Türkiye'den köşe yazarları
Karar: AVM’lerde ciro arttı ziyaretçi sayısı düştü
Yeniçağ:
"Yanlış politikaların bedelini ödüyoruz"
Yeniasya:
Soru önergeleri bakanlıklara havale
Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:
...***
Esfender Korkmaz, 11 Şubat tarihli Yeniçağ gazetesinde, “İşsizlik kronikleşti”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“TÜİK, kasım 2019 işsizlik verilerini açıkladı. 2018 Kasım ayında yüzde 12.3 olan işsizlik oranı, 2019 Kasım ayında yüzde 13.2'ye yükseldi. İş aramayıp çalışmaya hazır olanları da katarsak, ''fiili işsizlik oranını '' buluyoruz. Kasım 2019’da fiili işsiz sayısı 6 milyon 536 bin oldu. Fiili işsizlik oranı da yüzde 18.8 oldu.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
Aslında eğer bir istihdam politikası düşünürsek, fiili işsiz sayısını dikkate almamız gerekiyor. Bunlar Türkiye'nin insan potansiyeli içindedir. Bu işsizler bir kuruma başvurmuyor, ancak yakın çevreleri aracılığı ile veya kendileri iş arıyorlar.
Uluslararası Çalışma Örgütü İLO, Dünyada işsizliğin çözüldüğünü, artık çalışma koşullarının iyileştirilmesi üstüne çalıştıklarını açıkladı. Dünya işsizliği çözmüşken, bizde işsizlikte kronikleşti ve giderek de artıyor.
Genç nüfusta işsizliğin ayrıca sosyal boyutları da var. Gençler arasında beyin göçü hızlandı. Gelişmiş batı ülkeleri uzman gençler için ilan veriyor. Gençleri Türkiye’de tutmak zorundayız. Bunun içinde devlet öncülük etmelidir. Türkiye'yi parti devleti olmaktan kurtarmak gerekir. Hukuk ve demokrasi alanlarında iyileştirme sağlayarak, yeni yatırımların önünü açmalıyız. Devlet geçici olarak yatırım yapmak için piyasaya girmelidir. Siyasi iktidar bütçeden popülizm için para dağıtmak yerine, yatırım yaparak iş dağıtmalıdır.
2000 yılından bu güne kadar işsizlik verilerine bakarsak, işsizlik oranları yüzde on dolayında kronik yapı kazanmış, 2019 da yüzde 13'e çıkmış.
Bir ekonomide iktisadi faaliyetler azalır durgunluk olur ve GSYH'da küçülme olursa, gecikmeli de olsa işsizlik artar, tersine büyüme olursa işsizlik oranları da düşer. Yani büyüme oranları ile işsizlik oranları arasında ters bir ilişki var. Türkiye’de 2000 yılından sonra bu ilişki kesildi. 2002 sıcak para tuzağından sonra işsizlik oranları yüzde on dolayında kronik yapı kazandı.
2002 sonrasında GSYH'da yüksek büyüme oranları yaşadığımız dönemlerde de, işsizlik oranı yüzde 10 dolayındaydı. Bu durum aşağıdaki grafikte de görülüyor. Bu grafiği ikinci defa veriyorum. Grafikte 2003 yılı ile 2018 yılları arasındaki GSYH'da büyüme ve işsizlik verileri yer almıştır. Dikkat edersek, büyüme oranları aşırı zig-zag'lı bir trent gösterdiği halde, işsizlik oranları yüzde 10 dolayında kronikleşmiş ve daha düz bir trent içinde hareket etmiştir. Bunun temel nedeni üretimde ithal girdi payının yüksek olmasıdır. İçeride üretimde artış olunca otomatik olarak ithalat artışı yaratıyor ve girdi ithal ettiğimiz ülkelerde istihdamı artırmış oluyoruz.
Üretimde ithal girdi payını düşürmeden kronik işsizliği çözemeyiz. MB reel kur endeksine göre TL'nin yüzde 24 daha düşük değerde olması bile, ithal girdi payının düşmesini sağlayamadı. Çünkü ihracat içinde ithal girdi payı yüksektir. Dahası bu sektörlerde ithal ikamesi politikalar uygulanmıyor.
2019 Kasım ayında, kayıt dışı çalışanlar oranı da arttı. Yüzde 33.8 oldu. Kayıt dışı çalışanların daha yüksek olması mümkündür. Zira Suriyeliler kayıt dışı çalışıyor. Hükümette buna sıcak bakıyor. Sıcak baktığına yeni bir örnek, Orta Asya Türk Cumhuriyetlerinden gelenlerin artık ikamet süresi uzatılmıyor.
…***
Emre Kongar, 11 Şubat tarihli Cumhuriyet gazetesinde, “Ekmeğimizle oynuyorlar”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Türkçede “Ekmeğiyle oynamak”, insanın geçim kaynağını tehlikeye düşürmek, para kazanacak iş yapmasını engellemek anlamına gelir. İktidar elindeki bütün olanakları liyakate göre değil sadakate göre kullandığı için, aslında hepimizin “ekmeğiyle oynuyor”: Ama benim bu yazıda anlatmak istediğim husus, gerçekten fizik anlamda, sağlığımızı tehlikeye atan biçimde “ekmeğimizle oynadıkları”.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
Prof. Mustafa Kaymakçı Ege Üniversitesi’nden emekli Ziraat Profesörüdür.
