Şubat 02, 2020 10:12 Europe/Istanbul
  • Türkiye'den köşe yazarları

Cumhuriyet: AKP’nin ‘yerel’de ince hesapları

Yeniçağ:

Zam yağmuru halkı bezdirdi

Karar:

Deprem vergileri duble yola gitti

Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:

...***

Işık Kansu, 1 Şubat tarihli Cumhuriyet gazetesinde, “Deprem Algı Operasyonu”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Depremi bile bir “algı operasyonu” olarak kullanıyorlar. Anlayın, o denli beter durumdalar. Yaşadığımız felaketin ertesi günü yoldaydık ve önce FETÖ karargâhı, şimdi de AKP borazanı yapılan TRT’nin radyosunu dinliyorduk.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor: 

…***

Kadın sunucu, sanki bir bayram töreninden canlı yayın yapıyordu. Kurduğu her tümceyi “içimiz ışıyor”, “umudumuz yeşeriyor”, “hayata tutunuyoruz”, “sevince boğuluyoruz” diye bitiriyordu.

Dinleyen, kâğıt gibi olmuş enkazın altından herkesin canlı çıkarıldığını sanırdı. İşler tıkırındaydı, bakanlar görev başındaydı, dahası bizzat Cumhurbaşkanı oradaydı. Duruma el koymuşlardı. Canımız yanmıştı azıcık, o kadar. Reis; yaralarımızı okumuş, üflemiş, hiçbir şeyciğimiz kalmamıştı. Geçmişti her şey. Herkes mutlu ve mesuttu artık. 

Söyleşi yaptığı bilim insanı, “Biz Elazığ’da olası bir deprem konusunda yetkilileri uyardık, raporumuzu ilgili yerlere sunduk, belediyeye önerilerde bulunduk, ama sonuç alamadık” filan deyince sunucu, sözünü kesiyor ya reklama gidiyor ya da başka bir yere bağlanıyordu.

Olay yerindeki TRT muhabiri de, bir kazazedenin enkazdan çıkarıldığını anlatıyor, ama ölü olduğunu söylemekten özenle kaçınıyordu. “Şimdi ambulansa koydular, üzerine battaniye örttüler, hastaneye götürüyorlar, durumunun ne olduğunu göremiyoruz, bilemiyoruz, yetkililerden henüz bilgi alamadık” diye laf üzerine laf üretiyordu.

Reis oradayken, bir yurttaşın enkazdan ölü çıkarılması hiç uygun bir davranış değildi doğrusu...

Adalet ve Demokrasi Haftası’nda yurdu dolaştık, Uğur Mumcu’yu, Muammer Aksoy’u, Türkiye’nin öldürümlerle aramızdan alınmış birikimli aydınlarını, onların ilkelerini, yürekliliklerini ve bize bıraktıkları ödevleri yurttaşlarımızla paylaştık.

En önemlisi, yurttaşlarımızın üzerlerindeki karamsarlığı atarak, sinmişliği yırtarak; yeniden geleceği kurmak, ulus egemenliğini yerine oturtmak, halkçı yönetim dizgelerini sağlamak yolunda çok kararlı olduklarını gördük.

İnsanların gözündeki ışıltıyı yakaladık. Tünelin ucunda ışık görünmüş... Yakındır, ampulü söndüreceğiz.

…***

Cevher İlhan, 1 Şubat tarihli Yeniasya gazetesinde, ““Deprem araştırmasına ‘ret’, yeni saraya ‘evet””başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Elazığ - Malatya depreminin ardından da muhalefetin verdiği Meclis Araştırma Komisyonu kurulması teklifleri de yine iktidar cânibince reddedildi. Ne var ki bununla kalınmıyor; “Depremlerde ihmallerin araştırılması, alınması gereken önlemlerin görüşülmesi amacıyla âcil bir çalışma yürütülmesi elzemdir” gerekçeli önergenin AKP ve MHP oylarıyla reddedilmesinden sonra, İmar Komisyonu’ndan geçen kanun teklifiyle daha önce -Temmuz 2019’da- Anayasa Mahkemesi’nin “kıyıların özel mülkiyete konu olamayacağı, doğal ortamının korunması ve herkesin ortak kullanımına açık olmasının zorunlu olduğu” gerekçesiyle iptal edilen Ahlat’daki Saray Meclis gündemine getirilmesi dikkat çekici.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

