Türkiye'den köşe yazarları
Yeniasya: Depremde yaralanan vatandaşların tedavisi tamamlandı
Milli gazete:
Gezi Parkı davasında gerekçeli karar açıklandı
Yenişafak:
HDP’de ittifak dizaynı
Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:
...***
Erdal Atabek, 24 Şubat tarihli Cumhuriyet gazetesinde, "Adalet yoktu da artık hukuk da yok..."başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
" Gezi davasıyla ilgili son mahkeme kararı ile hukuka yapılan son müdahale gösterdi ki “artık hukuk da yok”. Davanın bütün sanıkları için “beraat” kararı verip davanın tek tutuklusu Osman Kavala için de tahliye kararı veren mahkeme sürpriz yapıp beklenmedik bir sonuca mı imza atmıştı?
Yoksa, iktidar baskısıyla açılan bir davada suçsuzlar yargılanırken değişen rüzgârlar bir pazarlığa mı işaret ediyordu?"diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
Bunları bilemeyeceğiz. Ama sürpriz olmayan bir Cumhurbaşkanı müdahalesiyle “bir manevra ile beraat ettirmeye kalktılar” sözüyle açıklanan bir iktidar hamlesiyle Osman Kavala bütün hukuk kuralları çiğnenerek tahliye edildiği bir konu ile yeniden tutuklandı. Son kararı veren mahkeme heyeti de inceleme ve soruşturmaya alındı.
Bitti gitti mi? “İşte adalet!” diye sevinenlerin sevinci yerini gene üzüntüye mi bıraktı?
Hayır, elbette hayır. Hiç de öyle olmadı.
Bir kere daha ortaya çıktı ki bu ülkede bütün hukuk sistemi siyasal iktidarın ve onun başı olan Cumhurbaşkanı’nın iradesi altında ipoteklidir. Ortaya çıkan bu durum, ülkenin ekonomisini de, eğitimini de, ticaretini de, tarımını da, endüstrisini de, dış politikasını da etkileyecek önemdedir.
Çünkü:
Bütün mahkeme duvarlarına yazıldığı gibi, Eğer adalet yoksa, devlet de yoktur, toplum da yoktur, hiçbir şey yoktur ve olamaz. Adalet yoksa, toplumun hiçbir kesiminde güven olamaz. Adalet yoksa, toplumun hiçbir bireyinde güven olamaz. İnsanın canı, malı, ailesi, işi, geleceğinin hepsi güvene bağlıdır. Eğer bir toplumda güven kaybolursa geride hiçbir şey kalmaz.
Bu toplumda hiçbir varlığın, hiçbir kazanımın güvencesi kalmamıştır. Bu toplumun en büyük kaybı güven kaybıdır. İktidar gücü bir çember olarak daraltıldığı zaman “çemberin içi ve çemberin dışı” kesin çizgilerle ayrılır. Bu ayrım giderek “bizden olan-bize karşı olan” ayrımına dönüşür. Çember daraldıkça “biz” giderek “ben” olur. “Ben”, giderek “Şahsım”a dönüşür.
Bugün, iktidar çemberinin geldiği nokta budur. Çember daraldıkça iktidarın kaybedilme olasılığı bir travma olarak kabul edilir. Bu travmadan kurtulmak için de artık her türlü strateji ve taktik uygulanabilir. Günümüzde anlamsız gibi görünen birçok uygulamanın asıl anlamı budur. “Şahsım iktidarı” her türlü karşı çıkışı “düşmanlık” olarak görmek zorundadır. Çünkü bu karşı çıkışlar iktidara karşı tehdittir. İktidar ise artık kutsaldır. İktidara karşı çıkmak kutsala karşı çıkmaktır. İktidarı bir biçimde sarsacak hareketler, bu hareketlerin içindeki kişiler “kutsalı kirleten hedefler” olarak işaretlenir. Elbette bu gerçekleri görenlerin içinde iktidar yandaşları da vardır.
Onlar bu durumu göre göre, neler olduğunu bile bile bu durumun ortaklığını yapmaktadırlar. Çünkü bütün kazanımları, yetkileri, çıkarları hep bu durumun sürmesine bağlıdır. Karşı olanların bir bölümü de susmaktadır.
Bir kenara çekilip olan bitene karışmamak zarar görmemenin önlemidir.
Bütün bunlara karşın neden kimse ağzını açamıyor?
İktidara karşı çıkmak, kutsala saygısızlık sayılıyor. FETÖ yandaşlığından vatan hainliğine kadar uzanan bir yelpazede yer bulunarak suçlanıyor.
Soru sormak yasaktır. İktidarı eleştirmek günahtır.
Karşı çıkmak vatan hainliğidir. Sakın ha!
Ama ne yapalım ki “gerçekler kaybolmaz”. Zulüm bir gün biter, zalim o gün çöker. Tarihin kanunu budur. Bugün hesap soranlar yarın hesap verir. Bugün yatan yarın çıkar. Zulüm kendini ele verir.
