Şubat 19, 2020 10:59 Europe/Istanbul
  • Türkiye'den köşe yazarları

Cumhuriyet: Kılıçdaroğlu Erdoğan’a tazminat ödeyecek

Milli gazete:

Ali Babacan'ın partisinin gecikme nedeni belli oldu

Yeniçağ:

Cumhur İttifakı’nda ihale krizi!

Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:

...***

Mustafa Balbay, 19 Şubat tarihli Cumhuriyet gazetesinde, "Gül’ün çıkışı... Sağın seçeneği sağ mı?"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

" Siyasetin yeniden şekillenmeye başladığına ilişkin yorumların “somut bulgulara” dönüştüğü günlerdeyiz. Sadece son 48 saatte yaşananlar bile önümüzdeki dönemin habercisi.  Önce Gezi davasına değinelim... İktidar, Gezi Direnişi’ni “darbeye zemin hazırlama” diye yorumlayacak kadar ileri gitti. Kaderin cilvesine bakın ki, iktidarın da medya gündeminde kalması için çok çaba harcadığı “yeni bir darbe girişimi mi var” sorusunun yükseldiği günlerde Gezi’nin en çok konuşulan davası beraatla sonuçlandı. Tek tutuklu sanık Osman Kavala da beraat kararıyla birlikte tahliye edildi. Darısı yargılaması devam eden, özgürlük bekleyen tüm mahpusların başına..."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

...***

Erdoğan’ın geçen sonbahardan bu yana önüne üç hedef koyduğunu vurgulamıştık: ekonomi iyi gidiyor havası vermek, dış gelişmelere dayalı bir kahramanlık yaratmak, Millet İttifakı’nı parçalamak...

Üçünü de başaramadı...Ekonomide, damat iftihar ediyor, halk intihar ediyor.Dış politikada, ABD ile Rusya arasında pinpon topuna döndük.Millet İttifakı da her türlü nifaka karşın devam ediyor. Üçüncü şıkla ilgili bazı gelişmeler var. İYİ Parti Antalya Milletvekili Tuba Vural Çokal’dan sonra Balıkesir Milletvekili İsmail Ok da istifa etti. İddia o ki başka istifalar da olacak. 

Ok, giderken okları partisine ve CHP’ye çevirdi. Ok, birden CHP’nin HDP ile ortaklık yaptığını keşfetmiş. Bu keşif ona MHP’nin yolunu açar mı? Bahçeli mesajını verdi:

“MHP’nin kapısı her zaman açıktır!” Eskiden MHP, bu tür oyunlara girmezdi!

Millet İttifakı’nın İYİ Parti ayağında bunlar olurken Karar gazetesinde 11. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün nispeten kararlı bir söyleşisi yayımlandı.

Gül diyor ki:

- Babacan’ı destekliyorum.

- Erdoğan’ın Bahçeli ile bir olup attığı adımların hiçbirini desteklemiyorum.

- Türkiye’de tam demokratik parlamenter sistem şart.

- FETÖ’den ders çıkaralım.

Öyle anlaşılıyor ki Gül merkezli konuşulan planlar, Gül’ün attığı adımla bir basamak daha ilerlemiş!

Gül, fiilen “varım” diyor. Son 48 saat şöyle de yorumlanabilir:

MHP, İYİ Parti’yi “tırtıklarken”, AKP’deki Babacan erozyonu büyüyor.

Bu hareketin Millet İttifakı’nın “parlamenter sistem” hedefiyle örtüştüğü açık. Babacan’ın uluslararası finans çevrelerince çok sevildiği de açık. 

Bu durumda şu soru öne çıkıyor: AKP’ye karşı yine sağ liberal politikaların öne çıktığı bir iktidar projesi mi oluşuyor? Bu siyaset planlamasına karşı, varlığını iktidarda kalmaya sabitlemiş AKP ne yapabilir? Yukarıda, üç maddelik hesabın tutmadığını aktardık.

Yoksa geriye şu mu kalıyor: Ben gidersem darbe gelir!

