Şubat 23, 2020 10:42 Europe/Istanbul
  • Türkiye basınından seçmeler

Cumhuriyet: Ticaret bıçak sırtında

Karar:

Eski Cumhurbaşkanı Gül'den Bakan Soylu'ya 'Gezi Parkı' yanıtı

Yeniasya:

Demokrat geleneği özledik

Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:

...***

Remzi Özdemir, 22 Şubat tarihli Yeniçağ gazetesinde, "Bankaların üst yönetim ödemeleri"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

"Bankacılık sektörü için 2019 yılı gerçekten zor geçti. 

Dahası banka çalışanları için zor bir yıldı diyebiliriz. Birçok bankacı son üç yılda olduğu gibi geçen yılda işsiz kaldı. 2019 yılında işsiz kalan bankacı sayısının 2 binin üzerinde olduğu tahmin ediliyor. En sağlıklı rakamı Türkiye Bankalar Birliği bir süre sonra açıklar. Ancak biz bankaların açıkladığı yıl sonu bilançolarına baktığımızda bir ikisinin dışında neredeyse hepsinin personel çıkarttığını görüyoruz."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

...***

Bazı bankalar bin kişi gibi rekor seviyede personel çıkartırken, bazılarının da küçük oyunlarla bu rakamı manipüle ettiğini görüyoruz.

Şube kapatıp personel çıkartan bankalar, direkt satış adını verdikleri birime öğrencileri işi alıyorlar. Öğrencileri işe almaları elbette güzel ama bu uygulama mevsimlik işçi gibi. Asgari ücret ve primle işe alıyor ve bir iki ay çalıştırıp işten çıkartıyor. Direkt satışta en uzun çalışma ömrü her halde 1 yıldır. Çünkü koşullar çok ağır. Öyle bir şubeye bağlı değilsin.

Elinde küçük bir tablet sokakları dolaşıyorsun ve kredi kartı, sigorta ve benzeri ürünleri pazarlıyorsun. Sana verilen hedefleri tutturamadığın zaman 3 ayda kovuluyorsun. Genelde verilen hedeflerin fazlalığı nedeniyle gençler 3 ayda kovuluyor.

Banka bu konuda çok rahat, çünkü dışarıda kovulanın yerine alabileceği milyonlarca genç var.

İşte bu gençler bankaların kovduğu personel sayısını gizlemede kullanılıyor. 10-15 yıllık bankacıyı kov, yerine tencere tava satıcısı gibi pazarlamacı al. Üç ay sonra onu da kov yerine bir başkasını al.

İşte bu nedenle kaç bankacının işinden olduğu net olarak bilinmiyor.

Bilinen bir şey var ki, geçen yıl birçok banka personel çıkarttı.

Bankalarda yaşanan en büyük çelişki ise bir yandan kriz bahanesiyle personel çıkartırken, diğer yandan CEO ve üst yönetim ödemelerindeki artış. Son açıklanan banka bilançolarında üst yönetim ödemelerinde ciddi bir artış var.

Üstelik bu bankaların büyük bir bölümü halka açık ve bunun denetimi yapılmıyor.

Bakıyoruz bankaya son bir yılda bin kişiyi işten çıkartmış, karı yüzde 20'nin üzerinde düşmüş ama üst yönetim kendilerine ödenen ücretleri ve primleri yüzde 34 arttırmış.

Bu iş ahlakına sığar mı?

BDDK'nın çok acil banka üst yönetim harcama ve primlerine sınırlama getirmeli. Amerika bu işi çoktan halletti.

Bir bankanın üst yönetiminin alacağı prim sınırlıdır. Bizde ise adamlar oturup kendi kafasına göre hesap kitap yapıyor.

CEO'ya 10 milyon, filan genel müdür yardımcısına 2 milyon verdik gitti.

Bu arada unutmadan en çok işten çıkartma yapan insan kaynaklarından sorumlu genel müdür yardımcıları da en çok prim alan üst yöneticiler arasında.

Kişisel veri olduğu için buradan açıklayamıyorum ama en çok personel çıkartan bankaların insan kaynaklarından sorumlu genel müdür yardımcılarının bu sene ne kadar prim aldığını BDDK inceleyebilir.

...***

Akın Aydın, 22 Şubat tarihli Yenimesaj gazetesinde, " Yandaş işletsin vatandaş işletilsin modeli"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

" Artık tescil edilmiştir ki, özelleştirme ve yap-işlet-devret modeli bir ülkeyi ekonomik olarak etkisiz hale getirmenin en kolay, en zahmetsiz ve de en kârlı yoluymuş. Yine özelleştirme ve yap-işlet-devret modelinin bir başka özelliği de çokça açılış, çokça alkış ve sloganlarla halkın gözünü boyama ve iktidarını sağlamlaştırma mantığıymış. Duble yollar yaptık, devasa binalar, hastaneler yaptık, her ile üniversite açtık, denizlerin altından tüneller yaptık, dağları deldik, havalimanları yaptık, köprüler yaptık, yaptık, dediler."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

...***

Oysa geri dönüp baktığımızda hiçbir şey yapmamışlar, yaptırmışlar. Bir daha tekrar ediyorum; yaptırmışlar.

