Ocak 14, 2020 10:13 Europe/Istanbul
  • Türkiye'den köşe yazarları

Yeniçağ: AKP'den imar değişikliği için yeni düzenleme

Karar:

176 FETÖ'cü askere operasyon

Star:

Avrupa'ya uyarı! DEAŞ kapınıza dayandı

Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:

...***

Remzi Özdemir, 13 Ocak tarihli Yeniçağ gazetesinde, "Bankanın ahlaksız ticareti"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

" Vatandaş parasını bankaya götürür belirli bir faiz karşılığında bankaya yatırır. Banka bu parayı alır ve üzerine 2 ile 5 puan arasında koyarak, ihtiyacı olana satar. Yani aracılık yapar.Buna faiz geliri adı veriliyor. Yani para sahibi de aracı banka da para kazanıyor.Bu bütün dünyada bankacılığın çalışma sistemi böyledir. Eğer bu ticaretin dışına çıkılırsa denetleme ve düzenleme kurumu hemen müdahale eder."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

...***

Türkiye'de bu işi BDDK yapıyor. Yani Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu, bankaların nasıl çalışacağını ticareti nasıl yapacaklarına dair kurallar koyar ve düzenler. Sonra da bunlara uyuyor mu, ahlaklı ticaret yapıyor mu diye denetler.

Peki bu sistem Türkiye'de tıkır tıkır işliyor mu?

Türkiye'de bu sistem yıllardır çok mükemmel işliyordu. Ta ki, bankacılık sektörüne yabancı sermaye girinceye kadar.

Ülkesinde yapamayacağı şeyleri Türkiye'de satın aldığı bankalarda yaptılar. Bunu da yaparken bizim insanımıza yaptılar.

Yönetici diye o koltuğa koyduğu CEO'lar maalesef yabancı patronunu sevindirmek için bu ticareti ahlaksızlığa dönüştürdü.

Önce şunu söyleyeyim: Bu işi ahlakı ile yapanlar var. Vatandaşın kapısından güvenle girebileceği bankalar ülkemizde yok değil. En başta kamu bankaları. Her türlü eleştirimize rağmen Vakıfbank, Halkbank ve Ziraat Bankası Türkiye'de ahlaklı bankacılığı yapan üç isim.

Özel bankalar arasında da yapanlar var. Ama bunların sayısı bir elin parmak sayısından daha az.

Aylardır bu köşeden yazıyorum. Türkiye'nin en büyük özel bankalarından birinin yaptığı ahlaksız ticareti.

Çeşitli hedeflerle önceden şubelere duyurulan bu çalışmalarda şubedeki bankacının, vade dönüşü olan müşterilerin vadeli mevduat hesaplarının tamamını ya da en azından belli bir kısmını vadesiz mevduata aktarması ve bu sayede hafta sonu dahil 3 gün boyunca banka için "bedava" kaynak yaratılması beklenmekte. Bankanın bu işten çıkarı çok.

Faizini ödemek zorunda olmadığı mevduat kaynağını faiz karşılığı satarak kar etmeye devam etmekte. Peki müşterinin bundan çıkarı var mı? Yok!

Peki bir müşteri kendi çıkarına olmayan ürünleri, teklifleri neden kabul eder?

En iyi ihtimalle; Müşteri cahildir. Bilmiyordur.

Bankacısına güvenmiştir, teslim olmuştur. Kendisi için en iyi olanı önereceğini düşünüyordur.

Bankacının bile bile, göz göre göre kendisini zarara uğratacak bir işlemi ona yaptıracağına ihtimal vermiyordur. Bu işlemden kaybedeceği getiriyi başka yerden telafi edeceğine inandırılmıştır.

Eminin bu bankanın üst yönetimi bu kampanyalardan haberdar değil. Hele bankanın sahibi o aile asla buna izin vermez.

Burada devreye BDDK'nın girmesi lazım. Yani denetleyici kurum olarak bu bankanın 75 yıllık ticaretini incelemesine gerek yok.

...***

Mehmet Ocaktan, 13 Ocak tarihli Karar gazetesinde, "Ben yaptım oldu siyasetinin müşterisi azalıyor"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

" Demokratik sistemlerin en kırılgan tarafı, halkın oylarıyla iktidara gelen yönetimlerin belli bir süre sonra sandıkla gelen başarıları kutsallaştırmalarıdır. Çünkü bu kutsallaştırma, yönetim erkini giderek “sandık her şeydir” anlayışına götürmekte ve esas tehlike de o noktadan itibaren başlamaktadır.Elbette sandık önemlidir, ama bu siyasal iktidarların sorgulanamaz, denetlenemez olduğu anlamına gelmemektedir. Eğer bir demokraside kuvvetler ayrılığı ve denge-denetleme prensipleri işlemez hale gelmişse, o toplumda demokrasinin sağlıklı işlemesi mümkün değildir. Zira bu tür toplumlarda siyasal iktidarlar “millet iradesi”nin, yani sandığın kutsallığı arkasına saklanarak kendilerini hiçbir yasal ve anayasal sınıra uymakla yükümlü görmezler."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

...***

İşte “millet iradesi”ni sınırsız bir güç kaynağı olarak gören iktidarların düşüş süreci de tam bu noktada başlamaktadır. Çünkü onlar artık layüseldirler, ülkeyi canları nasıl isterse öyle yönetme anlayışındadırlar ve kendi iktidarları açısından bile en tehlikelisi, “ben yaptım oldu” siyasetidir.

