Türkiye'den köşe yazarları
Aydınlık: FETÖ'nün siyasi ayağı ortaya çıktı
Yenişafak:
Sağlık Bakanı Koca'dan 'grip' açıklaması: Herhangi bir ilaç sorunu yok
Star:
FETÖ'de iç savaş: Üçe bölündüler!
Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:
...***
Cevher İlhan 22 Ocak tarihli Yeniasya gazetesinde, "Yargının “tâlimat”la siyasallaştırıllması…"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
" Cumhurbaşkanı’nın, istinaf mahkemesi tarafından beraat kararı verilerek tahliye edilen eski Korgeneral Metin İyidil’le ilgili kararı alenen eleştirmesi, yargının bağımsızlığını, tarafsızlığını ve “yargının tâlimatlandırılması” tartışmasını tekrar gündeme getirdi. Tam da Adalet Bakanı’nın “yargı reformu” paketini açıkladığı sırada mahkemenin kararı hakkında “tâlimatını verdim; sağ olsun Adalet Bakanlığımız ve savcılarımız bu noktada adımlarını attılar. En kısa sürede yapılan operasyonda yakaladılar, tekrar ceza uygulanmaya başlandı” ifâdesi, mahkemenin kararından sonra yürütmenin başı olarak “yargının tâlimatlandırıldığı”nın açık ikrarı oldu."diyen yazar, yazıswının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
Peşinden kararı veren hâkimler hakkında “İlginç olan şey şu kararı veren kişi veya kişilerin de FETÖ’cü olması bu işin nerelere vardığını gösteriyor” isnadıyla kesinleşmiş yargı kararı olmadan, görevdeki hâkimler hakkında ithamda bulunması, akabinde HSK’nın söz konusu hâkimler hakkında soruşturma başlatması, yargının vaziyetini bir defa daha deşifre ediyor.
Hukukçular, bir yargı kararının ancak yine sıralı olarak bir yargı kararıyla ortadan kaldırılabileceğini, Ceza Muhâkemeleri Usûlüne göre istinat mahkemesinin kararının ancak Yargıtay’da temyiz yoluyla yok sayılabileceğini; bu açıdan iktidar partisi genel başkanı olarak yürütmenin tepesindeki Cumhurbaşkanı’nın bu ifâdelerinin “yargıya kaba bir müdahale” olduğunu belirtiyorlar.
Yürütmenin yanısıra yasama ve yargının yürütmenin başı cumhurbaşkanına bağlanmasıyla, yüksek yargı başkanlarıyla üyelerinin ve HSK’nın büyük bir bölümünün atanmasının “tek kişi”nin uhdesine verilmesiyle, Yargıtay Başkanı’nın ikrarıyla, “yüzde 70 olan yargıya güven yüzde 30’lara düşmüş.” (gazeteler, 3. 12.11)
Keza AYM eski Başkanı’nın yakınmasıyla da, “Toplumda yargıya güven azalmış”; HSK Başkanvekilinin tesciliyle “Yargıya güven gerilemiş.” Adalet eski bakanlarının, yüksek yargı temsilcilerinin ve iktidara mensup Meclis eski Başkan’larının “Adalet saraylarını yaptık, ama içini dolduramadık, Türkiye’de yargı bağımsızlığı ölmüştür” hayıflanmalarıyla “yargıya güven” dibe vurmuş. (gazeteler, 22.4.16; 11.5.15; DHA, 22.4.16)
Neticede, AYM’nin on beş üyesinden on ikisi ile yüksek yargı organları başkan ve üyelerini büyük oranda, hâkim ve savcı atamalarını yapan HSK’nın dörtte birini doğrudan, geri kalanını bürokratlar arasından cumhurbaşkanının atamasıyla yargıda da “tek şahıs” mutlak otorite sahibi yapılmış. Yüksek yargıya ve yargının kilit noktalara iktidar yanlılarının getirilmesiyle yargı tamamen siyasetin emrine sokulmuş. Ve demokrasilerin temel vasfı olan “kuvvetler ayrılığı”nın ortadan kaldırılmasıyla, yargı bütünüyle “partili cumhurbaşkanı”na bağlanarak “sıfırlanmış.”
Oysa Anayasanın 138. maddesi “Hiçbir organ, makam, merci veya kişi, yargı yetkisinin kullanılmasında mahkemelere ve hâkimlere emir ve tâlimat veremez; genelge gönderemez; tavsiye ve telkinde bulunamaz” hükmünü getirmiş. Hâkimlerin kararına yargı dışından “tâlimat” öncelikle hukuku öldürüyor. (Milliyet, 16.5.15)
Yargıtay Başkanı’nın “Beraat kararı veren mahkeme başkanı ve üyelerini kararın arkasından görevden alan HSK’nın bu tavrı da yanlış. O zaman yargı bağımsızlığına gölge düşüyor. ABD’li Rahip Brunson, gazeteci Deniz Yücel ile ilgili kararları örnek verdim” demesi ve “Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AHİM) nezdinde özellikle “hak ihlâlleri” konusunda aramızda “bazı şeyleri anlatamıyoruz” diye konuşması, yargının siyasete biat ettirilmesinin vahim sonucunun ifâdesi. (Saygı Öztürk, Sözcü 18.1.20)
...***
Mehmet Ocaktan, 22 Ocak tarihli Karar gazetesinde, "AKP ve şeffaf yönetim anlayışı"başlılı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
" Türkiye’nin en temel problemlerinden birisi, devlet yönetiminde hukukun üstünlüğüne dayalı şeffaf bir yönetim anlayışının inşa edilememiş olmasıdır. Bugün pek çok konuda dillendirdiğimiz şikayetlerin, aslında vatandaş olarak ülke yönetiminde ne olup bittiğinden açık ve net olarak haberdar olamamamızdan kaynaklandığını biliyoruz. Oysa demokratik toplumların en karakteristik özelliği, yasamada, yürütmede ve yargıda yapılan bütün faaliyetlerin anayasa ve yasalar çerçevesinde hesap verilebilir ve şeffaf bir anlayış zemininde yürütülüyor olması esastır."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
Kuşkusuz bu şeffaflığın sağlanabilmesi için de yasama, yürütme ve yargı arasında güçler ayrımının sağlanması, yürütmenin sınırlandırılması demokrasilerin olmazsa olmaz şartıdır. Ve tabii ki sağlıklı işleyen bir demokraside medyanın bilgi ve enformasyona dair işlevi de son derece önemlidir. Çünkü stratejik bir öneme sahip olan medya toplum ve yönetim arasında iletişimi sağladığı gibi, aynı zamanda kamu adına gözetleyen ve denetleyen bir özelliğe sahiptir.
