Türkiye'den köşe yazarları
Star: Hafter ateşkesi bozdu
Cumhuriyet:
Kanal İstanbul boyu rant yolu
Yeniasya:
Küresel borçlar 253 trilyon dolar
Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:
...***
Akın Aydın, 14 Ocak tarihli Yenimesaj gazetesinde, "Devlet işlemiyor işletiliyor"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
" TBMM'nin işleyişiyle ilgili haberleri okuyunca insan hayretler içerisinde kalıyor. Hani, 'sosyal-hukuk devleti' tanımlaması yapıyoruz ya! İşte bu tanımlama millet için mi yoksa milletin vekilleri ve makam sahipleri de bu uygulamanın dahilinde mi, diye merak ediyorum!Düşünsenize! Patrondan izinsiz bankamatikten para çekmeye giden işçi tazminatsız işten kovulmasını yargı haklı buluyor ama millet ve devletin meseleleri için çalışması gereken vekillerin, meclise uğramamasına kimse bir şey demiyor!"diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
Atıyorum, Meclis'e 110 imzalı kanun teklifi verilmiş. İmza sahiplerinden sadece 10-15 tanesi genel kurulda. Sözde muhalefet olsun diye o kanuna karşı çakanlar ise 5-10 kişi civarında. Komisyon toplantıları da aynı şekilde.
Adeta otomatik bir işletim sistemi, daha doğrusu 'sen hep iktidar, ben hep muhalefet' sistemi kurulmuş, hem devleti, hem de milleti işletiyorlar.
Tabi bu işletmecilik medyada sıklıkla yer almaya başlayınca Sayın Cumhurbaşkanı duruma müdahale etti. Milletvekillerine; "Rica ediyorum. Bahçede gezmeyin. Genel Kurul toplantılarına katılın" çağrısı yapmıştı. Yani birinci ağızdan, Meclis çalışmıyor itirafı yapılmıştı. Peki, hükümet çalışıyor mu? Rakamlar hükümetin de çalışmadığını gösteriyor. Örneğin; Tarım Bakanı Pakdemirli: 1260 önergeden 7 tanesini yanıtlamış.
Hazine Bakanı Albayrak: 478 önergeden 4 tanesini yanıtlamış.
Sağlık Bakanı Fahrettin Koca: 1030 önergeden 12 tanesini yanıtlamış.
İçişleri Bakanı Süleyman Soylu: 1111 önergeden 16 tanesini yanıtlamış.
Sayın Bakanlar soruların cevaplarını bilmedikleri için mi yanıtlamamışlar? Yoksa çalışmadıkları yerden sorulduğu için mi veya kâle almadıkları için mi?
Yerel yönetimlerdeki durumu da Sayın Cumhurbaşkanı açıklamıştı. AKP son Kızılcahamam kampında belediye başkanlarına, Sayın Erdoğan şöyle seslenmişti;
"Korumayla gezmeyin, yeni makam aracı almayın, kapıları herkese açın, bütçeler şeffaf olsun, yeni borçlanma yapılmasın."
Sokakta durum nasıl?
Vahim! Sadece geçen yıl 474 kadın katledilmiş. 3 binden fazla cinayet, bir o kadar intihar, binlerce yaralanma hadiseleri gerçekleşmiş.
Mahkeme salonlarının kapısındaki dava dosyalarında hırsızlık, cinayet ve fuhuş ilk sırada. Yani vatandaş güvende değil.
...***
İbrahim Kiras, 14 Ocak tarihli Karar gazetesinde, "Hangi siyaset CHP'ye yarar?"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
" AK Parti’den kopan unsurların başlattığı yeni oluşumlara karşı parti yönetim kademelerinde dile getirilen tek bir savunma var: “Bizim partinin oylarını böleceksiniz, neticede sizin de iktidara gelme şansınız olmadığına göre bu durum CHP’nin işine yarayacak.” Acaba öyle mi? Davutoğlu’nun veya Babacan’ın partisine oy verecek kişiler bu partiler kurulmamış olsa mecburen AK Parti’ye mi oy verirler?"diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
Burada her zamanki gibi sebeple sonucu birbirine karıştırma hatası (veya illüzyonu) sergileniyor. “Küskün” diye tanımlanan eski AK Parti seçmeni yeni partiler ortaya çıktığı için önceki partisinden kopmuş değil ki...
Rakamlarla düşünelim: AK Parti bir zamanlar kendi başına yüzde 50 civarında oy alabilirken şimdi aktüel oyu yüzde 40’ın altında ve MHP ittifakı olmadan yüzde elliyi alması artık mümkün görünmüyor.
Üstelik son yerel seçimdeki İstanbul ve Ankara sonuçları MHP desteğinin de yüzde elliyi garanti edemeyebileceğini gösterdi.
Diğer yandan, iktidar partisinin mevcut oyunun yüzde 40’ın altında olması basit bir hesapla eski seçmeninin yaklaşık yüzde 20’sini zaten kaybetmiş olduğunun ifadesidir.
Demek ki her beş eski AK Parti seçmeninden biri aşağı yukarı üç yıldır bu partiye oy vermiyor. Bu kayıpların yerine ikame edilen MHP oyları da artık yüzde ellinin garantisi değil.
