Türkiye'den köşe yazarları
Cumhuriyet: ‘İdlib’de ne işimiz var?’
Yeni Mesaj:
Komşular teyakkuzda
Aydınlık:
Peskov: Türk askerlerin tamamı gözlem noktalarının dışında hayatını kaybetti
Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:
...***
Ahmet Yaşaroğlu, 28 Şubat tarihli Evrensel gazetesinde, “İçeride ve dışarıda!”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Dış politikanın iç politikadan ayrılamayacağını, dahası dış politikanın iç politikanın bir devamı ve uzantısı olduğunu her geçen gün, içte ve dıştaki her gelişme bir kez daha kanıtlıyor ve doğruluyor. Tepeden tırnağa her şeye zam geliyor, kazanılmış haklara el atmanın hazırlıkları yapılıyor, mahkemeler muktedirin arzularına yanıt veren kararlar alıyorlar. Açıkçası içte savaş ilan edilmeden, dışta savaş ilan edilemiyor. Ülkeyi yönetenler açıkça ve cesurca savaştayız da diyemiyorlar. Ama fısıltıyla, olayları ve gelişmeleri muğlaklaştırarak “harpteyiz, düşük yoğunluklu çatışma” vb. diyerek halkı susturmaya çalışıyorlar.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
Evet açıkça adı konulmasa da bu bir savaştır. Ama bu savaş ülkeyi savunmak, halkı korumak için verilmiyor, dolayısıyla haklı bir savaş değildir. Bu savaş komşu ülkeyi yıkmak ve yağmalamak için veriliyor. Gericiliğe bir savaş yetmiyor, Libya’da ikinci bir cephe açıyor. Ne ülkenin selameti, ne de devletin bekası söz konusu. Söz konusu olan tek adam yönetiminin bekası ve çıkarı. Böyle olduğu o kadar ayan beyan ki, tüm gerici, şoven propagandaya rağmen halkın geniş kesimleri olup biteni onaylamıyor, destek vermiyor.
İçeride kendi halkını yağmalayıp, zulmedenin, dışarıda diğer halklara adalet ve özgürlük götürdüğü görülmüş bir şey mi? Büyük emperyalist devletlerin dışarıdaki soygunlarından ve yağmalarından içeride küçük bir azınlığa sus payı olarak bazı küçük kırıntılar verdiği biliniyor. Yayılmacı ve ilhakçı politikalar izleyen küçük çakalların ise buna olanakları olmadığı gibi, faturayı doğrudan kendi halkına çıkarıyor. Zam diyene, kriz diyene mermi fiyatları, savaş masrafları hatırlatılıyor. Savaş krizin etkilerini yaygınlaştırıp, derinleştiriyor, kriz savaşı çağırıyor.
Bu savaşın ülke için garip ve tarihte önceleri pek görülmemiş özellikleri var. Saldırı komşu ülkeye ve gerekçesi orada yönetim değişikliği.
ABD ise pusuda bekliyor. Acelesi yok, nasıl olsa kucağıma yeniden düşeceksiniz, efelenmelerinizin hesabını size ödeteceğim davranışı gösteriyor, Rusya ile ilişkilerin daha fazla gerilmesi için arkadan iteklemeye çalışıyor.
Bütün bunlar dikkate alındığında neden bir gün savaştayız dendiğinin, ertesi gün “Görüşmelerle çözmek istiyoruz” denmesinin nedenleri açık seçik anlaşılmaktadır. Durum şudur: Ne savaşmaya, ne de görüşmeye kendileri karar veren bir yönetim ülkenin kaderini elinde tutmaktadır.
…***
Eyüp Kabil, 28 Şubat tarihli Yenimesaj gazetesinde, “Kadın cinayetlerinin önlenmesine dair”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Emine Bulut, Ceren Damar, Özgecan Aslan, Ceren Özdemir... Türkiye'de 2010 yılından bu yana 1964 kadın öldürüldü. Yalvardılar "bizi koruyun, canımız tehlikede" diye ama seslerini duyuramadılar. Vicdanlara ulaşamadılar. Sayısız eylemler yapıldı, defalarca meydanlarda haykırdılar... Fakat ne yaptılarsa engel olamadılar kadın cinayetlerine.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
Kafasına göre yargılayan, kafasına göre mahkum eden, kafasına göre ceza kesen "kişilerin" eliyle binlerce kadın öldü gitti. Başka bir kelime bulamadığım için "kişi" dedim. Adam desem olmaz, erkek desem, erkekliğe hakaret... Ne diyeceğimi bilemedim. Ama "katil" oldukları kesin. Ne hukukta yeri var, ne adalette, ne dinde, ne de toplumsal vicdanda.
6284 sayılı bir kanun var. "Önleyici Koruma Tedbiri" diye. Evet, önemli bir kanun. Kadının öldürülmesinden önce alınan bir tedbir. Öyle ya, kadın öldürüldükten sonra katilin hangi cezayı alacağının ölen kadın için ne önemi var!
Kanun var olmasına var da, "Önleyici Koruma Tedbiri" kanunu bir türlü önleyemiyor kadın cinayetlerini. Hemen hemen her gün bir kadın cinayete kurban gidiyor. Demek ki yeterli değil mevcut tedbirler, başka şeyler yapmak lazım!
Geçenlerde arkadaşlarla bu konuyu konuşuyorduk. Güzel bir ortak fikir çıktı. Kesine yakın bir çözüm olacağını düşünüyoruz. Umarız bu fikrimiz karşılık bulur da kadın cinayetlerinin önemli ölçüde önlenmesi sağlanır.
