Ocak 11, 2020 10:43 Europe/Istanbul
  • Türkiye'den köşe yazarları

Cumhuriyet: İşsiz sayısı çığ gibi

Milli gazete:

AKP'li Bakan'dan flaş itiraf: Evet Kanal İstanbul bir rant projesidir

Aydınlık:

Uçak üzerinden kirli kampanya

Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:

...***

Tuncay Mollaveisoğlu, 10 Ocak tarihli Cumhuriyet gazetesinde, “‘Varlık Fonu’, kimin varlığı?..”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Türkiye’nin gözbebeği kurumları; THY’den PTT’ye, Çaykur’dan BOTAŞ’a kadar Varlık Fonu’na devredildi. Fona devredilen şirketlerde olağanüstü zararlar meydana geldi. Dolu kasalar boşaldı, şirketlerin değerleri düştü. Sayıştay denetimi ortadan kalkınca içerde ne olup ne bittiği, Meclis’in dolayısı ile milletin gözetiminden çıktı.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

…***

AKP’li danışman, bürokrat, eski vekil, eş, dost, akraba kim varsa bu kurumlara dolduruldu. Yüksek ballı maaşlar, imkânlar sağlandı. Satın almalarda, ihalelerde yolsuzluklar yapıldı, yapılıyor...

Türkiye Varlık Fonu bir fırsat yerine ekonomi için bir tehdit haline geldi. AKP iktidarının dilediğini yapabildiği milyarlarca dolarlık fona dönüştü.

Hazine’nin de durumu farklı değil... Yap işlet devret modeli ile havuz müteahhitlerine olağanüstü imkânlar ve ayrıcalıklar sağlandı. Bu modelin gerekçesi; devletin dev yatırımları yapacak parasının olmamasıydı. Ancak görülen o ki havuzcularda da para yok. Çünkü aralık ayında yapılan bir değişiklikle Hazine, müteahhitlerin tüm kredi yükümlülüklerine kefil oldu!

Yani bu şartlarda sizler de köprü, tünel, yol işlerine girebilirsiniz. Nasılsa arkanızda Hazine var!

İktidar yap işlet devret sistemi ile açık ihale yapmadan dilediği firmaları çağırıp milyar dolarlık projeleri verebiliyor. Hazine’yi kefil yapıyorsanız bu projeleri neden açık ihale ile devlet projesi olarak gerçekleştirmediniz?

CHP milletvekili Abdüllatif Şener, konu ile ilgili haberimizi Meclis’e soru önergesi olarak taşıdı. Bakalım ne yanıt gelecek?

Üç kamu bankası, yönetiminde damat kayınpeder ikilisinin olduğu Hazine’ye ve Varlık Fonu’na devredildi. Bankalar Saray’a bağlandıktan sonra kârlarında olağanüstü oranda erime meydana geldi. Ziraat Bankası ve Halkbankası’na görev zararı karşılığı 3.6 milyar TL aktarıldı.

Kamu bankaları önceki iktidarlar döneminde de siyasetçi işadamı bürokrat üçgeni içinde soyuluyordu. Geri dönmesi imkansız krediler yandaş işadamlarına ve dönemin bazı medya guruplarına aktarılıyordu.

AKP iktidarı boyunca da durum değişmedi. Geri dönmesi mümkün olmayan ancak siyasi baskı nedeniyle yüzdürülen, canlı tutulan kredinin miktarı nedir, merak konusu...

Türkiye’yi büyük bunalıma sürükleyen 2001 krizinin arka planını o yıllarda “Güve: Bir Türkiye Filmi” adlı kitapta yazmış, AKP’den önceki iktidarların kamu bankalarını nasıl soyduğunu belgeleri ile anlatmıştım.

2001’de tüm bankalardan kullandırılan ve temerrüde düşen, yani ödenmesi mümkün olmayan kredilerin oranı yüzde 7 idi. Günümüzde yalnızca enerji şirketlerinin tüm bankacılık sistemine olan toplam borcu 50 milyar dolar civarında ve bu borçların ödenmesinde büyük sıkıntılar yaşanıyor.

