Şubat 04, 2020 10:29 Europe/Istanbul
  • Türkiye'den köşe yazarları

Cumhuriyet: Yavaş, Gökçek dönemine büyük fark attı

Yeniçağ:

Nuri Okutan: "Önce seçim sistemini değiştirirler"

Yeniasya:

Öztrak'tan dikkat çeken Kızılay iddiaları

Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:

...***

Mehmet Kara, 3 Şubat tarihli Yeniasya gazetesinde, “Acılar üzerinden siyaset yapılmaz”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Türkiye maalesef kutuplaştı. Bunda siyasetçilerin büyük rolü var. Bütün ülkeyi ilgilendiren sevinç ve hüzünde bile birlik beraberlik sağlanamıyor. Bunu en son 41 insanımızın vefat ettiği Elazığ-Malatya depreminde yaşadık. Daha depremin ilk anında insanlar göçük altında kurtulmayı beklerken özellikle de sosyal medyada yaşananlar kutuplaşmanın ne boyuta geldiği gösterdi.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

…***

Bütün bu çirkinliklere rağmen millet olarak dayanışmanın en güzel örneği verildi. Başta bakanlar ve görevliler olmak üzere vatandaşlarla birlikte bölgede büyük bir gayretle çalıştılar. Buna şükrederken, devleti yönetenlerin ve siyasetçilerin de bundan “ders” çıkarması gerektiğini düşünüyoruz.

Ancak şurasını da unutmamak gerekiyor. Türkiye bir deprem ülkesi. Manisa, Ankara ile başlayan Elazığ-Malatya ile devam eden depremleri ülkenin değişik bölgelerinde her gün yaşıyoruz.

Bu yüzden de her an deprem olacak gibi, yapıların sağlam yapılması, denetimlerin sıklaştırılması, deprem için toplanan kaynakların yerinde ve zamanında kullanılması, deprem uzmanlarının görüşlerine değer verilmesi gerekiyor.

Enkazlar kaldırıldıktan, insanların yaraları sarıldıktan ve konutlarına yerleştirildikten sonra eksikliklerin, deprem sırasında yapılan hataların hesabı sorulur. Bu aşamada, “Altyapımız yeterli mi, hazırlıklı mıyız, yaşadığımız binalar güvenli mi?” sorularına cevaplar aranmalı. Klişe bir söz var ya, “Deprem değil, bina öldürür” diye… Ne kadar da doğru.

Özetle, birlik ve dayanışma ruhunun ön plânda olması gereken yerde siyaset yaparsanız en büyük yanlışı yapmış olursunuz. Çünkü acılar ve felaketler üzerinden, siyaset yapılmaz.

Deprem konusunda birçok açıklama ve yorum yapıldı. Günlerdir depremi konuşuyoruz ancak bir süre sonra yine unutulup gidilecek. Alınacak tedbirler, yapılması gerekenler unutulacak tâ ki yeni bir depreme kadar!

MHP Ordu Milletvekili Cemal Enginyurt, açıklamasında bu konuya dikkat çekiyor. Enginyurt, “Deprem bize Allah’ın en büyük uyarısı. Öyleyse bu uyarıya kulak tıkamayalım, acil tedbirler alalım. Deprem bölgelerinde, kentsel dönüşüm başlasın. Binalar güçlendirilsin, toplanma sahaları hazırlansın, kurtarma ekiplerinin sayısı artırılsın. Velhasıl İlahi uyarıyı dikkate alalım” diyerek işin özetini yapmış. Başka söze gerek var mı?

Kimi zaman “Ben üç dönemde de ‘Meclis Başkanı olayım’ dedim. Tayyip Bey izin vermedi” sözlerini söyleyen kimi zaman “Başkanlık sisteminin mimarıyım” diyen Burhan Kuzu, 2020 yılının bolluk yılı olacağını söylemiş. Buna “inşaallah”tan başka bir şey denir mi?