…***

Aslında iktidar partisince Meclis Genel Kurulu’na bir imar yasası getirilerek, Ağustos 2018’de Cumhurbaşkanı’nın, “Ekonomik kriz - mriz yok, hepsi manipülasyon” diyerek Ahlat’ta Van gölü kıyısında on bin dönüm arazi üzerinde -Ocak 2019’da- yine AKP’nin teklifiyle Kıyı Kanunu’nda “kıyılar, sahil şeritleri, doldurma ve kurutma yoluyla kazanılan arazilere ilişkin yapı ve yapılaşmaya dair sınırlayıcı hükümler uygulanmaz” özel değişikliğiyle buna zemin hazırlanmıştı.

Özetle 1050 odalık Beştepe Sarayı ile İstanbul Tarabya’daki Huber Köşklerine ilâveten, millî sarayların TBMM’den alınıp Cumhurbaşkanlığı’na bağlanmasıyla başta Dolmabahçe Sarayı olmak üzere Vahdedddin Köşkü, Beylerbeyi Sarayı, Beykoz Kasrı ve Yıldız Sarayı Cumhurbaşkanı’nca kullanılırken ve Marmaris - Okluk Koyu’ndaki küçük köşkün çevresindeki arazi ve işyerleri kamulaştırılarak arazinin imar plânlarının değiştirilip doğal sit alanında mevzuata aykırı olarak toplam 113 bin 443 metrekarelik alanı kapsayacak 300 odalı yazlık saray kompleksi yapılırken, görkemli yazlık saray yapılırken, tam da 41 vatandaşın vefat edip 1.600’den fazlasının yaralandığı, deprem enkazının halen kaldırılmadığı ve siyasi iktidarın ihmal ve sorumluluklarının tartışıldığı vetirede Ahlat Sarayı’nın apar topar Meclis’in gündemine sokulması, siyasi iktidarın önceliğindeki vahametini ele veriyor.

 “İktidara ilişik medya”nın her gün yeni bir skandalı ortaya çıkıyor. Özellikle iktidardakilerle oldukça yanlı ve tarafgir “çanak sorular”la  tam bir garabet sergileniyor. 

Son “Afrika turu”ndan dönüşünde Cumhurbaşkanı’nın, “Bir defa Kılıçdaroğlu’nun ne kabinemizi ne şu anda o bölgede çalışan milletvekillerimizi falan ağzına almasını yakıştıramam” diye başladığı ve “Bunlar yatıyor kalkıyor ‘o parayı (deprem için toplanan paraları) nereye harcadınız?’ diye soruyorlar. Harcanması gereken yere harcadık. Bundan sonra da Bay Kemal’e bu tür şeylerin hesabını vermeye zamanımız yok!” diye çokça tartışılacak ithamlı çıkışının uçağa alınan bir “gazeteci”nin “yorumlu garip sorusu”nun cevabı oldukça çarpıcı.

Zira “gazeteci”, “Son yıllarda depremlerden sonra ülkemizde iki tavır ortaya çıkıyor. Devletin tavrı, muhalefetin tavrı… Devletin tavrı son 17 yılda birçok depremde milletle dayanışma içinde. Muhalefet ise deprem üzerinden siyaset yapıyor. ‘Millet ittifakı’nın bileşenleri de medyasıyla, STK’larıyla başka bir algı oluşturuyor. Kılıçdaroğlu ‘Deprem vergileri nereye harcandı?’ dedi. Bu tavrı sormak isterim. Devletin 1999 öncesi tavrıyla bugünkü tavrını değerlendirebilir misiniz?” diye soruyor.

Ve “Muhalefet deprem üzerinden siyaset yapıyor. ‘Millet ittifakı’ başka bir algı oluşturuyor” diye peşinen muhalefeti suçlayan “siyasi yandaşlık” ve “tarafgirlik” akan tuhaf soru, “iktidara ilişik gazeteciğin” son bir garabeti olarak kayıtlara geçiyor.

