Ocak 13, 2020 09:54 Europe/Istanbul
  • Türkiye'den köşe yazarları

Yeniasya: Depreme hazır değiliz

Star:

Irak hükümeti Rusya’dan S-400 füze savunma sistemleri satın almanın imkânlarını araştırıyor

Karar:

Serrac ve Hafter Rusya'da ateşkesi görüşecek

Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:

...***

Mehmet Kara, 12 Ocak tarihli Yeniasya gazetesinde, "“Çalışan gazeteciler günü”müzü kutladık!"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

" Geçtiğimiz Cuma günü “Çalışan Gazeteciler Günü”ydü. Gün dolayısıyla gazeteciliğin ne kadar önemli olduğu ile ilgili güzel konuşmalar yapıldı. Anketler yapıldı. Basının şu andaki durumu gözler önüne serildi. 2019 yılını gazeteler ve gazeteciler açısından “kara bir yıl” olarak değerlendirmek yanlış olmaz. Yapılan araştırmalara göre 100 gazete kapandı. 10 binin üzerinde gazeteci işsiz kaldı. Basın ve ifade hürriyeti açısından ve ekonomik yönden ayakta kalma mücadelesi veriliyor. Son beş yılda 3 bin 804 gazetecinin basın kartı iptal edildi."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor: 

...***

Gazeteciler kendilerine ait bu günde mutlu olmaları gerekirken mutlu değillerdi. Günlerini buruk kutladılar…

Çünkü…

Yeni yıla girerken iki ulusal gazete kapandı. Daha önce de bazı gazeteler kapanmıştı. Yüzlerce “çalışan gazeteci” işsiz kaldı, çalışamaz oldu. 

Yapılan araştırmaya göre çalışan gazetecilerin üçte birisi son 5-6 yılda işsiz kaldı. Şu anda çıkan gazetelerin tirajları dip yapmış durumda. Bunda da suçluyu başka yerde aramamak lâzım. 

Basının yasama, yürütme ve yargıdan sonra 4. kuvvet olduğu hep söylenir. Dördüncü kuvvet olması gereken medya şu anda maalesef ilk onda dahi yer alamıyor. Bu yüzden de demokrasinin vazgeçilmezleri arasında basın hürriyeti olması gerekirken, geldiğimiz noktada basın hürriyetinden söz etmek neredeyse imkânsız. Bunun eksikliği dahi söylenemiyor. Medyanın bazı dönemlerde birinci kuvvet gibi hareket etmesi de yanlıştı. Şu anki durumu da yanlış.

Bunda basının tek ses olmasının ve yüzde 95’e yakın gazetenin iktidarın kontrolünde olmasının da etkisi var. (2018 Uluslararası Basın Enstitüsü Raporu’na göre, AKP iktidarının medyayı kontrol etme oranı yüzde 95’lere kadar yaklaşmıştı…) 

2018 yılında Kadir Has Üniversitesi tarafından yapılan bir araştırmaya göre, her 5 vatandaştan 3’ü ülkemizde basın hürriyetinin olmadığını düşünmekteydi. Araştırmaya göre, yine her 5 vatandaştan 3’ünün medyadaki haberlere güvenmediği ortaya çıkmıştı. Bunun daha da düştüğünü söylemek yanlış olmaz.

Halkın basına güveni yok denecek kadar azaldı. Oxford Üniversitesi Reuters Gazetecilik Çalışmaları Enstitüsü’nün raporuna göre ise Türkiye haberlere güvenmeme açısından, dünya ülkeleri arasında 2. Sırada yer almakta. Türkiye, Dünya Basın Özgürlüğü Endeksi’nde 2002’den 2018’e 99. sıradan 157. sıraya gerilemişti.

Ayrımcılık, baskı tarif edilemeyecek kadar büyük boyutlarda. Reklâm verenlerin tehdit edilmesinden, resmî kurumların ilân vermemesine kadar birçok alanda baskılar artıyor. Gazeteciler arasında ayrım had safhada. Bu ayrımcılık hayatın her alanına girdi. Muhalefet partileri dahi bu ayrımcılığa ayak uydurdu! Yasal ve anayasal hak olan basın kartı birçok gazeteciye “gerekçesiz” olarak verilmiyor ya da bekletiliyor.

Basına ve basın hürriyetine yapılan baskılar en başta demokrasiye zarar veriyor. Basın hür olmadıkça tam demokrasiden ve hürriyetlerden bahsetmek söz konusu olamayacaktır.

İşsiz ve şu anda çalışan gazetecilerin geçmiş “Çalışan Gazeteciler Günü”nü kutlarken, baskıların artık son bulmasını temenni ediyoruz. 

...***

Taha Akyol, 12 Ocak tarihli Karar gazetesinde, "Rant projesi"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

" Kanal İstanbul hakkında Ulaştırma ve Altyapı Bakanı Cahit Turhan, açık sözlülükle gerçeği ifade etti: “Evet yaptığımız bütün yatırımlar rant projesidir. Bu ülkeye gelir getirici amaçlı.” Rant kamuoyunda sevimsiz bir kavram; iktidar politikacıları bu kavramı kullanmadan rant ekonomisi uyguluyorlar. Teknokrat Cahit Turhan ise adını koyuyor, ‘rant’ diyor. Elbette rantsız ekonomi olmaz. Mesele eldeki kaynakların öncelik sıralamasıdır."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

...***

Türkiye’de kaynak önceliği elbette sanayi, tarım ve teknoloji olmalı. Çünkü katma değer üretecek, verimliliği yükseltecek, ihracatı artıracak olan sanayi ve tarımdır.

