsuz olduğumuz kabul edildi.
O zamanlar 12 Eylül faşist cuntası dönemiydi. Bugün ise güya demokratik bir rejimde mi yaşıyoruz?
Demokratik bir rejim mi? Hayır. Bugün otokratik bir rejime dönüşmüş sistemde yaşıyoruz.
Önemli her şeye TEK ADAM karar veriyor. Parlamento çoğunluğunu oluşturan AKP milletvekilleri itaat disiplini içinde bu kararı onaylıyor. Bitti gitti. Üst tarafı etkisi de olmayan itiraz sesleri.
Libya’ya asker gönderme kararı Meclis’te onaylanıyor. Kaç asker gidecek, ne zaman gidecek, nereye gidecek, ne kadar kalacak, ne kadar sürecek, kararda bilinmiyor. Bu soruların hepsinin yanıtı Cumhurbaşkanı’nın yetkisine bırakılıyor.
Artık toplumun ne düşündüğünün hiçbir önemi kalmamıştır. Parlamentonun karar vermede önemi kalmamıştır. İşte bu sistem, artık “otokratik sistem”dir.
Adalet kanalı da böyle tıkanmıştır. Çünkü adalet, ancak bağımsız yargı eliyle gerçekleşir. Adalet Sarayı, Sarayın Adaleti’ne dönüşmüştür. Saray ne karar verirse o uygulanır.
Kanal İstanbul doğurmuş; bir de Kanal Çanakkale lazımmış.
Eliniz değmişken bir kanal da İzmir’den Akdeniz’e açın.
Kanallar ülkesi olalım. Süksemiz tam olsun. İşsizliğe de çare olur belki. Üniversite bitirenler en önde işsiz. Kanalların kazılması var, toprağın hafriyatı var, yıkımdı yapımdı derken iş alanı açılır. Bu çevrelerin yeni rantları olacak, alımdı satımdı, tanıtımdı derken bir sürü iş.
İnşaat sektörü tıkanınca kanal sektörü devreye mi sokuluyor acaba? İnşaat sektörü tıkandı biliyorsunuz. Yapılan evler satılamıyor. Oysa, inşaatın birçok yan sanayisi var. Kapıydı, pencereydi, ahşaptı, menteşeydi derken birçok yan desteği var. Bu sektör tıkanınca ekonomi bunalıma giriyor.
Kanallar bunların çareleri mi oluyor acaba? Oysa, bu yapay girişimler hiçbir bunalımın çaresi olamaz. Önce “Adalet Kanalı”nı işler duruma getireceksiniz. Önce “adalet”! Önce adalet olacak ki ülkeye güven gelsin. Adalet olmayınca ülkede “güven” kayboluyor. Güvensiz ortamda hiçbir şey olamaz. Güvensiz ortamda çalışma hayatı altüst olur. Ülkenin gençleri bu güvensizlik nedeniyle yurtdışına yöneliyor.
Adalet olmayınca geleceğe güven kalmıyor. Ekonomik istikrar ortadan kalkıyor. Vurgunculuk, soygunculuk cezasız kalıyor. Geleceğe güven kalmıyor.
Ortaçağı yeniçağa taşıyan da özgür akıl, özgür iradedir.
İşte, bütün bunlar için “Önce adalet”. Adalet, güven, eşitlikçi refah, halkın iradesi, demokrasi. Bunlar olmadıkça ne huzur olur ne de mutluluk. 2020 yılı, bizim özgür irademizin başarı yılı olsun. Bu yıl için de kararımız bu olsun...
…***
Arslan Bulut, 6 Ocak tarihli Yeniçağ gazetesinde, “Yemek kartı ve Türkiye'nin intiharı!”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi 3. sınıf öğrencisi Sibel Ünli'nin, "Yemek kartımda sadece 1 TL kalmış", "1 Lira 40 kuruşmuş", "Gidecek yerim yok, iş arıyorum" diye mesajlar paylaştıktan sonra önce çantasının sonra cansız bedeninin Samatya sahillerinde bulunması bile kimseyi uyandırmaya yetmedi. Öyle ki televizyonlarda, bu konu gündeme getirildiğine "Tarihin her döneminde intihar edenler olur" diye görüş bildirenler bile var. Üstelik İstanbul Üniversitesi yemekhanesinde öğrenci yemeklerine de zam yapıldı. Zammı protesto eden ve rektörlüğe dilekçe vermek isteyen öğrenciler ise coplandı!”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
İstanbul Üniversitesi merkez yerleşkesindeki hukuk, siyasal, iktisat fakültelerinde okuyanların, Turan Emeksiz yemekhanesiyle ilgili mutlaka bir anısı vardır. Ben de onlardan biriyim. Bizim öğrencilik yıllarımızda yemek kartı değil, yemek fişi vardı. Parasını da kuyruğa girdiğinizde öderdiniz. Ev yemeği lezzetinde dört çeşit yemek, Meclis lokantası fiyatlarıyla öğrencilere sunulurdu. Yalnız kuyrukta en az bir buçuk saatinizi harcamak zorundaydınız. Zira diğer fakültelerden, üniversitelerden de öğrenciler yemeğe gelirdi.