Deprem tartışmalarında bir ilginç tartışma da konunun uzmanlarının depreme tedbir çağrılarını “fırsat devşirme” ve “istismar” ve “karalama kampanyası” eleştiren Cumhurbaşkanı’nın “Depremi durdurma şansınız var mı? Böyle bir imkân zaten söz konusu değil. Bunu dünyanın hiçbir yerinde, hiçbir ülkenin yapması mümkün değil” ifadesiydi. 

Doğrusu, kimsenin “depremi durdurma şansı” yoktu; ama “deprem yıkımına tedbir” mümkündü. Japonya’da olduğu gibi dünyanın birçok ülkesinde sağlam binalarla, güçlü altyapıyla deprem tahribatını aza indiren önlemlerin imkânı vardı. Kamuoyunda sorulan ve Meclis’te verilen önergelerin maksadı da bu idi. Ve bu önergeler AKP ve ortağı tarafından reddedilmişti…

…***

İbrahim Kiras, 1 Şubat tarihli Karar gazetesinde “devletin malını yemeyen keriz mi?”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Elazığ’daki felaketin ardından yeniden gündeme gelen “Deprem vergileri nereye harcandı” tartışmaları sırasında bugüne kadar daha çok Amerikan filmlerinde işittiğimiz bir söz kalıbı da çokça kulaklara çalındı: “Ben vergi veren bir vatandaşım, vergimin nereye harcandığını bilmek hakkım!” Toplumsal zihniyetimizdeki bir değişimin habercisi olabilir mi bu söz? Ne de olsa bizim toplumda egemen olan zihniyet kodlarına göre vatandaş-devlet ilişkisinde patron vatandaş değil devlettir. Türkiye’de vatandaşın kendini “devlet memurlarının patronu” gibi görmesi söz konusu olamaz.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelre yer veriyor: 

…***

Devlet bizim bugünkü toplumun (çoğunluğunun) zihninde “bize ait” bir kurum değildir. Bizim dışımızdaki bir yapıdır. Hep birlikte oluşturduğumuz milli varlığın siyasi/bürokratik çatısı olarak görmeyiz devleti. 

Kamu malını bu yüzden “milli servet”imiz olarak görmeyiz. “Devletin malı deniz yemeyen keriz” sözünde ifadesini bulan ahlaksızlığı meşrulaştırmanın açıklaması işte budur. 

Kamu malını çalan çırpan olursa “bana ne” deriz, gidenin bizim kendi cebimizden gittiğini akıl etmeyiz. Sözgelimi hazine arazisini çevirip üzerine bina dikenlere “Bu toprakta benim de payım var. Kimin mülkünü gasp ediyorsun” demeyiz biz. Çünkü kendimize ait görmeyiz devletin malını. Aynı şekilde “vergiden kaçınan” şirketlerin “kaçındığı” paranın aslında bizim paramız olduğunu düşünmeyiz.

Bizim gibi ülkelerde güç ve zenginliğin yegâne dağıtım merkezi olan devletin “bunlar” tarafından ele geçirilmesini istemeyiz. 

Zaten devlet, bizim olmadığına göre, ele geçirilecek bir kaledir. Onlar ele geçireceğine bizimkiler ele geçirsin dediğimiz güç kaynağıdır.  

Türk toplumunun ciddi bölümü için siyasetin anlamı da budur. İşte bu yüzden kurumların iyi yönetilmesi değil, “bizimkiler” tarafından yönetiliyor olması tercih edilir. İşte bu yüzden seçimi “biz” kazanırsak demokrasi ve millet iradesinin tecellisi olur, “onlar” kazanırsa “göbeğini kaşıyan çobanın oyu” veya “çünkü çaldılar” olur.

Ülkemizde seçime katılma oranlarının Avrupa toplumlarından daha yüksek olması da demokrasi tutkumuzdan değil, “aman, sonra onlar gelir” korkusundandır. 

Siyasi ihtilaflara konu olan meseleler 80 milyonun kaybı veya zararı olarak değil şu veya bu kesimin çıkarı veya talebi olarak düşünüldüğü için çözümsüz kalır.