Türkiye'den köşe yazarları
Aydınlık: Büyüme geri gelse bile milyonlar işsiz kalacak
Karar:
Kılıçdaroğlu: Türkiye'nin dış politikasını Putin yönetiyor
Milli gazete:
Merkel Türkiye'ye geliyor: Haftaya temaslarda bulunacak
Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:
...***
Tuncay Mollaveisoğlu, 17 Ocak tarihli Cumhuriyet gazetesinde, “Yolsuzluk, israf, rüşvet: Meclis yok hükmünde mi?”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Şöyle bir sahne düşünün; Milyar dolarlık otoyol ve köprü projesi yapılacak, o ülkenin lideri buyuruyor; “Cemal’e, Mehmet’e, Nihat’a haber verin gelip bu işleri alsınlar.” Mesela savunma sanayii ile ilgili bir proje var; “o gruba teşekkür edin, işi ondan alın Ethem’e verin...” “Ahmet’i, Naci’yi, İbrahim’i çağırın; tüneli, demiryolunu, havaalanını onlar yapsın...””diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
Belki tam bu cümlelerle değil, ama Türkiye’de milyarlarca dolarlık rant işte böyle dağıtılıyor. Bunun neresinde demokrasi, neresinde rekabet, neresinde adalet var?
İhalelerin Türkiye’deki kadar kapalı, Türkiye’deki kadar şaibeli, adrese teslim, önceden kimin, neyi alacağı Türkiye’deki kadar bilinen başka bir ülke var mı?
Demokrasi hesap verme rejimidir.
Şeffaflık, rekabet, denetim varsa hukuk devleti vardır.
Bütçeyi halk adına Meclis yapar. Meclisin bilgisi ve onayı olmadan bütçe yapılamaz.
Demiryollarından, hava ve deniz limanlarına, köprülerden hastanelere kadar dev projelere millet adına Meclis karar verir. Çünkü her proje yurttaşın boğazından kesip ödediği vergilerle karşılanır.
Yeni rejim artık böyle bakmıyor!
Milletin egemenlik hakkını, milletin vekil seçerek oluşturduğu Meclis değil Saray temsil ediyor.
Kamu-özel işbirliği, yap-işlet-devret modelleri ile Meclis’e sormadan milyarlarca dolarlık projelere karar veriliyor. Bugün tartıştığımız tünellerden köprülere ve hastanelere kadar tüm projeler bu yolla gerçekleştiriliyor.
Peki neden?
Çünkü bu modelde rekabet yok! İstediğinize ihaleyi verebiliyorsunuz.
Çünkü bu modelde denetim yok! Sayıştay denetimi ve Meclis işlevsiz hale getiriliyor.
Bir büyük sorun daha var;
Yapılan araştırmalar, yap-işlet- devret modeli ya da kamu-özel işbirliği ile yapılan projelerin, maliyetleri yüzde 70 oranında artırdığını gösteriyor.
Şöyle söyleyeyim; bu modellerle yapılan hastaneler, yollar, köprüler, tüneller... 100 TL yerine 30 TL’ye mal olabilirdi!
Hükümet yandaşlardan oluşan havuzlar kurup, bu yapılara Hazine garantisi altında yüksek borçlanma imkânı tanıyarak 30 TL’lik işi 100 TL’ye mal ediyor!
Yüksek faizle borçlanarak hem maliyetler artırıyor hem de sıcak paranın efendilerine, para baronlarına olağanüstü kazançlar sağlanıyor!
Oysa tüm bu yatırımlar bizzat devlet eli ile yapılabilirdi. Yani devlet; iç borçlanma senetleri ile ya da yurtdışına tahvil satışı yaparak bu projeleri çok daha ucuza gerçekleştirebilirdi.
Köprü-tünel-hastane-yol işlerinde maliyetler düşer, böylece doğmamış çocuklara hayatları boyunca ödeyemeyecekleri borç yükü bırakılmazdı!
Önceki iktidar dönemleri dahil sayısız yolsuzluk haberine ve TV programına imza attım. Geldiğim nokta şudur; bu memlekette yolsuzluk ve rüşvet önlenebilirse kalkınma ışık hızı ile gerçekleşir.
Elime ulaşan bir araştırma, bu düşüncemi doğruluyor. Türkiye’de her 100 TL’nin 85 TL’si yolsuzluk, israf ve rüşvete gidiyor! Bu kirli harcamaya karşılık tefeci faizi ile borçlanıyor, yüksek vergi oranları ve zamlarla; işadamı-siyasetçi-bürokrat üçgeninde açılan kara deliği finanse ediyoruz!
…***
Mehmet Ocaktan, 17 Ocak tarihli Karar gazetesinde, “Erdoğan yeni partileri engelleyebilir miydi?”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Türkiye çok partili hayata geçtiği günden bu yana değişik partiler kuruldu, kapandı, yerine yeni partiler kuruldu, kimi partiler isim değiştirdi, kimi partiler de siyasi hayata veda ettiler. Yakın tarihimizde yani 2002 seçimlerinde bazı partiler adeta dip yaparak, bir bakıma sandıkta sıfırlanmış oldular. Hepimizin bildiği gibi 2002 3 Kasım seçimlerinin en bariz özelliği, henüz kuruluşunun üzerinden bir yıl bile geçmeyen AK Parti’nin tek başına iktidar olmasıdır. CHP dışında bütün partilerin parlamento dışı kaldığı o seçimler aynı zamanda Türk siyaseti açısından da yeni bir dönemin başlangıcıydı. AK Parti’yle birlikte Türkiye hem yeni bir siyaset etme üslubuyla tanışmış, hem de dindar köklerden beslenen siyasi bir kadroyu iktidarda deneme şansını yakalamıştı.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
Zaman zaman AK Parti’nin pozitif olarak değerlendirdiğimiz bu dönemiyle ilgili yapılan bazı itirazların altını özellikle çizmek gerekiyor. Deniyor ki: “Aslında AK Parti’nin bu tür demokratik hedefleri yoktu, toplumu ikna etmek için bir süreliğine değişimci bir fotoğraf verdiler, gücü elde edince de demokrasi treninden indiler.” Her şeyden önce hakkaniyetli bir bakış açısı, bu yaklaşıma itiraz etmeyi gerektirir. Bir kere hiçbir iktidar laf olsun diye demokratikleşme yasaları çıkarmaz ve göz boyamak için Türkiye’yi ekonomide bir üst lige taşımaz. Dolayısıyla bu negatif yaklaşımı iyi niyetli görmek mümkün değildir.