...***

Akif Beki, 19 Şubat tarihli Karar gazetesinde, "Görevi kötüye kullanan yanmadıkça"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

" Gezi davasında tüm sanıklara beraat, Osman Kavala'ya tahliye kararı çıktı. AİHM, iddianamede tutuklu yargılamayı gerektiren ve suçlamaları destekleyen hukuki bir delile rastlanmadığına, tutuklamanın siyasi olduğuna ve derhal tahliyesine hükmettiği halde Kavala düne dek içeride tutuldu. Yok yere kaybettirilen özgürlüğü bulduruldu diye, yine de sevinçle karşılayabiliyoruz. Başka davalarda da gördük. Mahkemeler, Yargıtay'la Anayasa Mahkemesi ve AİHM'nin hak ihlali, hukuksuzluk ve tahliye kararlarına direndi. Anayasa'nın açık hükmüne rağmen hem de."başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

" Görevi kötüye kullanmak, kanunlarımızda yasak. Cezai takibat gerektiren bir suç. Hakim, savcı ve polisleri de bağlayan bir yasak bu. Tespiti halinde yaptırım öngörülüyor. AYM ve AİHM'ce bu sebeple mağdurlara ödenmesi istenecek tazminat cezalarının, önce Hazine'den alınıp bilahare hakim ve savcılara döndürülmesi gibi...Yine, Cumhurbaşkanı Erdoğan Ombudsmanlar Konferansı'nda hatırlatmıştı ki...Kanunlar, öncelikle vatandaşların haklarını devlete, devlet gücünü kullananlara karşı korumak için var, onları vatandaştan korumak için değil."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

...***

Fakat kanun uygulayıcılar, vatandaşa karşı korunmaya devam ediyor, görevi kötüye kullanmak yapanın yanına kalıyor ki ardı arkası kesilmiyor.

Vatandaş; yetkisini aşan, hukuksuzluğa alet olan kamu görevlilerine karşı savunmasız ve korumasız. Yeri geldiğinde, Anayasal hak arama yolları bile kapalı. Çünkü muhataplar, takmama gücünü kendilerinde görebiliyor. 

Haksız tutuklama ve benzeri işlemlerden doğan tazminatlar, yine vatandaşa fatura edildikçe neden kendilerini güvence altında hissetmesinler ki?

Cumhurbaşkanı'nın buyurduğu üzere, hukuk evvela vatandaşa karşı devlet gücünü kullananları sınırlandırmak içindi oysa. 

Fiilen mutlak sorumsuzluk ve dokunulmazlık tanınırsa hakim, savcı ve polisin keyfi ve hukuksuz tasarruflarından nasıl hesap sorulacak? Kimi kime şikayet edecek, yetkililerin hukuk dışına çıkarak zorbalaşmayacağından nasıl emin olacak vatandaş? 

Son iki gündür yaşananlara bakın...

Yazar, avukat ve eski milletvekili Mahmut Alınak, örgüt üyeliği iddiasıyla bilmem kaçıncı kez tutuklandı.

68 yaşındaki Alınak, kaçma imkanı yokken, evinden baskınla alınmışken göz önünde kelepçe takılarak cezaevine götürülmek istenmedi mi? Kelepçeleme şartları mevcut değil, zorunluluk yokken bu tedbire başvurmak kanunsuz diye uyarmasına rağmen, polise laf dinletebildi mi?

Yazar Müfid Yüksel, bir hakaret davası nedeniyle sabaha karşı evine baskın düzenlenerek karakola çekilmedi mi?

Kanun insanları yanlış yaparlarsa sıyrılamayacaklarını, sorumlu tutulacaklarını bilse, müeyyideye çarptırılmaktan çekinseler bu orantısız uygulamalar yine yaşanır mıydı? Hukuku zorlayan, bazen hiçe sayan pervasız tatbikatlar yine görülür müydü?

Gezi davasındaki beraatlere ve Kavala'nın tahliyesine, hak yerini buldu, bir haksızlık giderildi diye seviniyoruz.

Aslında giderildiği filan yok, sadece sonlandırıldı.

E hani geciken adalet, adalet değildi?

Bu gecikmenin, onca zaman içeride haksız tutulmanın hesabını kim verecek şimdi? Sorumluluk, sahiplerine rücu ettirilmedikçe haksızlık giderilmiş, adalet tecelli etmiş sayılabilir mi?