Tarım ve beslenme konularında uyarıcı yazılar yazar.
Bu kez de “EKMEK MESELESİNE KAMU SAĞLIĞI AÇISINDAN DA BAKALIM MI?” başlıklı bir makale yazmış.
Kaymakçı yazısına bir alıntıyla başlıyor:
“9 Şubat 2020 tarihli gazetelere yansıtıldığı üzere Türkiye Ekmek Üreticileri Federasyonu Genel Başkanı Murat Kavuncu, ‘günde 120 milyon ekmek üretildiğini ve yüzde 10’unun israf edildiğini, her yıl bu israftan dolayı 1.5 milyar doların çöpe gittiğini ve de bu parayla 500 adet orta ve ilköğretim okulu, 500 kilometrelik 5 şeritli yol yapılabileceğini ve 160 ile 500 bin kişinin 1 yıllık sosyal güvenlik primlerinin karşılanabileceğini’ söylemiş” diyor.
Bu, işin israf tarafı.
Bir de ekmeğin içinde kullanılan malzemenin sağlığımızı tehdit eden tarafı var; onu da yine bir alıntıyla şöyle anlatıyor Prof. Kaymakçı:
“Beyaz ekmek üretiminde bir başka sözü, hiçbir ekleme yapmaksızın fırıncılık sektöründeki bir firmaya bırakıyorum.
‘…Her şeyimizi Batı’dan ithal etmeye başladığımızdan beri bu en temel gıda maddemiz olan ekmek de değişikliğe uğratıldı. Balon gibi şişirilmiş, içi kof, tadı lezzeti kalmamış, ekmek görüntüsü verilmeye çalışılmış bir garip nesne oluvermiş.
İşte adı ekmek olan bu garip nesneyi üretmek için biz diyelim on, siz deyin yirmi çeşit, kökenleri hakkında bilgimiz olmayan ve bize bilgi verilmeyen katkı maddesi ilave ediliyor artık. Bu katkı maddelerinin tüketiciye faydası olmadığı gibi üstelik zararı olabiliyor...’
…***
Zeki Ceyhan, 11 Şubat tarihli Milli gazetede, “Zam yapma yarışı!”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“İktidar ile ana muhalefet birbirleriyle yarış halindeler. Zam yapmada yarışıyorlar! Basiretsizlikte yarışıyorlar! Vurdumduymazlıkta yarışıyorlar! Yani birbirleriyle hayırda ve vatandaşa hizmette yarışma yerine vatandaşın aleyhine olacak, vatandaşın tepkisini çekecek konularda yarışmayı tercih ediyorlar.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
İktidar elektrik ve doğalgaza oldukça yüklü bir zam yapıyor.
Vatandaştan yükselen homurtular üzerine, “Yaptığımız az bile” demek suretiyle bir de zamdan canı bir hayli yanmış vatandaşın nasırına basıyorlar. İktidar Avrasya Tüneli’nden geçiş ücretlerine yüzde 50’yi aşan oranlarda zam yapıyor.
Vatandaş yine isyanları oynamaya başlıyor.
İktidar sözcüleri ise bilinen savunmalarını tekrarlıyor ve “yapılması gerekenden daha az yaptıklarını” söylüyorlar.
İktidarın bu basiretsiz ve vurdumduymaz tavrı ana muhalefet tarafından da aynen tekrarlanıyor.
İstanbul’da toplu ulaşıma yüzde 35 zam yapıyorlar.
Vatandaşlar, “Hop dedik yahu neler oluyor” diye sesini yükseltince yine aynı mantık karşımıza çıkıyor.
Ve “yapılması gerekenden çok az zam yaptık” deniliyor!
Bütün bu açıklamalar gösteriyor ki ekonomik sıkıntılarımız tavan yapmış vaziyette!
Ama ülke ekonomisini yönlendirenler hâlâ pembe tablolar çizmeyi sürdürüyorlar.
Her şeyin yolunda olduğunu, alacakları önlemler ile sıkıntıların ortadan kalkacağını ileri sürüyorlar.
Bir yandan da felaketler sağanak halini almış bulunuyor.
Deprem, çığ, sel, fırtına birbiri peşine ülkemizde adeta resmi geçit yapıyor.
Yani millet tarifi imkânsız acılarla boğuşup dururken ana muhalefet temsilcilerinin geçmiş olsun ziyaretinin ardından soluğu hemen kayak merkezlerinde aldıklarını görmenin hüznünü yaşıyoruz.
İktidar temsilcileri geçmiş olsun ziyaretini kısa kesip kayak merkezlerine gitmiyorlar ama onlar da spor salonlarının gece gündüz hizmete açık olacağı ve milyonlara yüzme öğretileceği müjdesini vermekle meşguller.
Tamam, bunlar güzel ve hoş haberler ama böylesine büyük acıların yaşandığı günlerde kimsenin canı buralara gitmeyi istemiyor ki!
Evet, iktidar ve ana muhalefet birbirleriyle yarış halinde olmalılar ama keşke bu yarış “zamda yarış” haline getirilmemiş olsa!