Yani sebebi Babacan ve Davutoğlu’nun yeni parti kurmalarıyla açıklanamayacak bir erime var zaten tabanda. Bu noktadan bakılırsa yeni kurulan partilerin öncelikle eski parti tabanındaki bu küskün kesimin oylarına talip oldukları söylenebilir. Ama yeni partiler olmasa bu küskün kesimin küskünlüğü bitirip yine AK Partiye oy verecekleri pek kolayca söylenemez herhalde.
İstanbul ve Ankara seçimlerini hatırlayın. Daha bir yıl bile geçmedi üzerinden. Eski AK Parti seçmeninin “kitlesel biçimde” 31 Mart günü Ankara’da, 23 Haziran günü İstanbul’da CHP adayına oy verdikleri kesin bir gerçek.
Ekrem İmamoğlu’na ve Mansur Yavaş’a oy veren AK Parti seçmeni de mi Davutoğlu ve Babacan yüzünden bu tercihi yaptı? Yoksa iktidarın -yeni oluşumların da itiraz ettiği- yanlışlarına tepki olarak mı?
“CHP’ye yarayan” siyaset hangisi bu durumda?
İktidarın bunca zamandır her türlü uyarıya ve ülke yönetiminde ortaya çıkan onca olumsuz sonuçlara rağmen inatla sürdürdüğü “yanlışlarını devam ettirme siyaseti” CHP’ye yaramıyor mu?
Ehliyet ve liyakat ilkesinin yerine itaat ve sadakat kuralının getirilmesi CHP’ye yaramıyor mu?
Ortak aklı ve demokratik katılımı esas alan kadro hareketinin yerine inşa edilen şahıs partisi algısı CHP’ye yaramıyor mu?
Sorunları görmezden gelme, olmazsa dış güçlere havale etme, hamaset ve demagojiyle durumu idare etme… siyaseti CHP’ye yaramıyor mu?
“Çünkü çaldılar” CHP’ye yaramıyor mu?
Sağ siyaset geleneğindeki bu “CHP’ye yarar” söyleminin ilkelliğinin de fark edilip artık bunun sorgulanması lazım. Toplumu “kimlik mi ehliyet mi” ikilemine mahkûm ederek kolay yoldan oy alma devirlerinin geride kaldığını bizzat AK Parti’nin iktidara yürüyüş süreci göstermişti. Şimdi bu partinin kendisi üzerinde işe yaramayan bir silahı başkalarına doğrultmaktan medet umması trajik bir durum.
...***
Esfender Korkmaz, 14 Ocak tarihli Yeniçağ gazetesinde, "Faiz-Kur etkileşimi"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
"16 Ocak Perşembe günü yapılacak Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası (TCMB) Para Politikası Kurulu toplantısında, gösterge faizi olan bir haftalık faiz oranlarında indirim bekleniyor. Halen yüzde 12 olan gösterge faiz oranı ne kadar düşebilir? Ne kadar düşürülmelidir? Döviz kurlarına etkisi ne olur?"diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
Faizler kurlar üzerinde reel faiz üstünden etkili olur. Mevduatta reel faizi bu gün mevduata verilen faiz oranı ile beklenen enflasyon oranına göre hesaplamak gerekir. Mevduatta faiz oranlarının enflasyon altında olacağı anlaşılırsa, TL'den kaçış olur ve dövize talep artar.
Bu gün MB verilerine göre, ortalama bir yıl vadeli mevduat faizi yüzde 9,75 ve yine MB beklenti anketine göre yıllık enflasyon beklentisi de yüzde 10.01'dir. Bu demektir ki bu günkü koşullarda 2020 mevduat reel faizi stopajı da eklersek eksi 0.25 olacaktır. Gösterge faizi düşerse bankalarda mevduat faizini düşürecek. Kronik bir yapı kazandığı için enflasyonda aynı oranda düşüş beklemek yanlış olur. Bu şartlarda reel faiz daha da düşer ve TL'den kaçış hızlanır.
MB verilerine göre; Halen ticari kredilere uygulanan faiz oranı yüzde 12.23'tür. Ortalama fonlama maliyeti ise 11.74'tür. Eğer değişmezse ticari kredilerde arada 0.49 puan fark var. Bankalar tüketici kredilerinden daha yüksek faiz alıyor. Ticari krediler masraflarını kurtarmıyor.
Üstelik hükümet kamu bankalarını ucuz krediye zorluyor. Kamu bankalarının bu nedenle ortaya çıkan zararını hazine karşılıyor. Gerçekte hazine topluma faydalı olan tarım kredileri veya esnaf kredilerini desteklerse sorun olmaz. Fakat yat satın alacak birine, kamu bankalarının ucuz kredi vermesi ve zararın da hazine tarafından karşılanması, yatın bir kısmının halk tarafından vergilerle finanse edilmesi demektir. Bu durum gelir dağılımını bozar ve halkta vergiye karşı tepki yaratır.
Türkiye şartlarında tasarruf sahibi faiz getirisinden ziyade parasının değerini korumak için döviz tevdiat hesabı açıyor. Netice olarak bu kararın dolara talebine etkisi marjinal kalacaktır. Daha önemlisi de kısmen de olsa dövizin yurt dışına çıkmasına veya yastık altına girmesine neden olacaktır.