Şubat 05, 2020 11:08 Europe/Istanbul
  • Türkiye'den köşe yazarları

Karar: Erdoğan ve Putin telefonda İdlib'i görüştü

Yenişafak:

Avcılar Belediyesi’ne ait araçların, CHP mitinglerine çalıştığı tespit edildi

Milli gazete:

İktidar yanlıştan dönmüyor:AKP ülkeyi borca sürüklemeye devam ediyor

Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:

...***

Cevher İlhan, 4 Şubat tarihli Yeniasya gazetesinde, “Yüzyıl’ın fitne planı”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Gerçek şu ki hiçbir Amerikan başkanının yapamadığı fütursuzlukla BM’nin bütün kararlarına, uluslararası hukuka ve kurallara aykırı olarak “İsrail’den ziyade İsrailci” kesilip tek taraflı Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak ilân edip, milletlerarası yasaları çiğneyerek Amerikan Büyükelçiliğini Filistin’in başkentine taşıyan, Suriye’ye ait Golan tepelerindeki İsrail işgalini tanıyıp arka çıkan ve Obama’nın İran’la yaptığı “nükleer anlaşma”yı bozan Trump’ın kıdemli danışmanı - asistanı ve Yahudi damadı Jared Kushner ile diğer Siyonist ve Evangelist danışmanlarının hazırladığı “yüzyılın planı”, aslında Siyonizmin “arz-ı mev’ud (vaadedilmiş topraklar)” üzerinde kurulması ütopyasına dayanan “büyük İsrail projesi”ne ortam oluşturma maksatlı bir “Siyonist ilhak planı.””diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

…***

Başta damadıyla kabine üyelerini tek tek sayıp, “İsrail’i seven bir takım” teminatını veren Trump, Netanyahu ve İsrail’e övgülerle açıkladığı “plân”ı sunarken “Filistinlilerin bağımsız bir devlet kurmaları için bulunmaz bir fırsat” çarpıtmasına başvursa da, aslında “iki devletli çözüm” esasını toptan ortadan kaldırıyor ve “bağımsız Filistin devleti” ihtimalini dahi peşinen yok ediyor. 

Dahası, binlerce Filistinli çocuğu, kadını, yaşlıyı katleden soykırımcı İsrail’in işgal ve zulmünü “meşrulaştırıyor”; altı milyonu bulan Filistinli mültecinin evlerine dönmesine izin vermezken, Doğu Kudüs ve Batı Şeria’da BM kararlarına rağmen kurulan yasadışı Yahudi yerleşim birimlerindeki işgali “yasallaştırıp” kalıcılaştırıyor. 

Ayrıca Batı Kudüs’ün yanısıra Doğu Kudüs’ü de İsrail’e bırakıp Kudüs’ü bütünüyle İsrail’in başkenti yapmakla kalınmıyor. Kudüs’ün bütünü İsrail’e verilip, Filistinliler “Doğu Kudüs” diye daha da doğuya ve dışarıya kaydırılmış dış bölgelere sürülüyor. Buna göre Kudüs’e ancak “izin”le girebilecek Filistinli Müslümanlar, Mescid-i Aksa’yı ancak “turist” olarak ziyaret edebilecekler!

Keza Filistinliler topraklarının yüzde 13-14’üne indirilmiş dar bölgedeki “açık hava hapishanesi”nde kalacaklar. “Filistin devleti”, askerî - savunma gücü olmayan, polis gücünün İsrail’in uhdesinde olduğu çok parçalı bir “yerel yönetim”den oluşacak. Gazze ve Batı Şeria birleştirilmeyerek toprak bütünlüğü olmayan, adacıklardan oluşan “parçalı Filistin”, bütünüyle İsrail’in kuşatmasında olacak; Mısır, Lübnan ve Ürdün’le, hiçbir ülke ile sınırı olmayan, denizden ve karadan çıkışı ve hava sahası da bulunmayan abluka altındaki Filistin’e İsrail her an müdahale edebilecek!

