Şubat 03, 2020 10:48 Europe/Istanbul
  • Türkiye'den köşe yazarları

Cumhuriyet: 'Genç işsizlik en önemli problem'

Yeniçağ:

Yüzyılın fiyaskosu gerginliği artıracak

Milli gazete:

İsrail’le ticarete tam gaz!

Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:

...***

Mustafa Balbay, 2 Şubat tarihli Cumhuriyet gazetesinde, "Halkı ‘en kaz’ yerine koy Kızılay’ı ‘enkaz’ yap!"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

" Elazığ depreminden sonra, daha yaralar sarılmadan, enkaz kaldırma çalışmaları tamamlanmadan iki büyük önlem alındı: Sosyal medyada iktidarı eleştiren paylaşımlar hakkında soruşturma açmak... Halktan yardım toplama kampanyası düzenlemek... Birinci şıkka şöyle “alıştık”: Dünyada sosyal medya paylaşımları üzerinden terör örgütü üreten başlıca ülke biziz. Türkiye’nin farklı illerinden aynı olayla ilgili benzer tepkiyi veren herkes, “tam üyesi olmamakla birlikte, terör örgütüne yardım ve yataklık eden” bir örgüt üyesi olabiliyor!"diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

...***

Çık işin içinden çıkabilirsen!

Halktan yardım toplamak ise en kestirme yol. Çok da çaba harcamaya gerek yok. Yolla mesajı, destek tamam! Böylesi büyük felaketlerde toplumsal dayanışma elbette çok güzel, birlik beraberlik duygusunu yüceltir. Ancak böyle bir dayanışmanın başlıca motor gücü tam bir güven ortamıdır.

Zira güven, tek kullanımlıktır!

Kayboldu mu, geri getirmek çok zordur! Yukarıda aktardıklarımız genel doğrular.

Günlük tartışmaya girmek gerekirse; Kızılay’a yapılan 8 milyon dolarlık bir yardımın sadece 75 bin dolarlık diliminin gerçekten Kızılay kapsamında tutulduğu, kalanının meşhur, fevkalade alakaya mazhar Ensar Vakfı’na aktarıldığı Kızılay yönetiminin de kabul ettiği bir gerçek.

Altını çizelim:

Halktan topladığı doğalgaz paralarıyla işlevini sürdüren Başkentgaz, Kızılay’a bağış yapıyor... Bu bağışın sembolik bir kısmı Kızılay’da kalıyor, kalanı Ensar Vakfı’na gönderiliyor!

Bu, işin ilk aşamada “görünen” yanı...

Devamı ise soru işaretleriyle dolu. Bunlara girmeden önce yapılan yardım ve bağış tutarlarını paylaşalım:

2013’te 88 milyon 151 bin lira.

2014’te 74 milyon 510 bin lira.

2015’te 54 milyon 355 bin lira.

2016’da 1 milyar 173 milyon TL, yüzde 2058 arttı. (Kerem Kınık dönemi)

2017’de 2 milyar 261 milyon TL, yüzde 92.7 arttı.

2018’de 3 milyar 465 milyon TL, yüzde 53.2 arttı.

Tablo, Kızılay’a bağışların belli bir düzeyde seyrederken Kerem Kınık döneminde hızla arttığını gösteriyor.

İnsan salt bu rakamlara baksa ne kadar çok sevinir; halkın merhamet duygusu yükseliyor, Kızılay da buna karşılık veriyor.

Ancak kazın ayağı öyle değil. 

Halk bir bakıma “kaz” gibi görülürken, Kızılay kurumu da adeta “enkaza” çevrilmiş.

Kâğıt üzerinde yardım ve bağışlar artmış görünüyor ama gerçek başka!

Kızılay’a yapılan bağışların önemli bir bölümü resmi açıklama ile “vergiden kaçınmak” için bir yol olarak kullanılmış! Doğrusu burada yolsuzluk yok, tam tersine başka bir yol bulma var!

