Türkiye'den köşe yazarları
Cumhuriyet: Teknoloji başka bahara
Yeniçağ:
Flaş iddia: Ali Babacan AKP milletvekillerinden söz aldı!
Yenimeaj:
Trump'ın koltuğu sallanıyor
Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:
...***
Kazım Güleçyüz, 21 Ocak tarihli Yeniasya gazetesinde, "Yeni sistem ve bürokrasi"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
" Cumhurbaşkanı “Yeni sistemle ilgili sorunların yüzde 98’inin sistemden değil, eski sistemin alışkanlıklarıyla iş yapma eğiliminden kaynaklandığını tesbit ettik” dedi. Bu yönde haberler daha önce de çıktı. Sorumluluk yine uygulayıcı konumundaki bürokrasiye yükleniyor: Ya direnip sistemin düzgün ve sağlıklı işleyişini engellemekle suçlanıyor; ya çekinerek inisiyatif almamakla ya da “Reis”in haberi olmadan “Beyefendi böyle istiyor” diye onun adına iş yapmakla. Sonuçta, ne yapsa yaranamıyor."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
Evvelce “AİHM kararları bağlayıcıdır, ama ülkemin, devletimin geleceğini ilgilendiren durumlarda bana kimse önceliğin AİHM içtihatlarında olduğunu söyleyemez” sözü ile 15 Şubat 2018 tarihli köşemize konu olan eski Başdenetçi yeni sistemdeki arıza ve aksaklıkları da etraflı bir şekilde değerlendirmiş.
Belli ki, o da sistemin akıl hocalarından. Genel kanaati: Sistemde kusur yok, ama uygulamada ve uygulayıcılarda epeyce var. Sıraladığı maddelerden bazıları, bu kusurlar hakkında kayda değer ipuçları veriyor:
- Sorun oluşturan alanlarda ivedi çözüm bulunması. (Demek bu konuda zorlanılıyor.)
- Yetki ve görev sınırlarının net belirlenmesi ve sağlıklı bir koordinasyonun sağlanması. (Demek görev ve yetki sınırları belirsiz ve sağlıklı bir koordinasyon sağlanamıyor.)
- Birleştirilen bakanlıklar dahil, çelişkili kararların önüne geçilmesi. (Demek yeni sistemde birbiriyle çelişen kararlar alınıyor.)
- Atama ve yükselmelerde kariyer ölçütlerinin objektif olması. (Demek öyle değil.)
- Kamu görevlilerinin usulsüz çıkar sağlamaya yönelmemesi. (Demek yönelenler var.)
- Çoğu iddiadan öteye gidemese de, tesbit edilen kayırmacılığın önüne geçilmesi. (Demek “iddia” denilse de kayırmacılık var.)
- Fazla harcamaların önlenmesi. (Demek önlenemeyen fazla harcamalar ve israf var.)
Bu tesbitlerin sahibi Nihat Ömeroğlu, Milliyet’te çıkan iki günlük yazılarını Amin Maaluf’un şu sözüyle sona erdirmiş:
“Tarihler, kişiler, tutkular ormanında kaybolmak istemiyorsak, bazen budama bıçağıyla vura vura bir yol açmak gerekebilir.”
Tek adamın elindeki bıçakla, öyle mi?!
...***
Taha Akyol, 21 Ocak tarihli Karar gazetesinde, "Yargıda zikzaklar"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
" Yargıtay Başkanı Sayın İsmail Rüştü Cirit “yargı bu kadar zikzak yapmamalı” diyor.Konu malum: FETÖ davasında Korg. Metin İyidil, ilgili ağır Ceza Mahkemesi’nce ağırlaştırılmış müebbed hapse çarptırıldı. İlgili istinaf mahkemesi ise beraat ve tahliye kararı verdi!"diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
Gerçekten çok acayip bir durum. Acayiplik bu kadar da değil. İstinaf hakimleri hakkında inceleme başlatan HSK bunun sonucunu beklemeden hemen bu üç hakimi başka illere tayin ediverdi. Metin İyidil dosyası hakkında nihai ve inanıyorum ki doğru kararı Yargıtay 16. Ceza Dairesi verecek. Yargıtay üyeleri hakkında HSK’nın hiçbir yetkisinin olmadığını belirtmeliyim. Ama ilk derece ve istinaf hakimleri üzerinde HSK son derece etkilidir. Belirli kritik davalarda hoşa gitmeyen hakimlerin HSK tarafından hiçbir soruşturma olmaksızın oraya buraya atanması veya o dosyadan uzaklaştırılması neredeyse rutine dönmüştür!
Soma davasının hakimleri, Gaziantep ve Antalya hakimleri, Enis Berberoğlu davasında, Osman Kavala davasında ve Kılıçdaroğlu ile ilgili davalarda hakimler böyle HSK tarafından değiştirilmiştir.
Hakimleri bu tür atamaların baskısından kurtarmayı amaçlayan “hakim teminatı” kanunu anlı şanlı törenlerle ilan edilmişti fakat bir yılı geçtiği halde hâlâ Meclis’e bile gelmedi.
Bunları hatırlatmamın sebebi, “bağımsız ve tarafsız yargı” ilkesinin sözle değil, bunu sağlayarak anayasa ve kanun hükümleriyle gerçekleşeceğine, bizde ise bunun çok eksik olduğuna dikkat çekmek…
İşte Yargıtay Başkanı Sayın İsmail Cirit de nihayet tepki gösterdi.
Yargıtay Başkanı Cirit, arkadaşımız Saygı Öztürk’e yaptığı açıklamada şöyle diyor:
“Yargıda aynı konuda bu kadar farklı değerlendirme olabilir mi? Olmaması lazım. Beraat kararı veren mahkeme başkanı ve üyelerini kararın arkasından görevden alan HSK’nın bu tavrı da yanlış.”
