Ocak 28, 2020 10:37 Europe/Istanbul
  • Türkiye'den köşe yazarları

Cumhuriyet: depremin siyaseti olmaz

Yeniasya:

deprem sonrası yeni hastalıklara dikkat

Milli gazete:

Hasar belli oldu riski tespit etmeliyiz

Şimdi ise hafta içi köşe yazları:

...***

Orhan Bursalı, 27 Ocak tarihli Cumhuriyet gazetesinde, "Sayın Erdoğan, depremi durduramazsınız ama ölümleri azaltabilirsiniz..."başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

" Cumhurbaşkanı kızgın. Medyada iktidara yöneltilen eleştirilere veryansın ediyor, “Çileden çıkaracak şeyler yazıyorlar” diyor. İktidara kimse niye deprem yerine gitmediniz, niye yardım etmiyorsunuz; bakanlarınız, valileriniz nerede diye eleştiri yöneltmiyor.İki nokta var eleştirilerde, ilki bugüne kadar topladığınız ve toplamı 60 milyar lirayı bulduğu söylenen deprem yardım paraları nerede, nereye harcandı? Bu, çok tabii bir halk soruşturmasıdır. Fakat bu yolda sorular Meclis’te de yöneltildi size ve hepsi yanıtsız kaldı.Bunu yanıtlamak o kadar zor mu? Hayır."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

...***

Halkın bu sorusuna yanıt vermek zorundasınız.. Eski bakanınız Mehmet Şimşek “duble yollara harcadık” demişti. Bu resmi bir yanıt olarak kabul edildi. Öyle mi? Bunu sizden duymak istiyor millet!

İktidarınıza yakın bir TV’de bir yazar hesap verdi: Konut yapıldı, dedi. 1.4 milyon liralık bir konut hesabı ortaya çıktı. Evet, toplu konut yapıldı ama TOKİ kendi geliri gideri içinde bunları yapıyor. İktidarınızdan bugüne kadar TOKİ’ye toplanan deprem paralarını verdik diye bir açıklama gelmedi. Yazarınıza mı düştü bunun hesabını kitabını yapmak?!

Bizim için itibar, uluslararası ve yerel endekslerde hep iyi durumda olmaktır, o zaman göğsümüz kabarık yaşarız ve gezeriz. Sizin için önemli olmayabilir, ama bizim için çok önemlidir, çünkü ülkemizle doya doya iftihar etmek istiyoruz. Bize 91. sırada bir ülke yurttaşı gözüyle bakılması bizi utandırıyor!

Sayın Cumhurbaşkanı,

20 yıldır ne yaptınız depreme karşı sorusu da sizi kızdırmış.

Kızacağınıza bunun dökümünü yapmanızı, bilgilendirmenizi bu millet hak etmiyor mu? O kadar mı, asla hesap ve sorularına yanıt verilmeyecek, açıklama yapılmayacak bir kitle Türkiye Cumhuriyeti yurttaşları?

Sayın Cumhurbaşkanı, “Depremi engelleyecek bir araç mı var” diye soruyorsunuz..

Hayır yok. Depremi engelleyemezsiniz, dünyada kimse engelleyemez. Milyarlarca, trilyonlarca tonluk büyük levhaların kaymasını durduramazsınız. Bu şu demek: Koskoca Anadolu levhasını durdurmaya çalışmaktır. Yok öyle bir şey!

Ama depremin kesin olacağına ilişkin bilimsel bilgiler o kadar doğrulanıyor ki her yerde, bilimin hiç olmazsa kesinleştirdiği bilgiler ışığında, yine bilimin öngördüğü önlemleri almak, her iktidarın öncelikli görevidir. Çünkü bir iktidarın öncelikli var oluş nedeni, yurttaşlarının can ve mal güvenliğini sağlamaktır.

...***

Galip Dalay, 27 Ocak tarihli Karar gazetesinde, "Muhasebe"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

"Uzunca bir süre AK Parti’ye oy verenler için bu tercihlerinin gerekçesi gayet basit ve netti: İktidar, ülkeyi geçmiş yüklerinden kurtarıp geleceğe taşıyordu. Aynı sürecin bir parçası olarak iktidar, muhafazakarları da merkeze taşıyordu. Bu durumun yarattığı toplumsal dönüşüm ile sosyolojik ve siyasal eşitlenme hali hem iktidar, hem muhafazakarlar hem de Türkiye için hayırlı bir sürece işaret ediyordu."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

...***

Fakat gün geçtikçe, AK Parti’ye  oy vermenin gerekçesi o kadar net olmamaya başladı. Tam aksine bu oy verme  siyasi ve ahlaki bir yük taşımaya başladı. İktidar, Türkiye’ye, 80’lerin ve 90’ların kamu vicdanında mahkum olmuş kötü hafızalarını ve deneyimlerini tekrardan yaşatmaya başladı. Adeta geride bırakılması ümit edilen bir korku filmi yeniden başa sarıyordu. Bu sefer de iktidar ve kontrolündeki medya, bol bol korku pompalayarak, sürekli öcüler göstererek ve ülkeyi daimi bir şekilde reel veya suni kriz psikolojisine mahkum ederek, aynı seçmen grubunun rızasını kazanmaya çalıştı. İktidarın krizi derinleştikçe, iktidar daha fazla korku siyasetine müracaat etti. Korku ve kimlik siyaseti aracılığıyla da kendisiyle muhafazakarların kaderini birbirine bağlamaya çalıştı. Ve hâlâ da öyle yapıyor. Bu siyasetin ve stratejinin gerekçesi gayet basit: İktidarın epey bir süredir izlediği siyasete karşı yükselen toplumsal hoşnutsuzluğun özellikle muhafazakarlar nezdinde AK Parti ve Erdoğan’ın aleyhine olacak şekilde bir seçmen davranışına dönüşmesine engel olmak. Son yerel seçimleri kısmi ölçüde ayrı tutacak olursak, bir süredir seçim sonuçları veya seçmenin oy davranışları toplumda gelişen ve derinleşen hoşnutsuzluğun boyutunu tam ortaya koymuyor. Muhafazakar seçmenin post-AK Parti döneminde kendilerine karşı uygulamaya sokulabilecek rövanş siyaseti korkularıyla siyasal alternatifsizlik onları siyaseten AK Parti’nin hinterlandında dondurdu.