Şimdi ülkeyi yöneten egemenler, o kuyruğa girme şansı bile olmayan gençlerin halinden anlamıyor çünkü ideolojik körlük içindedirler. Bunun yerine Libya'daki İhvancıları kurtarmakla meşguller.
Uğur Dündar, bu durumu "Bazı haber kanallarındaki tartışma organizatörleri, vatanı kurtarıp bağımsızlığımızı sağlayan, her şeyimizi borçlu olduğumuz büyük kahramanlara hakaret edeceği önceden bilinen müfterileri davet ederek, kavga sırasında ekrana baktırma uğruna büyük bir ihanetin figüranları oluyor." diye görüyor.
Yine eski gazeteci şimdi ajans sahibi olan Salih Karahan, "Sürekli yaralarımızı kaşıyanlar baş üstünde tutuluyor. Sosyal doku bu kavramlar üzerinden şekillendiriliyor. Gerçek gündemler ise arada buhar olup kaybolup gidiyor. Bu, tasarlanarak yapılıyor." diyor.
…***
Erkan Rehber, 6 Ocak tarihli Aydınlık gazetesinde, “Proje tartışmaları”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“İstanbul’a yapılması düşünülen büyük bir proje ile ilgili tartışmalar çok yanlış yerden başlamış ve sürmektedir. Bu tartışma yaklaşımının konunun taraflarına ve özellikle de ülkeye bir yararı olmayacaktır. Aksine bu anlayış, konunun esasından uzaklaşılması bir yana, toplumdaki kutuplaşma ve ayrışmaları da artırmaktadır. Burada, kırk yılı aşkın bir süredir projelendirme ve değerleme konularına emek vermiş bir bilim insanı olarak konunun ele alınması ve tartışılmasında izlenen yöntem ve yaklaşımlar açısından bir değerlendirme yapmak istedim.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
Projelendirme olarak tanımlayabileceğimiz bu konu çok disiplini bir araya getiren kapsamlı bir alandır. Projelendirme kısaca yatırım, araştırma vb. çok farklı alanlarda bir faaliyette bulunma fikrinin doğuşu ve adlandırılmasından başlayarak, bu yatırım veya faaliyetin kapsamını, yaratacağı fayda ve masrafları ortaya koyan, konuyla ilgili kararlara ve sonunda uygulamaya temel olan çalışmalar bütünüdür. Buradan da anlaşılacağı gibi projelendirmede proje fikrinin doğuşu ve isimlendirme proje raporunun ilk adımdır.
Faaliyet ölçeğine bağlı olarak projelendirme yoğun zaman ve emek gerektirme yanında maliyetli bir işlemdir. Bu nedenle proje fikrinin ortaya çıkıp olgunlaştırılmasında, esas proje yapımına geçmeden ortaya konan fikrin mali, ekonomik, sosyal, yasal vb. açılardan değerlendirilmeye konu edilmesi gerekir. İşte bu aşama ön projelendirme olarak isimlendirilebilir. Bu aşamada konu yapılabilir gözükürse ileri aşamalara geçilecektir. Bundan sonra esas proje aşaması başlayacak ve bu aşamada projenin tüm teknik özellikleri, gerektirdiği yapılar, tesis ve donanımlar kapsamlı şekilde ortaya konacaktır. Bu veri ve bilgilere dayalı olarak projenin gerektirdiği masraflar ve yarar tahminleri yapılacaktır.
Daha sonra bu çalışmalar mali, ekonomik değerlendirme yanında teknik değerlendirmelere de konu olacaktır. Bu değerlendirmelerin önemlilerinden birisi de çevre etki değerlendirmesidir (ÇED). Değerlendirme sonucunda, kabul ve ret gibi sadece iki seçenek yoktur. Bunların yanında bir de sıralama söz konusudur. Başka bir anlatımla projenin önceliğinin belirlenmesi de önemli bir sonuçtur. Özellikle kamu kaynaklarının kullanımını gerektiren makro projelerde, bu seçeneğin dikkate alınması çok önemlidir.
Projenin sınırlı bir parçası olan ÇED raporu kapsamında Montrö gibi tarihi ve önemli bir konunun tartışılması da uygun bir yaklaşım değildir. Bırakın, bu şekilde uluslararası boyutu olan bir yasal anlaşmayı, projeyle ilgili her türlü yasal düzenlemelerin ÇED içinde ele alınması doğru değildir. Bu değerlendirme işin başında, yani proje fikrinin ortaya çıkması ve ön projelendirme aşamasında yapılmalıdır. Söz konusu olan bir proje uluslararası ve ulusal yasal düzenlemeler açısından sakıncalı ise, proje fikri işin başında geçersiz olacak ve kapsamlı proje çalışmalarına da girişilmeyecektir.