Kamu bankalarının da; çoğunluğu yandaşlardan oluşan ve bugün büyük kriz yaşayan enerji firmalarına açtığı milyar dolarlık krediler var. Enerji firmalarına verilen kredilerin yanı sıra “mega projelere” ve havuz müteahhitlerine aktarılan kredilerin ne durumda olduğunu BDDK murakıplarının incelemesi ve TBMM ile halka bilgi vermesi sorumluluklarının gereği.

Milyonluk davalar, Erdoğan’ın işadamlarından oluşan “aile fotoğrafındaki” isimlerden Cihan Kamer’i hatırlattı. Kamer 2006 yılında bana 1’er milyonluk iki dava açmıştı. Ancak o yıllarda savcılar daha özgürdü. Birçok suç duyurusu, belgeleri savcıya gösterdiğimizde dava konusu olmadan kapatılıyordu.

Emekli olduktan bir süre sonra vefat eden Cumhuriyet’in gerçek ve yürekli savcılarından biri; “bu boyutta paralarla dava açılması güç gösterisi ve mesajdır” demişti. Savcılar ve hâkimler AKP iktidarının ilk yıllarında bu baskılara direndiler. Verilen “mesajları” görmezden geldiler.

Bugün geldiğimiz nokta çok daha vahim; adı geçen davalardan bağımsız olarak söylemek zorundayım; meslekte yükselmenin ve yerini korumanın; gazetecileri hapse göndermekle sağlanacağını düşünen sözde hukuk insanları var...

…***

Murat Çabas, 10 Ocak tarihli Yenimesaj gazetesinde, “İran’ın misillemesi ABD’yi ürküttü”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Sömürü sistemini, parasının gücünü, kâğıttan imparatorluğunu kaybeden ABD, her sahada ciddi mağlubiyetler yaşamaya devam ediyor. ABD'nin Kudüs Gücü Komutanı Kasım Süleymani'yi hunharca, hukuksuzca katletmesinin ardından, İran'ın 22 füzeyle Irak'taki ABD üslerini vurması bu kapsamda son derece önemli bir gelişme… Çünkü ABD bir imaj devleti…  Gücünü karşısındakinin acziyetinden, zayıflığından, onda oluşturabildiği imajdan alan bir devlet…”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veryor:

…***

Nasıl Milli Paralarla Ticaretin devreye girmesiyle kâğıttan imparatorluğu bir anda yerle bir olduysa, üslerine füze atılmasıyla da askeri güç imajı yerle bir oldu. Bundan sonraki süreç, ABD'nin dokunulmazlığının sonudur.

Özellikle de "ABD'siz olmaz" diyerek ABD'ye bir tanrı gibi tapanların coğrafyasında bu dokunulmazlığın yerle bir olması oldukça önemli… Çünkü taptıkları tanrı öldü.

ABD'nin başını çektiği Batıya bir de şu açıdan bakmak lazım: Her ne kadar bir dine inandıklarını söyleseler de, aslında her şeyleri sadece bu dünyadan ibarettir.

İslam coğrafyası bugüne kadar inandığı İslam değerlerinden ve Ehl-i Beyt çizgisinden çok uzak olduğu için, sadece dünyaları için yaşayan bu Batılılara bir tanrı gibi taptılar.

Değerlerini kaybeden İslam coğrafyasının putlarını saymaya kalkarsanız, müşriklerin Kâbe'ye koydukları putlardan çok daha fazla sayıda olduğunu görürsünüz.

Sadece dünyaları için yaşayan Batılı emperyalist güçlerin, şehit olarak Allah'a vuslat etmek isteyenlerin olduğu bir İslam coğrafyasına karşı yapabileceği hiçbir şey yoktur.