Özetle, Batı Şeria ile her bahaneyle bombalanan abluka altındaki Gazze’yi ayırarak, istediği zaman kapatabileceği köprüler, tüneller, alt - üst geçitlerle tamamen izole edip birbirinden ayırmakla Filistin’i parçalama tuzağı kuruluyor. 

Filistin topraklarının yüzde 80’i İsrail’e verilip işgal kat kat genişletiliyor; Filistin daha da küçültülüyor. İsrail’in gasbettiği Filistin topraklarında ABD ve İngiltere gibi küresel emperyal güçlerin kontrolünde İsrail’in güdümünde bir oluşum, başta Ortadoğu’daki Arap ülkeleri olmak üzere İslâm âlemine empozeyle kabul ettirilmeye çalışılıyor.

Trump’ın, Müslüman ülkelerin İsrail işgalini tanımamasını kastederek, “İslâm dünyasının 1948’de yaptığı hatayı düzeltmenin zamanı gelmiştir” tehdidiyle, işbirlikçi ve maşası krallıklara ve bazı Körfez ülkelerine şantajlar savurarak “desteğini çekip çökerteceği” şantajıyla “İsrail’i tanıma”ya zorlaması bunun tezâhürü. 

Ve garip olan,  bütünüyle İsrail’in Siyonist hedeflerini gerçekleştirmeyi amaçlayan, Filistin’i ikiye bölüp tefrikaya sokan, Filistin topraklarındaki işgali genişleten, Doğu Kudüs’ü de Filistin’in elinden alıp bütünüyle “İsrailleştiren” Trump’ın Yahudi damadının yürüttüğü “yüzyılın plânı”na karşı Ankara’nın tavrının hâlâ “kınamak”la kalması…

…***

Esfender Korkmaz, 4 Şubat tarihli Yeniçağ gazetesinde, “Kendi enflasyonumuza döndük”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Ocak 2020 ayında, enflasyon oranları Tüketici Fiyatları Endeksinde (TÜFE) yüzde 1,35 ve Yurt İçi Üretici Fiyatları Endeksinde ise (ÜFE) yüzde 1,84 oranında arttı. Yıllık olarak TÜFE oranı  yüzde 12,5 ve ÜFE  oranı da  8,84 oldu. 2004 yılından itibaren yüzde 10 dolayında seyreden yıllık TÜFE oranları 2018 kur şoku ile artmış ve  geçen sene Ocak ayında da 20,35 olmuştu. Yıllık Yi-ÜFE oranı da 23,93 olmuştu.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

…***

2020 Ocak ayında enflasyon yeniden yüzde 12,5 seviyesine çıktığına göre, kur şokunu atlatmış oluyoruz. Ancak enflasyon yüzde 20'leri geçince yüzde 10 enflasyonu da doğal görmeye başladık. Zira Merkez Bankası yüzde 70 olasılıkla, 2020 yılı sonunda TÜFE oranını yüzde 6,2 ile yüzde 10,2 aralığında; orta noktası yüzde 8,2 olarak tahmin ediyor. Arada 4 puan fark var. Dünyada 2020 yılında beklenen ortalama enflasyon oranı bizim MB sapma aralığı kadar yanı yüzde 4 olarak tahmin ediliyor.

Aslında bu tahminin veya hedefin Türkçesi; ''Kırılganlık o kadar yüksek ki, 2020 de enflasyonda değişen bir şey olmayacak '' şeklindedir.

Doğrusuna bakarsak; enflasyon para politikası ile ancak yüzde 10 düzeyine iniyor. Yüzde 10 kronik enflasyon da yapısal sorunlardan ileri geliyor.

* Faktör verimliliğinin düşük olmasından,

* Kamu kaynaklarının etkinsiz kullanılmasından,

* Devlette kurumsal yapının bozulmasından,

* Piyasada oligopol yapılar olmasından, bankaların kartel oluşturmasından;

* Finans sektörü ile reel sektör arasındaki sektörel dengenin bozulmasından;

* Ve  son yıllarda güven ortamının kaybından ileri geliyor.