Nasıl? Senden, benden (vatandaştan) topladıkları 2 trilyon TL'den fazla vergiyle. Başka? 70 milyar dolara sattıkları devlet kurumlarından gelen parayla. Yetmemiş! 500 milyar dolara yakın bir borçlanmayla.

Ama yıllardır övünülen ve hâlâ alkış alan bu projelerin maliyetleri bitmedi, bitmiyor. Neden? 

Misal, gündemde Kütahya Zafer Havalimanı var. Çok büyük alkışlarla açılmıştı. Ama açıklandı ki, havalimanı zarar ediyor, işletmeci kâr ediyor. Peki, kim işletiliyor? Tabi ki alkışlayanlarla, benim gibi yazanlar. Hep beraber milletçe işletiliyoruz. 

Her ile üniversite açtık, söylemleri ve alkışları malum. Sayın Cumhurbaşkanı ve ilgili bakanın üniversite okuyan ve bitirenlere bakış açısı da malum. Okuyarak işletildin mi, öyle değil mi?   

Fatih projesi vardı. Hatırladın mı? Çokça alkışlamış, evlatlarımız artık çağdaş eğitim alacak diye sevinmiştin. Ne oldu o projeye haberin var mı? Ben söyleyeyim; birileri çok iyi paralar kazandı. Sen ise yine işletildin!

Ya şehir hastaneleri! Aynı işletmeci mantık ve aynı tahsildar ve aynı sonuç; "Şehir hastanelerimize bakın. Zarar ettiğini söylüyorlar. Halkımıza hizmet etmek için zarar ediyorsak varsın zarar edelim."

Kim zarar ediyor? Hazine. Hazinenin geliri nereden? Vatandaştan toplanan vergiler, zamlar, cezalar.  

Peki, halk için halk zarar ettirilir mi? Hadi ettirildi, diyelim ki ettiriliyor(!) halk bu zararı nasıl alkışlar?

Benimki de soru yani! 

Devletin devasa kurumlarını sattılar, alkışlandılar. 

Üretim tesislerini, tarım alanlarını, limanları, şeker fabrikalarını sattılar, alkışlandılar. 

Karadeniz'de bakır işletmelerini sattılar, alkışlandılar. 

'Lozan'a göre çıkaramıyoruz' diyerek vatandaşı inandırıp, 100 binden fazla maden ruhsatı verdiler, maden sahalarını sattılar yine alkışlandılar. 

'Ekonomiyi 50 milyon dolar yükten kurtardık' diyerek tank-palet fabrikasını da sattılar. Yine alkışlandılar. 

Satılacak bir şey kalmadı. Şimdi hayal satıyorlar, kahramanlık nidalarıyla dünyaya meydan okuyorlar. İşin garibi bir kesim hâlâ alkışlıyor. Bakalım nereye kadar!

...***

Cevher İlhan 22 Şubat tarihli Yeniasya gazetesinde, " “Sosyal medya çöplüğü” şikâyeti!"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

" Geçen hafta “Güvenli İnternet Günü”nde konuşan Cumhurbaşkanı, günümüzde siber zorbalıkların arttığına dikkat çekerek, “Sosyal medya bu anlamda tam bir çöplük, başıboş mecra haline dönüşmüş” ifâdesini kullanmıştı. O denli ki en üst düzeydeki bu şikâyet, muhalefetçe “medyanın yüzde 95’ini kontrol eden siyasî iktidar, “bağımlılıkla mücadele” perdesinde “sosyal medya”yı da sosyal medyayı da güdümüne almak istiyor”, buna yasal zemin hazırlama temrinleri yapıyor endişesi ve yorumuyla karşılanmıştı."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

...***

Ancak ne olursa olsun, “Ülkemizi yalan haberin, iftiranın, hakaretin, dolandırıcılığın, provokasyonların adeta bir çığ gibi toplumumuzun üzerine çöktüğü bu kâbus iklimi”nden şikâyet eden Cumhurbaşkanı’nın, “2007 yılında Başbakanlığım dönemimde bu konuda gereken önlemlerin alınmasını talep etmiştik. Ancak aradan geçen bunca zamana rağmen henüz işe yarar bir hukukî ve teknik altyapı oluşturamadığımızı da üzüntüyle görüyoruz” hayıflanması vahameti deşifre ediyor.

Zira sadece çoğunluğunu gençlerin, okul çocuklarının oluşturduğu sosyal medya bağımlılığı değil, kumar ve “sanal kumar”la baş gösteren ve yine devlet eliyle çeşitlendirilen “millî piyango” oyunlarından, devletin kurumlarınca da oynatılan şans -talih-bahis oyunları toplumu dejenere ediyor.

En vahimi de, Emniyet ve Meclis araştırma komisyonları raporlarıyla, madde bağımlılığı çocuklar ve gençler arasında yaygınlaşıyor.

Bundandır ki bir tek “sosyal medya bağımlılığı” ile değil, gençlerin ve çocukların, mânevî ve ahlâkî terbiye eksikliği ve boşluğunda tuzağına düştükleri, şiddet, sefâhet ve maddî hayatları söndürmekle kalmayıp mânen de erozyona uğratıp öldüren “popüler medya çöplüğü tahribatı”nın önlenmesi gerekiyor.

Zira iktidar koltuğu “şikâyet” değil, “tedbir ve icraat” yeridir…