Aynı zamanda Cumhurbaşkanlığı Hukuk Politikaları Kurulu Üyesi de olan Prof. Dr. Burhan Kuzu, 2020 yılının neden bolluk yılı olacağını da şöyle anlatıyor: “Dedelerimiz çocukluk yıllarımızda geçim derdini değerlendirirken ‘7 yıl bolluk 7 yıl darlık’ olur derlerdi. 2013 yılından önceki yedi yıl bolluk, bu tarihten sonraki yedi yılda darlık çekildi. Tabii ki bolluk-darlık göreceli bir kavram. Bu hesaba göre 2020 yılı bolluk yılı olacak…” Bakalım Sayın Kuzu’nun bu temennisi gerçekleşecek mi? Ama biz bolluk olması için dua edelim…

…***

Arslan Tekin, 3 Şubat tarihli Yeniçağ gazetesinde, “Adalet çöküntüsü”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“"Adalet"in terazisi doğrulamıyor. Adalet timsali hanımın da gözleri açık.Eski korgeneral hakkında birbirine zıt iki karar ve R. T. Edoğan'ın beraat için: "Yargı camiamız için çok çok üzücü bir adım olmuştur. İlginç olan şu: Kararı veren kişi veya kişilerin FETÖ'cü olması olayın nereye geldiğini gösteriyor. Hak er ya da geç yerini buluyor. Müebbet hapse mahkûm olmuş bir kişinin tahliyesini nasıl verebiliyor. Bu anlaşılır bir şey değil. Adalet Bakanlığımız ve Savcılığımız hemen harekete geçip yakalandı." demesi ve ardından kararı veren hâkimlerin sürülmesi, "adalet"te bir "denge" olmadığını bir kere daha gözler önüne serdi.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

…***

Aklıma takılan şu: Bir üst mahkeme olarak beraat kararı verdiyse, bir dinlemeleri, gerekçeleri neymiş anlamaları, önceki müebbet kararının gerekçelerle karşılaştırmaları gerekmez miydi? Bir gün içinde "Vay sen nasıl beraat kararı verirsin!" dediler, üç hâkimi oraya buraya yolladılar. Kurulu düzenleri bozuldu. Çocukları varsa kim bilir ne hâle düştüler.

Siyasetin eli adaletin üzerinden ne zaman çekilirse, ancak o zaman hâkimler, kanunlar ve vicdanlarıyla baş başa kalırlar. Onların da adaletin terazisini dengeleyebilmeleri iyi yetişmeleriyle mümkündür.

Fethullahçılık badiresi tam atlatılamadı. Bu hassasiyeti anlıyoruz. Ama adalet mekanizmasına da "güveneceğim adam" diyerek, kendi yandaşlarını dolduramazsın. Nerede partinin adamı varsa kimi savcı, kimi hâkim yapıldı. 

"Tek Adam" her şeyin önünde ve tek karar mercii.

Allah bilir, hak gözeten hâkimler, dört gözle emekliliklerini bekliyorlardır, şu cendereden bir kurtulsak, diyorlardır.

"Saray Hükûmeti" içinde Adalet Bakanı Abdulhamit Gül, bana çok iyi niyetli geliyor. Güven verici konuşuyor. Ancak hiçbir şey elinde değil. Kusura bakmasın o bir vasıta. Güven vermesinden bile "Yukarı" yarar sağlıyor.

Fikir söylemek suç olmamalı ama suç! İçeride darbeyle hiçbir alâkası olmayan, Cemaat'in hiyerarşisinde hiçbir surette yer almamış gazeteciler, yazarlar mahpus.

Üyelerinin tamamını iktidar partisi tarafından seçilen HSK, Adalet Bakanı'nın başkanlığında, müsteşarının denetiminde çalışması başlı başına "adalet çöküntüsü"dür. Hiçbir şey düzeltemeyiz.