Bu süre zarfında muhafazakar kesim, iktidarın diğer toplumsal kesimlere karşı izlediği haksız ve gayrimeşru birçok uygulamasına aktif destek vermese dahi susarak pasif destek sundu - bazen de kimlikçi bir dayanışmayla aktif destek de sundu. Veya en azından iktidarın uygulamalarına karşı sesli bir itiraz geliştirmedi. Benzer şekilde, iktidarın muhafazakar toplumsal veya sivil alanı kendisiyle eşitleme hatta kendisine mahkum etme hamlelerine karşı bir tutum ortaya koymadı. Fakat iktidarın uygulamalarına yönelik itirazlar görece daha tekil bir siyasal kimlik ve söylemden çıkıp daha çoğulcu bir karakter kazanmaya başladıkça, iktidarın mağdur ettiği veya iktidarın gazabına uğrayan kesimler de sosyolojik olarak genişledi ve çeşitlendi. Muhafazakarlar da iktidarın kaba güç siyasetinden paylarını almaya başladılar. Bu durumun en bariz ve en güncel halini İstanbul Şehir Üniversitesi ve BİSAV örneklerinde yaşadık.

Davutoğlu’nun parti kurmasından sonra iktidar, Şehir üniversitesi ile BİSAV’a yaptığı siyasal operasyonlar ve kayyum atamalarıyla muhafazakar kesimden herhangi bir grup, kurum ve aktörün kendisinin çizdiği çerçevenin dışına çıkması halinde kamu gücünü ve kamu zorunu onlara karşı herhangi bir meşruiyet kaygısı gütmeden kullanacağını net bir şekilde ortaya koydu. Yani, muhafazakar alanı sadece temsil eden değil, bu alanın en azından bir kısmını aynı zamanda tehdit eden bir iktidar ile karşı karşıyayız. Bu yolla da iktidar kendisine bir siyasal koruma kalkanı oluşturmaya çalışıyor.

Fakat, iktidarın epey bir süredir rakipleriyle rekabeti veya toplumsal alanda yükselen itirazları bu şekilde tehdit yoluyla ve devlet gücüyle bastırmaya çalışması veya onları bir asayiş ve yargı meselesine indirgemesi, onu daha az değil daha çok dokunulur kılıyor.

...***

Mehmet Kara, 27 Ocak tarihli Yeniasya gazetesinde, "Basın dördüncü kuvvet mi?"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

"Basına uygulanan ambargo kimi zaman programlara çağrılmama, kimi zaman resmî ilânların kesilmesi, kimi zaman da basın kartı verilmemesi ya da yenilenmemesi şeklinde tezahür edebiliyor.60 senedir gazetecilik yapanlar dahil ömrünü gazeteciliğe vermiş insanlar cumhurbaşkanının hatta bakanların dahi programlarına dâvet edilmemekten şikâyet ederken, basına uygulanan haksız ve hukuksuz uygulamalara maalesef artık iyice alışılmış durumda! Ancak buna alışmamak gerekiyor."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

...***

Dördüncü kuvvet olması gereken basının tekrar eski konumunu alması gerekir. Demokrasi de önemli yeri olan basının bu duruma düşürülmesi kabul edilemez, edilmemeli…

Medyanın düştüğü durumu bir olay üzerinden değerlendirmek gerekiyor.

“Asla emin olmadan önemli şeyler söyleyip utanılacak duruma düşme” anlamında bir gelen “Büyük lokma ye büyük söz söyleme” diye bir atasözümüz var.

2016 yılında, “AKP’li Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın uçağına binmeyeceği”ni üstüne basa basa söyleyen o dönem Hürriyet yazarı şimdi ise gazetenin Genel Yayın Yönetmeni olan Ahmet Hakan’ın, Berlin dönüşü Erdoğan’ın uçağında en arkaya geçerek “yüzünü gizlemiş” şekildeki bir görüntüsü dikkat çekti. 

Fotoğrafın birinde Coşkun’un yüzü hiç görünmezken diğerinde de çok az görülüyordu. Bu fotoğrafla ilgili “utandığı için yüzünü sakladı” yorumlarını Coşkun, “Vallahi bilemiyorum, billahi bilemiyorum” şeklinde cevaplamaya çalışmış…

Basının düştüğü ya da düşürüldüğü durum gerçekten hem çok düşündürücü hem de çok vahim… 

Demokrasilerde 4. kuvvet olan basının durumunun en yakın zamanda düzeltilmesi gerekiyor. Yoksa bu tür olaylar basının etkinliğini ve inanılırlığını azaltıyor ve gittikçe de azaltacaktır. 

Bundan da görev önce gazetecilere düşüyor…