Rahip Brunson ve gazeteci Deniz Yücel davalarında yaşananları hatırlatan Cirit şöyle devam ediyor:
“Biz, bir taraftan ‘Yargı bağımsız’ diyoruz, yargıda yarın daha güzel şeyler olacağını söylüyoruz. Ertesi gün bu kişiler serbest bıraktırılıyor. Böyle bir şey olabilir mi? Yargı, millet adına bir vekalet yetkisini kullanıyor. Hakimlerin, bu vekalet görevini hiçbir şekilde başkasına vermemesi lazım geldiğini söylüyoruz.”
Peki, hakimler milletten aldıkları ‘yargılama vekaleti’ni kime veriyorlar, siye sormak gerekmez mi?
Yargı bağımsızlığına gereken hassasiyeti göstermediği için defalarca eleştirdiğim Sayın Cirit’in şu sözleri, son derece haklı bir feryattır:
“Devletimiz büyük sıkıntıya girecek diye her yerde, yargı, kuvvetler ayrılığı, hakim bağımsızlığını, bir takım şeylerin yanlış gittiğini söylüyorum. Doğruları göstermeye çalışıyoruz.” (Sözcü, 18 Ocak)
İktidarla hiçbir tartışmaya girmemiş bir yüksek yargıcın “devletimiz büyük sıkıntıya girecek” diye endişe belirtmesi bir alarm değil mi?
Sayın Cirit Yargıtay 16. Ceza Dairesini “AİHM kararları doğrultusunda” örnek gösteriyor. Doğrudur, ben de 16. Ceza Dairesi’nin âdil kararlarını öven yazılar yazdım. Fakat Yargıtay’ın birinci derece mahkemesi gibi davrandığı davalar için bunu söylemek çok zor, hatta endişe beyan etmek lazım.
Bu ağır adalet yaralarımızın kökeninde, anayasa ve ilgili kanunların “bağımsız ve tarafsız yargı” amacıyla değil, dün “vesayet”i ve bugün “siyaset”i güçlendirmek için düzenlenmiş olması vardır….
Siyaset yargıyla ilgili anayasa ve kanunları değiştirirken, yargıyla ilgili kadroları düzenlerken siyasi gözle baktı, FETÖ’den arınmış ‘yeni’ yargı kurumlarına bile görüş sormadı.
İşte Sayın Cirit’in 2017 Adli Yıl açıliş konuşmasındaki sözleri:
“Yargıtay’a atanan ve gerekse Yargıtay’dan ayrılan hakim ve savcıların tayinlerinde Yargıtay’ın görüşü alınmamakta, topluma karşı hesap verirlik bakımından Yargıtay’ı âdil olmayan bir konumda bırakmaktadır.”
Türkiye’de kuvvetler ayrılığını, yargı bağımsızlığını gerçekleştirecek yeni bir anayasa lazım. Sayın Cirit’in dediği gibi “toplumsal mutabakatla anayasa lazım.”
Öyle bir anayasal düzende adlî yıl törenleri de adlî mekanlarda yapılır; yürütme erkinin zirvesinde değil.
...***
Ali Sirmen, 21 Ocak tarihli Cumhuriyet gazetesinde, " Belki de iyi oldu"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
" Adam, Ankara 2. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından FETÖ üyesi olmaktan ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına çarptırılıyor. İstinafa gidiyor, Ankara 20. Bölge Adliye Mahkemesi kararı bozuyor, beraatına ve tahliyesine karar veriyor. Savcılığın itirazı üzerine, Ankara 21. Bölge Adliye Mahkemesi tekrar müebbete hükmediyor ve ardından da yakalanması kararını veriyor. Bunların hepsi de yasal mahkeme kararları. Ankara 20. Bölge Adliye Mahkemesi’nin beraat ve tutukluluk halinden salıverilmesine karar verdiği aynı dosyada, Ankara 21. Bölge Adliye Mahkemesi müebbet hapse ve tekrar tutuklanmaya hükmedecek deliller buluyor ve suçu sabit görüyor."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
Aynı dosya, aynı kanunlar, aynı usul hukuku, aynı delillerle işlevleri birbirinin aynı iki mahkeme, aynı kişi hakkında iki yüzde yüz ters yönde karar alabiliyor.
Bu durumda bunlardan birinin doğru birinin yanlış olması gerekir.Hangisi doğru hangisi yanlış?
Hangisi adil, hangisi zalim?
Metin İyidil hakkında hangi mahkemenin kararı daha doğrudur, bunu bilmek de bu durumda mümkün olmuyor.
Ve bütün bunları görünce insanın aklına ister istemez, Osman Kavala’nın iki yılı çoktan aşan tutukluluğu geliyor. Anımsayacaksınız, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), Gezi olaylarının düzenleyicisi olarak cebir şiddet kullanarak müesses nizamı devirmek ve yürütme ile yasamanın işleyişlerini engellemekten tutuklu olarak yargılanan Osman Kavala hakkında, cebir şiddet kullandığı yolunda hiçbir müspet delil olmadığından, iki yılı aşan tutukluluk halinin Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin (AİHS) 4, 5 ve 18. maddelerinin ihlalini oluşturduğundan derhal tahliyesine hükmetmiş, ama anayasanın 90. maddesinin, amir hükmüne karşın davaya bakan mahkememiz, tutukluluk halini devam ettirmişti.
Şimdi sormak gerek: Metin İyidil’in palas pandıras beraatını ve tahliyesini, içlerine sindiremeyenler Osman Kavala’nın tutukluluk yoluyla yargısız infazını içlerine sindiriyorlar mı? Adalet Bakanı bu konuda ne der acaba?