Kızılay’a yardım yaparak herkesin vicdanına seslenen bir adım atacaksınız... Ancak bu yardım gerçekte Kızılay’a değil, denetim mekanizmalarından uzak, ama iktidara yakın bir kuruma gidecek...

Oradan nereye gidecek?

Soru içinde soru!

Önceki gün konuyu deşerken şu iddia karşımıza çıktı:

Aslında bağış, Ensar’da da kalmıyor, oradan başka bir yere gidiyor!

Bu zincir herkesin gözü önünde, halkı “kaz” yerine koymak, devlet kurumlarını enkaz haline getirmekten başka bir şey değil.

...***

Mehmet Faraç, 2 Şubat tarihli Yeniçağ gazetesinde, " Son kazık "yol"da ey millet!.."başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

" Kaynar sudaki kurbağa teorisi var ya, herhalde bu sinsi strateji son 20 yılda olduğu kadar, tarihin hiçbir döneminde bu kadar pervasızca uygulanmadı... Baskıyı "yavaş yavaş" arttırmak ve toplumun refleksini ölçmek için milletin damarına bu kadar basılmadı hiçbir dönemde...Türk Ulusu, yine tarihin hiçbir döneminde bu kadar ezilmedi, bu kadar horlanmadı, bu kadar yıpranmadı ve bu kadar da sömürülmedi..."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

...***

Ve tarihin hiçbir aşamasında, hiçbir millet sosyo-politik kıskacın cenderesinde nefes alamaz hale getirilirken, ülkesine, kanunlara ve kendisini yönetenlere karşı bu kadar sabırlı olmadı...

Kurbağa teorisi işte bu yüzden sinsice uygulanıyor bu ülkede...

Sabrı sınama çabaları milletin sabrını iyice tüketmeye devam ederken, pervasız bir gidişat zaten enflasyon-zam-pahalılık çıkmazında neredeyse ekmek alamaz hale gelen milyonların nefesini iyice keserken, siyasal iktidar durmuyor, vurdumduymazlığın güzergahında dörtnala koşmaya devam ediyor...

Ve "vergi taslağı" adı altında, kaynar sudaki kurbağa teorisini bir kez daha uygulama stratejisi, halkın gırtlağını biraz daha sıkmak için sinsi bir tuzağı daha uygulamaya hazırlanıyor...

Bir zamanlar "kendi kendine yeten 7 ülkeden biri" olmakla övünen Türkiye, AKP'nin iktidara gelişiyle birlikte, üretim ekonomisini bir tarafa atarak dışa bağımlılığı artırırken, diğer yandan da ülkenin tüketilen kaynakları arz-talep dengesini yerle bir etti...

Ve samandan-karpuzdan sonra neredeyse maydanoz ithal edecek noktaya getirilen koca Anadolu varlık içerisinde yokluk yaşayarak tükenmeye devam ediyor...

Türkiye'nin milli kaynakları aslında kendine yetiyor ama tarihte görülmemiş yolsuzluk- usulsüzlük-peşkeş-talan rezaleti gündemden hiçbir zaman düşmediği için ve son dönemde bu konudaki skandallar belediyeler üzerinden yağmur yağarcasına deşifre olduğu için memleket yokluğun girdabında savruldukça savruluyor...

Zengin ve yoksul arasındaki uçurumun hızla büyüdüğü, 2 milyon yurttaşın işsizlik maaşı için devlete başvurduğu, üniversite bitirmiş 1 milyonu aşkın gencin iş aradığı ve milyonlarca insanın da işsizlik çıkmazında ayakta durmaya çalıştığı bir ülkede, AKP'nin halkın üzerine sürekli yük bindirme stratejisi her gün yeni bir "vergi" yöntemiyle karşımıza çıkıyor...

Daha geçtiğimiz yıllarda bisikletlere vergi getirmeye çalışmadı mı bu iktidar?..

Daha geçen aylarda tatile gidecek yurttaşlardan vergi almak için bir proje geliştirmedi mi bu hükümet?..