Üstelik iktidar da bunu söylüyor ama işin içine kısa vadeli oy kazancı girince rant öne geçiyor!

Temmuz 2019’da bir yıl gecikmeyle çıkarılabilen 11. Kalkınma Planı’nda açıkça yazıyor:

“Geçen dönemde sabit sermaye yatırımları sanayiden ziyade ihracat konusu olmayan sektörlere gitti, bu yüzden üretkenlik arzeden sektörlerin payı azaldı!..” (Paragraf 130)

Açıkça diyor ki, kaynaklar sanayiden ziyade inşaat ve tüketime gitti, üretkenlik artmadı! Üstelikle borçlanmayla körüklendi… Bu yüzden krize girdik. Şimdi, Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak’ın daha bir hafta önce söylediklerini görelim:

“İhracata ve katma değerli üretime dayalı büyüme için kaynaklarımızı özellikle bu alanlarda değerlendirmeye ve üreticilerimizi desteklemeye devam edeceğiz.” (3 Ocak)

Albayrak’ın sözleri doğrudur ve 11. Plan’a uygundur.

Ama bütçe açığı büyürken, dış yatırım da gelmezken eldeki kıt kaynaklardan Kanal İstanbul’a 47 milyar mi, 77 milyar mı para ayırarak katma değerli üretime, yani sanayi ve tarıma öncelik mi vermiş olacağız?!

Yap-İşlet-Devret modeli denilecekse bunun bütçeye yıllarca devam edecek ağır yükler getirdiği de görülüyor artık!

Berat Albayrak’ın Kanal İstanbul propagandalarında pek gözükmemesi, başka meşguliyetlerinden mi, bilinçli bir tavır mı bilemem ama şu kesin: Kanal İstanbul Türkiye’nin sanayi ve tarım üretimini ve ihracatını arttırmayacaktır! Belki zarar bile verecektir.

Kanal’ın yol açacağı çevre ve nüfus sorunları yanında, İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun Kanal’a itirazını bu perspektiften de doğru buluyorum, çalıştayda söylediği şu sözlerinin altını çiziyorum:

“Ne yazık ki katma değer ve marka üretme perspektifi taşımayan, sadece toprağa, betona ve ranta dayalı bir model. Bu modelle, bugünün dünyasında para kazanamazsınız, ekonomik canlanma ve istihdam yaratamazsınız.”

...***

Esfender Korkmaz, 12 Ocak tarihli Yeniçağ gzetesinde, " İşsizlikte kritik eşik"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

" Açıklanan Ekim 2019 işsizlik oranı bir önceki aya göre  0.4  yüzde puan düştü, bir önceki yılın aynı ayına göre 1,8 yüzde puan arttı.'Arttı, azaldı'yı uzun uzun tartışmaya gerek yok… İşsizlik verileri aşağıdaki tabloda var. Dünyada ortalama işsizlik oranı yüzde 5 iken bizde iki katından fazladır. TÜİK ve OECD verilerine göre, OECD ülkeleri içinde gençler arasında işsizlik oranının en yüksek olduğu ülkeyiz."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

...***

Çalışan her üç kişiden biri kayıt dışı çalışıyor.

OECD genelinde istihdam oranı ortalama yüzde 68,3, AB'de yüzde 68,5, Euro bölgesinde ise yüzde 67,2 oranında iken, bizde 45,9'dur. En vahim olanı da istihdam oranının bu kadar düşmesidir.  Bu kadar düşük istihdam oranı ile kalıcı büyümeyi, kalkınmayı ve toplumsal refahı sağlayamayız. Siyasi iktidarın kadınlara bakış açısı, kadın evinde otursun diyenlerin olması  bu vahameti artırmıştır. 

Biz iktisatçı geçinenler, TÜİK'in yanlışlarını tartışmaktan, işsizliğin nedeni ve çözümünü tartışmaya vakit bulamıyoruz. TÜİK işsizliği bir puan daha düşük gösterse ne değişir?

Son onbeş senenin işsizlik verilerine bakarsak, işsizlik oranları yüzde on dolayında kronik yapı kazanmış, 2019 da yüzde 13 'e çıkmış.

Bir ekonomide iktisadi faaliyetler azalır, durgunluk olur ve GSYH 'da küçülme olursa, gecikmeli de olsa işsizlik artar, tersine büyüme olursa işsizlik oranları da düşer.

Yapılması gereken üretimde ithal aramalı ve hammaddenin girdi payını düşürmektir. Üretimde ithal girdi payını azaltmak için bu girdiler için kota uygulamalıyız ve bu sektörlere yüksek teşvikler vermeliyiz.

İthal girdileri içer'de üretmek Kanal İstanbul'dan daha önceliklidir. Çünkü işsizlik sosyal probleme dönüşmüştür. 17 yılda bu gerçeği görmezlikten geldiysek, bundan sonra da göremeyiz.

Öte yandan işsizliği artıran yeni sorunlarımız olmuştur ve olacaktır.

İstihdam yaratmak için gerekli yatırımlar beş çeyrekten beri daralıyor. Yatırımların daralması, potansiyel üretimi ve büyümeyi de negatif etkiliyor. Bundan sonra üç-beş  yıl yüksek büyüme oranlarını yakalamak imkanımız yok demektir. Daha önemlisi yatırımlarda bu oranda yüksek düşüşler, işsizliğin de daha çok artacağını gösteriyor.