…***

İsmet Özçelik, 3 Şubat tarihli Aydınlık gazetesinde, “AKP’de bakan sıkıntısı”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Ak Parti’de bir de bakan sıkıntısı var. Bir değil, birkaç yönlü. Çözüm bulunmuş değil. Nasıl çözüleceği de bilinmiyor. Genelde rahatsızlık büyük. Ama, Reis’in tepkisinden korkulduğu için susuluyor. Sıkıntının bir nedeni ilişkiler. Parti-bakan ilişkileri bozuk. Milletvekili-bakan ilişkisi felaket. Milletvekilleri burnundan soluyor. Erdoğan birtakım önlemler aldı. Ama sonuç verdiği söylenemez. Bakanların tek derdi Beştepe. Sadece oraya karşı sorumluluk duyuyorlar. “Reis bizi beğensin, gerisini boş ver” anlayışı hakim.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

…***

Üstelik bunu birlikte çalıştıkları bürokratlarla da paylaşıyorlar. Bütün adımların buna göre atılmasını istiyorlar. Her kararı Beştepe’ye soruyorlar. Buna şube müdürleri de dahil. Yaşananlar artık mizah konusu. Parti yönetiminde de bakanlara itiraz çok. Bakanların faaliyetleri ile oy arasında bağ kuruyorlar.

Bu da oya dönüşecek” diyorlar. Ama karamsarlık hakim. Bir Ak Parti kurucusu ile bakanları konuştuk.Yılların politikacısı. Devlet tecrübesi de var. Umudu tükenmek üzere. Meclis dışı bakan atamalarına soğuk. Güçlendirilmiş parlamenter sistemden yana. Değerlendirmesi özetle şöyle: “Bir araştırma yapılmış. Bakanların tanınırlık oranları belirlenmiş. Tanınırlığı yüzde birin altında olanlar var.

Bunlarla mı oy artıracağız. Geç bunları geç. Yanlıştan hemen dönülmeli.” “Bakan sıkıntısı” Beştepe duvarlarını aşmış görünüyor.

“Erdoğan neşter atacak” diyenlere rastladım. Herkes bakan değişikliğini konuşuyor.

Bugün, yarın derken, aylar, yıllar geçti. “Hasanali Türküsü” tabiri kullanılıyor. Erdoğan’ın hesabı bilinmiyor. Ama “Adam bulamıyor” diyen çok. Bakalım önümüzdeki günler ne gösterecek. Erdoğan’la görüşüp uyarmak isteyenler olmuş. Ama kimse gerçek düşüncesini söyleyememiş. Önleri kesilmiş. Kendileri böyle söylüyor. Yolum bir toplantıya düştü.

Kalabalıktı. İlginin yoğun olduğu gruba yöneldim. Milli Eğitim’in üst düzey yöneticileriymiş. Kimseyi tanımıyordum. Bu nedenle daha çok dinledim. Sohbetlere kulak kabarttım. Duyduklarıma inanamadım. İşte onlardan biri: Milli Eğitim Bakanı üst düzey yöneticilerle toplantı yapmış.

Derslik sayısını sormuş.

Kimse yanıt verememiş. Çok şaşırmış. Sonra, “Temel bilgileri bana küçük kağıtlara yazıp verin, sürekli yanımda olsun” demiş.

Yöneticiler kendi aralarında konuşmuşlar. “ÖSYM sınav yapıyor, derslik sayısını bilir” görüşü öne çıkmış. ÖSYM’ye sormuşlar, onlar da yanıt vermiş. Ama,”Biz bütün dershaneleri kullanmıyoruz” notu da düşmüşler.

Bunun üzerine yeniden çalışma başlamış. Dışarıdan hizmet satın alma yoluna gidilmiş. İhale süreci günlerce sürmüş. Neyse kaç derslik olduğu belirlenmiş. Bu arada araştırma yaparken ek bilgiler de istenmiş.