Daha geçen haftalarda, lüks konut vergisi adı altında yurttaşlara emlak vergisi kazığı atmak için çaba harcanmadı mı memlekette?..

Kaynar sudaki kurbağa teorisi ile yavaş yavaş dayatılmaya çalışılan yeni vergi girişimleri toplumun tepkisi üzerine geri çekilmedi mi?..

Peki, "yeter artık" dedirtecek yeni vergi tuzağına ne demeli?..

...***

Taha Akyol, 2 Şubat tarihli Karar gazetesinde, "Adalete güven yok"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

" Anayasa Mahkemesi eski Başkanı Sayın Haşim Kılıç, kendisiyle yaptığım mülakatta yargının bağımsızlığının ve tarafsızlığının ölçüleceği yeri şu sözlerle ifade etmişti:“Yargının tarafsızlık ve bağımsızlığının test edildiği yer kuşkusuz siyasi davalardır. Diğer davalarda sorunlar daha çok teknik içeriklidir.”Öyle ya, siyasi güç siyasi davalara müdahale etmek ister..."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

...***

Nitekim tutuklama, tahliye, tahliyenin reddi, AİMH ve AYM kararlarına uyulup uyulmaması gibi konular tamamen mahkemelerin yetkisindedir ama siyasi davalarda bu tür kararları siyasi gücün açıkladığına dair pek çok örnek vardır.

Mümtazer Türköne’nin tahliyesinin bir türlü gerçekleşmemesi ve bireysel başvurusunun da AYM’de “İkinci Bölüm” tarafından reddi ilgi çekicidir.

Aynı davada yargılanmış olan Şahin Alpay ve Mehmet Altan dosyalarını AYM Genel Kurul’unun, Türköne’ye ise ikinci Daire’nin bakması ilginç değil mi?

Altan ve Alpay elbette haksız olarak tutuklanmıştı. Zaten Mehmet Altan’ın davası tamamlandı, beraat etti! Üç yıl hapisten sonra!

Mehmet Altan ve Şahin Alpay dosyalarında AYM’nin evrensel hukuku yansıtan şu iki tespiti fevkalade önemlidir: (B. No: 2016/1692)

• Evvela ‘zor’ yani cebir şiddet faktörü:

“Suçlamaya konu yazılarda hükumetin görevden zorla uzaklaştırılması gerektiği yönünde bir ifade yer almamaktadır…” (Paragraf 98)

Türköne’nin yazılarında da aynen böyledir ama “çoğulcu, rızaya ve katılıma dayanan bir iktidar denklemi çıkacak” diye yazması bile darbe teşvikçiliği gibi gösterilmiştir!

• Peki, 17/25 Aralık’ı desteklemek gibi iktidar karşıtı sert yazılar ‘darbeye hazırlık’ olabilir mi? AYM şöyle diyor:

“Kamuoyunun bir kısmının ve muhalefet liderlerinin dile getirdiklerine benzer görüşlere yer verdiği yazılarının FETÖ/PDY’nin amaçlarına hizmet etmek için yazıldığının kabulünü gerektiren nedenler iddianamede somut olgularla açıklanmamıştır. Bu görüşlerini Zaman gazetesinde yazması FETÖ/PDY’nin amaçları bilinerek ve bu amaçlar doğrultusunda kaleme alındığına dair tek başına yeterli bir olgu olarak değerlendirilemez. (Paragraf 1000)

Türköne’nin başvurusunu reddedenler bu hukuki gerçekleri dikkate almamıştır.

AİHM kararında “derhal tahliye” denildiği halde, Osman Kavala ikinci duruşmada da tahliye edilmedi. Mahkeme tabii “AİHM bizi bağlamaz” diye bir gerekçe göstermedi; böyle bir şey büsbütün skandal olurdu.

Mahkeme “AİHM kararı kesinleşmedi” şeklinde yeni bir gerekçe yarattı. Çünkü Adalet Bakanlığı üç ay içinde AİHM kararına itiraz edebilir; ondan sonra da AİHM’deki süreç bir yıla yakın zaman alabilir.