...***
İbrahim Kahveci 24 Şubat tarihli Yenimesaj gazetesinde, " Piyasalarda fırtına önlenir mi?"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
" Serbest piyasaları rafa kaldıralı epey oldu. Ya da görünürde serbest ama içerikte kontrollü piyasalara geçeli...Gerçi yol-ulaşım gibi yarı-tam kamusal hizmetleri özelleştiriyor, ama soğan patates piyasasını kamulaştırabiliyoruz. Kapitalizmin merkezi sayılan bankacılığı kamulaştırıyor ama TEKEL piyasalarını teşvik ediyoruz. Kısaca ne yaptığımızı bilmiyoruz. Sadece günü kurtarıyoruz. Bakınız; döviz piyasasını baskıladık dedim. Faiz piyasasını yönlendirdik dedim. Veri piyasasını değiştirdik dedim. Ve kendimize göre bir denge kurduk."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
Faizler düşerken enflasyon da düşüyordu... Faizler düşerken kurlar da düşüyordu...Krediler oluk gibi akarken talep etkisi fiyatlara yansımıyor, enflasyon da artmıyordu. Kredi genişlemesi ithalatı coşturmuyor, ihracat hala rekor kırıyor söylüyorlardı.
Tek haneye düşen faizlerin daha da düşeceğini kutladık. Mevduat faizinin altında verilen tüketim kredileri ile evler satıldı, arabalar yok sattı. Uçuyoruz diye havalara girdik.
En azından Millet bile kriz ortamına alıştı; neden karamsarsın diyorlardı hala. Müzmin muhaliflik bir hastalıkmış sanırım.
Acaba nasıl anlatsam diyorum. 2016-17 yıllarında çok sık “Kriz geliyor” yazdığımda da aynı şeyler başıma gelmişti. “Kriz tellalı” olarak adımı çıkartmışlar ve “kriz çığırtkanlığı” yapmakla suçlanmıştım.
İyi ama uyarımı nasıl yapabilirdim? Fırtına resmen geliyordu...
Bugün de öyle.
Yeni bir ara fırtına tüm işaretlerini nerede ise veriyor.
Kriz geldiğinde konuşmak ne işe yarar?
“Türkiye’de ekonomi asla iyi olmayacak” tezimi bir kez daha buraya not düşeyim: Kuralların olmadığı, fiiliyatın kanunların önüne geçtiği bir ülkeye yabancı sermaye de gelmez, sermayesi olan yerli de yatırım yapmaz. Bunu kafamıza kazıyarak not edelim.
O nedenle kısa vadeli dalgalanmalar yaşanır ama ekonomide uzun ve kalıcı bir iyileşme bu düzende olmaz.
Kronik yüksek işsizlik, kronik sosyal bunalım artık sistem değişene kadar kaderimiz haline gelmiştir.
Türkiye’nin payına düşen yabancı sermaye (sıcak para fonları) bile artık Mısır ve Nijerya’ya gidiyor. Sandık demokrasisi yerine, kuralı belli ülkeler bizden daha önde.
İş Bankası olayı bile bize kuralsızlığın ne dereceye vardığını gösteriyor. Miras hukuku bile yok artık noktasında.
“Aç kalırız yedirmeyiz” sloganı bizim için yerleşmiştir.
Bakın şimdi ne oluyor?
Her fırsatta yabancılar Türkiye’deki son kırıntı varlıklarını satmaya devam ediyorlar. Gelen pişman, kalan bin pişman.
...***
Mehmet Faraç, 24 Şubat tarihli Yeniçağ gazetesinde, " Siyaset, buhran, intihar!.."başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
" Türkiye'de 2002'den bu yana yaşanan politik "değişim"in ardından, ülke her açıdan ciddi bir sosyolojik sarsıntının çıkmazlarında yaşıyor..."Dünyada kendi kendine yeten 7 ülkeden biri" tanımlaması, tarımsal ürün ve bunun tüketimi arasındaki dengeyi anlatsa da; son 17 yılda, işte yukarıda sözünü ettiğimiz "siyasal değişim" ve onun tetiklediği sosyolojik darbeler Türkiye'yi neredeyse her açıdan kendi kendine yetmeyen ülkelerden biri haline getirdi..."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
2002'den bu yana, sosyolojik değişimlerle ağır travmalara yol açan diğer bir sarsıntı da, bir türlü rayına oturmayan ekonominin milyonlarca insanın yaşamına vurduğu ağır darbeler...
Üniversite bitirmiş 1 milyondan fazla gencin bile işsiz olduğu bir ülkede; işçiler, memurlar, sanayiciler ve işverenler üzerindeki vergi baskısı yoğunlaşırken, bir yandan işsizlik artıyor, diğer yandan da pahalılık yüzünden insanlar artık çarşı- pazara çıkamıyor, doğalgazını yakamıyor, elektrikte kısıtlamaya gidiyor ve kendilerini ayakta tutabilecek bütün unsurlardan uzaklaşmak zorunda kalıyor...
İnsanları sadece ekonomik ve sosyolojik olarak değil, psikolojik olarak da vuran kangrenleşmiş güvenlik meseleleri ise Türk insanını yoruyor, nefes alamaz hale getiriyor...
Velhasıl, Türkiye'de 81 milyon insanın büyük bölümünü ağır baskılar altında yaşamaya zorlayan etkenler azalacağına, giderek artıyor...
Peki; sadece tarım, eğitim, ekonomi ve güvenlik meseleleri üzerinden yansıtmaya çalıştığımız bu travma tablosu toplum üzerinde nelere yol açıyor?..
Lafı hiç çevirmeye gerek yok... Çünkü toplum psikolojisinin iyice bozulduğuna ilişkin emareler, sadece 2018 yılında 32 milyon kutu antidepresan satılmış olmasıyla dışa vurmuyor!!!
Son dönemde giderek artan kitlesel şokların asıl nedeni, ardı arkası kesilmeyen "intihar" vakaları...