Öte yandan kur hareketleri de enflasyonu etkiliyor. Hükümet ve MB rekabetçi kurdan bahsediyorlar. Aslında kağıt üstünde rekabetçi kur var. Çünkü TÜFE bazlı reel kur endeksine göre TL halen yüzde 24 oranında daha düşüktür. Bu demektir ki ithalat pahalı, ihracat mallarımız diğer ülkelere göre daha ucuzdur. Bir dolar yerine 80 cente de satsak, kar ederiz.

Gel gör ki uygulamada gerçek böyle değildir. Zira bir dolarlık ihracat malı için 80 centlik girdi ithalatı yaptığımızı unutuyoruz. O zaman kur avantajımız yüzde 24 yerine, (20X 24=4.8) yüzde 4.8 demektir. Bu da bir işe yaramaz. Zaten dış ticaret açığının azalması da rekabetçi kurdan değil GSYH'da daralmadan, üretimin gerilemesinden ileri geldi. Büyüme düşük te olsa başlayınca da Kasımda yeniden terse döndü. 

Köprüler ve otoyolları da üretim maliyetlerini artıran bir unsur olarak devreye girdi. Bir kamyonun Edirne'den İzmir'e zorunlu geçişler için en az 500 lira ödüyor. Elbette nakliye giderleri de bir maliyet unsurudur.

Ekonomi yönetimi ve Merkez Bankası yetkilileri bunları elbette biliyor. Elleri kolları bağlıdır. Çözüm izinleri yoktur. Zira yapısal çözümlerin siyasi maliyetleri vardır. O zaman da bunlar topu dolandırıyor ve iş sloganla ve algı yaratmakla sınırlı kalıyor.

…***

Taha Akyol, 4 Şubat tarihli Karar gazetesinde, “Sistem iyi işliyor mu?”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“İYİ Parti lideri Meral Akşener’in açıklamalarındaki iki vurgu, önümüzdeki dönem siyasetinin iki ana vasfını yansıtıyor: Sistem tartışması sürecek. Akşener, üç şirketin araştırmasına göre, güçlendirilmiş parlamenter sistemi isteyenlerin oranının yüzde 64’e çıktığını söylüyor. Akşener ittifak vurgusu yapıyor. İktidar da muhalefet de önümüzdeki seçimlere ittifaklarla gidecek. Zaten ‘ittifak yapmayız’ diyen bir parti yok.”diyen yazari, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

…***

Temmuz 2019’da Piar’ın araştırmasında da parlamenter sistem isteyenlerin oranı yüzde 62.5 olarak çıkmıştı.

Birkaç puan aşağı veya yukarı; belli olan şudur ki, CB Hükümet sisteminin yüzde 52 olan desteği de azalmış vaziyette.

“Türkiye’yi uçuracak” denilen sistemde, Ömer Çelik’in ifadesiyle, “yer yer kireçlenmeler” oluştu. İktidar milletvekilleri kendilerini “Züğürt Ağa”ye benzetiyor, “ben hiçim” diye konuşuyorlar.

Termik santrallere filtre takılmasını erteleyen kanun için Meclis’te kalkan eller, bu yasanın Beştepe’den geri dönmesini de alkışlamadı mı?

Hukuk devleti kurumlar devletidir. Yetkilerin bir makamda yoğunlaşmasıyla verimli objektif yönetim sağlanamaz.

Bu yüzden modern devlet hayatında “kurumlara güven” son derece önemlidir: Kurumların kişisel ya da siyasal değil, kurallara göre hareket edeceğine güvenmek… Bunun denetleneceğine de güvenmek…

Meral Akşener’in “millet ittifakı”nın sürdürme ve aynı zamanda yeni kurulmakta olan bu iki partiye sıcak mesajlar vermesi genel siyasi hayatımızda bir başlangıç olmalı…

Dileyelim de bu partiler uygun bir zamanda bir uzmanlar komisyonu kursunlar; “denetimli ve dengeli” bir parlamenter sistemin ayrıntılı akademik çalışmasını başlatsınlar.