Aksine; yargı, polis ve diğer kamu görevlilerinin yanına kalan her çarpık uygulama, hukuksuzluğu teşvik ve cesaretlendirmek değilse nedir Allah aşkına!

Ha babam özgürlüğünü kaybettirip tekrar buldurarak yaşatılan sevinçle mi yetinecek vatandaş? 'Bu kadarına da şükür'le mi teselli bulacak? Hukuk devletinden kısmetimize düşen bu mu?

...***

Cevher İlhan 19 Şubat tarihli Yeniasya gazetesinde, " “Yüzyılın plânı”na tepki lâfta kalmamalı"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

" Felâketlerin peşpeşe geldiği, ağır ekonomik krizin, yükselen işsizliğin, yargının bağımlılığı ve taraflılığıyla haksızlıklarla hukuksuzlukların toplumda travmalar meydana getirdiği, başta İdlib olmak üzere dış politika çıkmazının sürdüğü ve bir “hârici rapor”la “darbe söylenti”lerinin ortaya atıldığı vartada, Trump’ın Netanyahu’yla 24 Ocak’ta duyurduğu “yüzyılın planı” tartışması devam ediyor."diyen yazar, yazısının devamınd aşu ifadelre yer veriyor:

 

...***

BM kararları ve uluslar arası hukuk çiğnenerek İsrail’in işgalini “meşrûlaştıran”, yasadışı Yahudi yerleşim birimlerini kalıcılaştırarak Filistin’i toptan ilhakla Nil’den Fırat’a Suriye, Irak ve Türkiye topraklarını kapsayan “büyük İsrail” ütopyasına zemin hazırlayan ve Filistin’i İsrail’e peşkeş çeken “plân”n vahametinin başında “Doğu Kudüs” üzerinden yapılan çarpıtma geliyor. 

Birleşik Kudüs yutturmacasıyla Kudüs bütünüyle İsrail’e ilhakı oldubittiye getiriliyor. Kudüs’ü ve Filistin’in yüzde 88’ini işgal zorbalığı ve zulmü “yasallaştırılmak” isteniyor.  

80 sayfalık “Filistin’in İsrail’e ilhak plânı’nda bir yandan “Doğu Kudüs”ten söz edilirken, diğer yandan açık açık “Birleşik Kudüs İsrail devletinin başşehridir” deniliyor, kadim şehrin bütünü İsrail’e bahşedilirken, Kudüs’ün dışındaki köylerden itibaren kırsal kısmı Filistin’e bırakılıyor…

Oysa BM Güvenlik Konseyi’nin 1967 tarihli 242 sayılı ve 20 Ağustos 1980 yılında kabul ettiği 470 ve 478 sayılı kararlarıyla Kudüs’ün Filistin’in başşehri olduğu karar altına alınmış.

Bu bakımdan, BM’nin 1998’de “Kudüs Filistin’in başşehridir” kararıyla İsrail’in Kudüs’ü başşehir ilânını kınayan ve Kudüs’e taşınan büyükelçiliklerin derhal geri çekilmelerini esas alan çağrısı büyük önem taşıyor.  

Bu arada 1982’den beri Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Kurumu (UNESCO) tarafından korunan “Dünya Mirası” listesine kayıtlı olan kadim Kudüs Şehri’nin “dünya çapındaki olağanüstü değerinin ve bu dünya mirasının korunması” gereğinin yeniden vurgulanması gerekiyor.   

Bunun içindir ki, 1904 tarihli Lahey Konvansiyonu’nun “kutsal mekânların insanlık tarihindeki yeri dolayısıyla korunması” ve 1907 tarihli Lahey Konvansiyonu’nun “ibâdet yerlerinin kuşatma ve bombalanmasının yasaklanması” hükümlerinin uygulanması; bu kapsamda, Kudüs’teki Osmanlı ve İslâm eserlerinin korunması çerçevesinde Türkiye’nin başını çektiği bir uluslar arası komite oluşturularak “Kudüs’teki kutsal mekânların korunması” teminatının gereği yerine getirilmeli.