Önerdiğimiz tedbir şu:
"Önleyici Koruma Tedbiri" yani halk arasında "uzaklaştırma kararı" alan kadın için tehdidin boyutu acil olarak belirlenir. Eğer kadının öldürülme riski varsa mahkeme çok acil tehdit oluşturan kişi veya kişilere elektronik kelepçe takılmasına hükmeder.
Asıl tedbir bundan sonra başlar.
Yasada yapılacak böyle bir düzenleme gerçek manada caydırıcılık da sağlayacaktır. Tehdit oluşturan kişinin bütün hayatı değişmek zorunda kalacağından bunu göze alamayan potansiyel katil, kendisi hakkında uzaklaştırma kararı çıkmaması için azami çaba gösterecek, hatta kibarlaşmak zorunda bile kalacaktır.
Bu şekilde veya buna benzer alınacak radikal kararlar sayesinde kadın cinayetlerinin önüne geçilebilir. Ortada zorba yok, cinayet yok, dolayısıyla hapis de yok! Sonuçta herkes yaşıyor. Sadece bir farkla, ayrı ayrı şehirlerde. Eğer ortada çocuklarla ilgili bir durum varsa, bununla ilgili olarak da kadının hayatını riske atmadan bir çözüm bulunabilir. Fakat burada asıl düşünülmesi gereken kişinin kadın olduğunu yani tehdit oluşturan kişinin olmadığını gözden kaçırmamalıyız.
Bu önerdiğimiz tedbirden daha önemlisi var ki, o da eğitim. Küçük yaştan itibaren çocuklara verilecek eğitim ile insan hayatının kutsallığı, bununla birlikte terbiye, saygı ve sevgi öğretilmeli. Hatta bunlarla ilgili uygulamalı zorunlu dersler konulmalı. İşte ancak o zaman toplumumuzda olumlu manada bir değişim başlar. Gelecek neslimizi korumak için biran önce kolların sıvanması lazım.
Böylece hem kızlarımızı korumuş oluruz, hem de ölen binlerce kadın boşuna ölmüş olmaz.
…***
Cevher İlhan 28 Şubat tarihli Yeniasya gazetesinde, ““28 Şubat ukdesi””başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
““28 Şubat postmodern darbesi”nin 23. yılında hâlâ üzerindeki sır perdesi devam ediyor. 28 Şubat kasırgasını estiren cuntaya, destek veren mâlûm mahfillere dair muammalar duruyor. “28 Şubat”ın özellikle “askerî yönü”, Genelkurmay’daki tartışmalar, medyaya sızan “komutanın yakasına yapışma” tehditleri, “zehirleme teşebbüsleri”, “suikast senaryoları” hâlâ karanlıkta.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
Hâlâ medyatik dezenformasyon ve propagandalarla gerçekler saptırılıp tersyüz ediliyor. “Karargâh”a doluşup ‘28 Şubat’ı ayakta dakikalarca alkışlayan bürokratlar, üniversite rektörleri - hocaları, yüksek yargı mensupları, iş adamları, sendika temsilcileri, medya sorgulanmadan, darbeye karşı duranlar itham ediliyor. Hâlâ bütün darbeler ve ara dönemlerde yapıldığı gibi “28 Şubat”da da hilelerle doğrular “yanlış”, yanlışlar “doğru” gösteriliyor.
Tam tersine askerin içinde dizginleri ele geçiren “28 Şubatçılar”ın tahribatına engel olanlar, “postmodern darbecileri” büyük bir itinayla ayıklayarak orduya zarar vermeden emekliye sevk edip 28 Şubat balonunu patlatma yolunu açarak akim bıraktıranlar suçlanıyor.
En çok çarpıtılan “28 Şubat” yanıltmalarının başında o günkü konjonktür dikkate alınmadan, dönemin Cumhurbaşkanı merhum Süleyman Demirel’in süreci açık bir darbeye dönüştürmeden tıpkı 12 Mart gibi Meclis’in kapısına kilit vurulmadan suhûletle atlatılması adına yaptığı “politik manevralar”ın önüne - arkasına ve neticesine bakılmadan, insafsızca karalamalar geliyor.
“28 Şubat cuntacıları”nın, “Siz yerinizde kalın, biz bu meseleyi eskisi gibi halledelim” diye Refahyol hükûmetini alaşağı etme teklifine şiddetle karşı çıkıp “Cesedimi çiğnersiniz!” tepkisini gösteren Demirel’in, Meclis’i açık tutarak eşiğe gelen darbeyi önlediği gerçeği bilindiği halde, aleyhinde propagandalarla hâlâ bir yığın yakıştırma yapıldı, yapılıyor.
Oysa muhtelif çevrelerden gelen tesbit ve ikrarlarla “28 Şubat”ın içyüzü ortaya çıkıyor.
Bir dönem Çiller’in danışmanlığını yapan Şükrü Karaca’nın, “Biz o zaman Demirel’e haksızlık etmiştik. 28 Şubat’ta onun belirleyici rol oynadığını falan düşünüyorduk. Sonraları şahsen anladım ki, onunkisi bir erken uyarıydı. Meclis tavır alsaydı 28 Şubat olmazdı” diye konuşup “Demirel’in iş çığırından çıktıktan sonra olayın fiilî bir darbeye gitmemesi için Yalım Erez’e hükûmet kurma görevi vermesi gibi bir sürü ‘numaralar çekmesi’ benzeri hoşlarına giden-gitmeyen çabaların olduğunu” söylemesi ve “99’da halk Fazilet’e yüzde 34 oy verse darbe olurdu. 2002’de AKP’ye verdi, hiçbir şey olmadı; çünkü şartlar değişmişti” ifadeleri de (Yeni Asya, 7.1.14)
Özetle, üzerindeki sır perdesi kalktıkça, arka plânı aydınlandıkça “28 Şubat ukdesi” çözülüyor.