Meseleye Türkiye özelinden baktığımızda, AK Parti iktidarının bugün itibariyle geldiği nokta çok ibret verici bir örnek oluşturmaktadır. AK Parti kuruluş ilkeleriyle, siyaset etme anlayışıyla Türk siyasetinde müstesna bir örnek oluşturmuştu. Bugünden geriye dönüp baktığımızda, hukukun üstünlüğünü vazgeçilmez bir ilke olarak ortaya koyduğunu, özgürlükçü politikaları en üstte tuttuğunu, ‘ortak akıl’ siyasetiyle ülkedeki bütün farklı sesleri dikkate alarak 70 milyonu kucaklamayı hedeflediğini görürüz. Herkesin bildiği bir gerçek var ki AK Parti ilk iki döneminde gerçekleştirdiği bütün icraatlarında bütün toplum kesimlerinin hassasiyetlerini dikkate almış ve asla millete rağmen bir adım atmamıştır. Ve daha da önemlisi, asla popülist uygulamalara itibar etmemiştir.

Hangi gerekçelerin ve de bahanelerin arkasına sığınılırsa sığınılsın, bugün gelinen nokta AK Parti’nin vadettiği Türkiye hayaliyle de, kuruluş ilkeleriyle de örtüşen bir durum değildir. Zira artık AK Parti ‘hukukun üstünlüğü’ konusunda aynı hassasiyet içinde değil, özgürlükleri başka türlü tarif ediyor ve en önemlisi de icraatları konusunda toplumun hassasiyetleri doğrultusunda değil, “ben yaptım oldu” anlayışıyla hareket ediyor. Mesela bildiğimiz AK Parti, Kanal İstanbul gibi büyük bir proje konusunda tüm toplum kesimlerini dinler, her türlü eleştiriyi, itirazı dikkate alır, artılarını ve eksilerini tüm yönleriyle ortaya koyarak halkı ikna etmeye çalışırdı.

Oysa bugünkü AK Parti artık güç bende anlayışıyla “İsteseniz de istemeseniz de Kanal İstanbul yapılacaktır” diyerek kendi genlerine de yabancı bir politik söylemle hareket ediyor. Son dönemde yaşanan tecrübeler göstermiştir ki, toplumla inatlaşma politikalarının sonunda kazanan hiç olmamıştır. Çünkü insanların yüreğine dokunmadan yürütülen siyaset etme anlayışları, ne yazık ki toplumdaki kutuplaşmayı derinleştirmekten başka bir işe yaramamaktadır. Ayrıca, nihai olarak kutuplaşma siyasetinin iktidar sahiplerini de mutlu etmesi mümkün değildir. Nitekim AK Parti “ben ne istersem o olur” duygusuyla tekrarlattığı 23 Haziran İstanbul seçiminden zaferle değil, hezimetle çıkmıştır.

...***

Erdal Atabek, 13 Ocak tarihli Cumhuriyet gazetesinde, "Kul hakkı mı dediniz?"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

" Ali Demir’i gördüm. Bitkin bir halde, kelepçeli elleriyle, iki görevlinin kolunda sürüklenir gibi yürüyordu. ÖSYM Başkanı olduğu zamanlar gözümün önüne geldi. Üniversiteye giriş ve yerleştirme sınavlarında hile yapıldığı, soruların çalınıp sıralamanın değiştirildiği iddia ediliyor, kanıtlar öne sürülüyordu. Başkan Ali DEMİR bütün iddiaları reddediyor, hiçbir yanlışlık olmadığını söylüyordu. 2011-2015 yılları böyle geçti.

O dönemlerin üç Milli Eğitim Bakanı, Nimet Çubukçu, Ömer Dinçer, Nabi Avcı iddiaları kabul etmediler."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

...***

Dönemin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan iddia sahiplerini suçluyor, muhalefetin yok yere ortaya çıkıp akılları karıştırdığını söylüyordu. Dönemin Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, konuyla ilgilenmiş, Başkan Ali Demir’in açıklamalarını “tatmin oldum” sözleriyle değerlendirmişti. Ama işte, gerçek şimdi ortaya çıkmıştı. Ali Demir, başkanlık yaptığı dönemde söz konusu iddiaların doğru olduğunu, seçimlerde kasıtlı olarak, bilinen hilelerin yapıldığını açıklıyordu.

Yapılan, FETÖ çetesinin kurduğu planla hazırlanmış bir eğitim komplosuydu. Adayların sıraları değiştiriliyor, FETÖ listelerinin istenen yerlere girmeleri sağlanıyordu. Her yıl sınava giren iki milyona yakın adayın hakları çalınmıştı.

Ali Demir şimdi bu sahteciliğin hesabını verecekti.

Ama tek sorumlu o muydu? Dönemin Milli Eğitim Bakanları, dönemin Başbakanı, dönemin Cumhurbaşkanı bu suçun koruyucusu değiller miydi? Bir suçu, bilerek ya da bilmeyerek korumak da suç değil midir? Milyonlarca üniversite adayının yıllarca emek vererek kazanacağı hakkın çalınması, onun geleceğinin gasp edilmesi telafisi olmayan bir suç değil midir?

Ali Demir’i yargılamak, mahkûm etmek, cezalandırmak yeterli olacak mıdır? Dönemin Milli Eğitim bakanları, dönemin Başbakanı, dönemin Cumhurbaşkanı şimdi ne düşünüyorlar?

Neden onlar da sanık kürsüsünde değiller? Onlar da bu suçun koruyucusu, kollayıcısı olmadılar mı? Bu soruların yanıtını emir altındaki hukuk sistemi elbette veremez. Bu soruların yanıtını insanların vicdanı verecektir. İnsanların vicdanı