Maalesef son dönemde Türkiye’de hukukun üstünlüğü ve kuvvetler ayrılığı prensipleri çerçevesinde yürüyen şeffaf bir yönetim anlayışından söz etmek mümkün değildir. Oysa AK Parti, geçmişte ülkede yargıya çeşitli şekillerde müdahalelerin olduğuna ve yargıçların tarafsız olarak karar vermelerinin engellendiğine dikkat çekerek yola çıkmış ve “21. yüzyılın demokratik devletinde, yöneticilerin hesap verme sorumluluğu, katılımcılık, öngörülebilirlik ve şeffaflık, temel unsurlar olarak öne çıkmaktadır” diyerek şeffaf bir yönetim vadetmişti.
Ancak bugün geldiğimiz noktada yönetim erkinin, toplumu ilgilendiren önemli konularda yeterince şeffaf olduğunu söylemek mümkün olmadığı gibi, medyanın da bilgilendirme ve denetim konusunda işlevini yerine getirdiğini söyleyemeyiz.
Mesela darbe girişimi ve FETÖ üyeliğinden bir mahkemede ağırlaştırılmış müebbet alan Korgeneral Metin İyidil’e bir başka mahkeme tarafından nasıl beraat ve tahliye kararı verebildiğini henüz anlayabilmiş değiliz. Bir gün sonra bir başka istinaf mahkemesi tarafından tutuklama kararının verilmesini de... Şimdilik, yargı kararı olmadan tahliyeci hakimler FETÖ’cü oldukları belirtilerek sürgün edildiler ve perde kapandı... Ama toplumun zihnindeki soru işaretleri devam ediyor...
Mesela, Kanal İstanbul’un geçeceği güzergahtaki araziler yerli ve yabancı kişiler tarafından çoktan kapatılmış, kim bunlar bilmiyoruz. Fısıltılar halinde herkes bir şeyler söylüyor, ama ne kadarı gerçektir onu da bilmiyoruz. Oysa demokratik toplumlarda, özellikle böylesine büyük rantların söz konusu olduğu projelerde her şey açık ve şeffaftır. Dahası açık toplumlarda üzeri sır perdesiyle örtülmüş gizli-kapaklı işler olmaz. Aynı şekilde havaalanı ve köprü gibi devlet garantili büyük yatırımlarda da kim ne kazanıyor, nasıl kazanıyor bilmiyoruz, yani yeterince şeffaf değil.
...***
Hakan Topkurulu, 22 Ocak tarihli aydınlık gazetesinde, "Borçlanma ekonomisi neden bitti?"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
" ALİ BABACAN geçen yıl, 2019 Kasım ayında ne demişti "Borcu ben bulurum." O kadar yetenekli ki, dili tatlı ve güven verici ki, karşılığında hiçbir şey vermeden Babacan’ı görünce akan sular duruyor, keselerin ağzı açılıyor. Evet tabloya bakarsak dolar bazında Türkiye’nin 2013 yılına kadar ciddi şekilde büyüdüğünü görebiliriz. 2013 yılında 952 milyar dolar ile neredeyse 1 trilyon dolara yaklaşmışız."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
Bu büyümenin tüketim, ithalat ağırlıklı ekonomi gibi tartışmalara bu yazı kapsamında girmiyorum. Ancak nesnel olarak neden borçlanmanın bu büyümenin temeli olduğu, bu tarihten sonra neden küçülmeye başlandığı, bundan sonra neden bu politikaların terkedilip, sürekli vurguladığım "DEVLET - ÖZEL SEKTÖR (KARMA EKONOMİ) VE PLANLI EKONOMİ - İTHAL İKAMESİ" olarak özetlenebilecek programa geçilmesi gerektiği daha net belli olacak.
2013 yılındaki 952 milyar dolarlık rekordan sonra GSYH inişe geçiyor. 2016 yılında ufak bir düzeltme yapsa da düşüş devam ediyor, 2018 yılında 789 milyar dolarlık bir tutar karşımıza çıkıyor.
Peki, 2013’te ne oldu da bizim GSYH küçülmeye başladı, aynı zamanda kur artışlarında da ivme yükseldi.
Olan aslında FED (ABD Merkez Bankası) 2008 yılında aldığı bilanço büyütme (Para basıp, dünyaya dağıtma) politikasının 2013 yıl sonu itibarıyla bittiğini, yaklaşık 4.5 kat büyüyen FED bilançosunu makul düzeye çekmek (Yani bastığı dolarları geri toplama) kararı almasıydı.
Türkiye’nin büyümesinin işte esas kaynağı buydu. Özelleştirilen KİT’lerden gelen kaynak, satacak KİT kalmadığı için zaten tükenmişti. Bir de borçlanma kaynağı kesilince, ne kadar çırpınsanız tutunacağınız dal yok.