Bu seviyeye gelebilmek için de Ehl-i Beyt'in yolunda yürümek gerekiyor, kaybolan milli ve manevi değerlerimizle yeniden buluşmamız gerekiyor.

İşte Süleymani bu değerlere sahipti ve hayatı boyunca arzu ettiği şehadete ulaştı.

Allah, Peygamber ve Ehl-i Beyt aşığı bir Süleymani'nin emperyalist Batı'da oluşturduğu korkuyu görebiliyor musunuz? İşte hakiki iman böyle bir şey…

Bir kişinin sevgisi kıtalar dolaştığı gibi, yine bir kişinin korkusu da kıtalar dolaşır.

Diplomaside son derece başarılı olan İran'a, bu misilleme cesaretini veren de esasen Süleymani'nin bu imanı oldu. Allah gani gani rahmet eylesin.

Sürekli "İran'la savaş" tellallığı yapan ABD Başkanı Trump, İran'ın 22 füzeyle misillemesinden sonra bir anda söylemlerini değiştiriverdi.

…***

Faruk Çakır, 10 Ocak tarihli Yeniasya gazetesinde, “Hür insan, hür basın”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Hürriyet talepleri çoğu zaman yanlış anlaşılıp yanlış tefsir edildiğinden, baskı ve zulümlere kapı aralanmıştır. Hür olma çağrıları ‘her istediğini yapma ve keyfilik’ şeklinde yanlış anlaşılınca, hürriyet taraftarı olması icap eden pek çok insanın istibdada taraftar olmasını netice vermiş. Oysa hürriyet keyfilik değil, insanın ‘abdullah’ olduğunu unutmamasıdır.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

 

…***

Vakti zamanında değişik vesilelerle hatırlattığımız şöyle bir hadise yaşamıştık: Bir toplantıda meşhur biri ile tevafuken yan yana oturmuştuk. Biz zaten tanıyorduk, ama o yine de kendisini ve yaptığı işi tanıttı.  Tanışma sırası bize gelince biz de gazeteci olduğumuzu söyledik. Yarı şaka yarı ciddî, “Ben gazetecilerden korkarım” dedi. Bu cevaba karşılık, “Ben de korkarım!” deyince iyice şaşırdı ve “Nasıl olur bir gazeteci ‘gazeteci’den korkar?” diye sordu. “İnsafsız gazeteciden herkes korkar ve korkmalı. Biz de korkarız” şeklinde cevap vermiştik.

Evet, ‘edepli’ olmayan ve insaf taşımayan herkesten ve bilhassa gazeteciden korkmakta bir beis yoktur.

Bununla birlikte kötülerin emsal olmayacağını da bilmek lâzım. Ne yazık ki şimdiki idareciler, geçmiş yıllarda medyanın sebep olduğu hadiseleri bahane edip medyayı iyice ‘mengene’ye almış durumdalar. 

Gazeteler ve gazeteciler hem maddî hem de manevî anlamda baskı altında. 

Bütün baskılar unutulsa bile ‘akreditasyon’ uygulaması unutulabilir mi? Şu anda 28 Şubat sürecinden kat kat fazla bir ayrımcılık ve ‘sıkı akreditasyon’ uygulanmıyor mu? Eskiden bu yapılanlara itirazlar yükseliyordu. Şimdi ise bu ayrımcılık normal görülmeye başlandı. En son ne zaman ‘gazetelere ve gazetecilere ayrımcılık uygulanıyor’ şeklinde bir haber duyuldu?

“İş”e göre değil de “kişiye göre” basın kartı verilmesi de ayrı bir mesele. Yürürlükteki kanun ve kurallara göre gazetelerde çalışanlar belli şartları yerine getirdiği zaman ‘basın kartı’ alma hakkı kazanır. Kurallar aynen yerinde olduğu halde keyfi uygulama yapılıyor ve bu hak eden gazete çalışanlarına ‘basın kartı’ verilmiyor.