Ama bugün geldiği noktaya itiraz edebiliriz. Maalesef son beş yılda herkesin yakinen tanık olduğu gibi, aynı AK Parti o reformist kimliğini arşivlere emanet ederek, tıpkı CHP’nin tek parti dönemlerini çağrıştıran bir üslupla siyaset eder hale gelmiştir, işte bu gerçek...
Artık şunu biliyoruz, 2020 Türkiye’sinde AK Parti de içinde bulunduğu halden çok mutlu değil.
Bundan beş yıl önce kimse, AK Parti’nin bugünlere gelmesinde büyük emekleri bulunan, Tayyip Erdoğan’la birlikte yürüyen isimlerin yeni partiler kurma girişimi içinde olacağını hayal bile edemezdi. Ama yollar ayrıldı ve bilindiği gibi geçtiğimiz ay Ahmet Davutoğlu partisini (Gelecek Partisi) kurdu. Ali Babacan ve arkadaşları da yeni parti için son hazırlıkları yapıyorlar.
Şundan eminim ki, eğer reformcu kimliği ile tanıdığımız Tayyip Erdoğan yeni partilerin dillendirilmeye başladığı ilk günlerde ya da sonrasında bir sabah çıkıp; “Beyler bir dakika biz bu yola birlikte çıktık, bugün geldiğimiz noktada biraz şartların da zorlamasıyla kuruluş ilkelerimizin uzağına düşmüş olabiliriz. Ama biz hukukun üstünlüğünü hakim kılmak istiyoruz, özgürlüklerden asla taviz veremeyiz, hakkaniyete ve liyakate önem vermek zorundayız, dolayısıyla hiçbir arkadaşımızla yollarımızın ayrılmasına gönlümüz razı olmaz” deseydi, herhalde hiçbirisi yeni partiler kurmak için yollara düşmezdi. Ama tabii ki söylemin eyleme dönüşmesi şartıyla...
…***
Faruk Çakır, 17 Ocak tarihli Yeniasya gazetesinde, “Basın Kartı kimin hakkı?”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Yürürlükteki kanun ve yönetmeliklere göre, gazetecilik yapanlara ‘basın kartı’ verilir. Geçmiş yıllarda ‘basın kartı’ sahibi olanlara daha fazla imkanlar sağlanırdı. Elbette bu imkanları ‘ayrımcılık’ olarak görenler de olurdu. Belki de böyle düşünenler haklıdır. Bir meslek sahibi olmanın kişiye ‘ayrımcılık’ sağlaması tenkit edilebilir. Nihayet eskiden beri gelen bir uygulama vardır. Belli çalışma yılını dolduran ve belirlenen şartları yerine getiren gazetecilere bu kart ‘devlet’in tayin ettiği kuruluş tarafından verilir.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
Eskiden Başbakanlığa bağlı “Basın-Yayın ve Enformasyon Genel Müdürlüğü” bu iş ile görevliydi. Mesleğe başladığımız ilk yıllarda ‘basın kartı’ almak epey zordu. Çoğu zaman objektif olmayan şekilde “Çalışmalarınız yeterli bulunmamıştır” denilerek ‘basın kartı’ verilmek istenmez, ama bu tavır fazla sürmezdi. Bir ki toplantı sonrası hak edene kartları verilirdi.
Yeni sistemde ise bu yetki “T.C. Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı”na verilmiş durumda. Meselenin ‘püf’ noktası burada başlıyor. İlgili kanun ve yönetmelikler değişmediği halde bazı gazetecilere hak ettiği ‘basın kartı’ verilmiyor. Bu noktada çok önemli başka bir mesele daha var: Diyelim ki yeni ‘basın kartı’ hakkı kazananlara çeşitli bahanelerle kart verilmek istenmiyor. Eskiden olduğu gibi “Çalışmalarınız yeterli bulunmamıştır. Bir yılda şu kadar haber ve benzeri çalışmayı yapmak ve bunu belgelemek durumundasınız” denilsin. Bu bile hakkaniyete uymaz, ama kabul edelim ki uygun bir bahane olur.
Peki, en az 20 yıl boyunca ‘basın kartı’ taşıyan ve ölünceye kadar “sürekli basın kartı” taşıma hakkı kazanmış gazetecilere bu kartı ve bu hakkı vermemek ne ile izah edilebilir? Ve bu çelişkiyi gündeme taşıyan siyasetçiyi kınamak akla ve mantığa uygun olur mu? Tam aksine, bir değil yüz siyasetçi bu meseleyi gündeme taşımalı ve yüzde yüz haksız ve yüzde yüz yanlış olan uygulamanın bir günde sona ermesine vesile olunmalıdır.