Mart 03, 2020 10:19 Europe/Istanbul
  • Türkiye'den köşe yazarları

Cumhuriyet: Kriz sigortalıları vurdu

Yenimesaj:

Almanya: 'AB'ye yol açık değil'

Yeniasya:

Aile çökerse nesiller tehlikeye girer

Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:

...***

Remzi Özdemir, 2 Mart tarihli Yeniçağ gazetesinde, "Tüketicinin cebine uzanan el engellendi"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

" Bankaların alabileceği ücret ve komisyonlara ilişkin yeni düzenleme dün itibariyle devreye girdi.Bu sabah itibariyle gerek internetten gerekse ATM makinalarından yapacağımız havale ve EFT için 1-2 lira gibi cüzi bir ücret ödeyeceğiz. Daha önce banka şubesine girdiğimizde cebimizden alınan 2 bin 400 adeta masraf ve komisyon sayısı 1 Mart itibariyle sadece 50'ye düşürüldü."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

...***

Bankalar sadece bu 2 bin 400 adet komisyon ve ücretlerden dolayı 2019 yılında cebimizden 106 milyar lira para aldı.

Bankalar 2019 sonunda 106,4 milyar TL Faiz dışı ücret ve komisyon geliri elde etti.

Bunun 16 milyar TL'lik kısmı Kredilerden faiz dışında elde edildi. 16 milyar TL'lik kısmın 7,8 milyar TL'lik bölümü faizlere ek "Nakit kredilerden" alınan ücret ve komisyon.

Bankalar, "Bankacılık Hizmet Gelirlerine" 49,6 milyar TL gelir yazdılar. Üzerine 34,2 milyar TL'lik Ücret ve Komisyon geliri yazacak yer bulamadıkları için "Diğer Faiz Dışı gelir" diye gösterdiler. Tekrar yazıyorum tamı tamına 106,4 milyar TL'lik ücret komisyon gelirinin 34,2 milyar TL'lik kısmını "Diğer" diye geçiştirmişler.

Ölçü yıllardır o kadar kaçtı ki en sonunda bu alanda Kamu otoritesi olan Rekabet Kurulu Sigorta uygulamalarından bazı bankalara maddi para cezaları kesmek zorunda kaldı. Bir bankanın 2 hafta sigorta acenteliğini askıya aldı. Bazı bankalardaki soruşturması devam ediyor. 

Türkiye'nin yumuşak karnı ekonomi. Bankalar bunu çok iyi bildiği için hükümetleri çok rahat tehdit edebiliyor ve yönetebiliyor. Geçen hafta bir bankanın üst düzey yetkilisi ile bir toplantıda bir araya geldim. Yabancı sermayeli bu bankanın yetkilisi yeni düzenlemeden hiç memnun olmadığını ve karlarının düşeceğini söyledi.

Kârlarının düşüşü ile şube kapatıp personel çıkartacaklarını da sözlerine ekledi.

Halen Türkiye Cumhuriyeti'ni tehdit etme gücünü bulabiliyorlar. Ellerindeki silah ise personel çıkartma.

Devlet ne yapmalı sizin personel çıkartmamanız için?

Vatandaşı soymanıza izin mi vermeli?

Kafanıza göre ücret ve komisyon belirlemenize ses çıkartmamalı mı?

2 bin 400 adet masraf ve komisyon dünyanın hangi yerinde var?

Dünyanın hangi ülkesindeki bankacılık sisteminde toplantı yapılıp "başka komisyon yaratmak" için fikir toplantısı yapılır?

Bankacılık sisteminde kamuları bir kenara koyarsak yabancı kontrolünde bir sektör çıkıyor karşımıza.  Üst yönetime yıl sonu primlerle Türkiye'yi soyup soğana çeviren bir yabancı sermaye var ortada.

Personeline kriz var diye zam yapmayan bankaların üst yönetim ödemelerine baktığımızda bir önceki yıla göre yüzde 40 bile arttıran var.  Ne yaptın ki bu kadar büyük prim alıyorsun?

Sonra cebine girecek prim kesilecek diye, Türkiye Cumhuriyeti Devleti'ni ve otoritelerini personel çıkartmakla tehdit ediyorsun.

Bankalar daha çok kazanmak istiyorlarsa daha çok koşturup daha çok çalışmak zorunda. Öyle elini milletin cebine atarak para kazanma dönemi bitti!

...***

Erkan Rehber 2 Mart tarihli Aydınlık gazetesinde, " Tohum sorunu: Yerli mi yerel mi"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

" Türkiye’de atadan gelen tohumların (yerel ve milli) üretimi, kullanımı ve yaygınlaşması konusunda yerel düzeyde dikkate değer gelişmeler ve uygulamalar söz konusudur. Özellikle organik tarım/ürün kavramlarının güncellik kazanması ile birlikte yerel tohum üretim ve kullanımı konusunda toplumsal bir talep de ortaya çıkmıştır. Dünya ve Türkiye’de tohum sektörünün mevcut yapısı yerel tohum çalışmalarının ulusal ölçekte gelişmesine izin vermemektedir. Bu gerçeğe karşın, mevcut tohum sektör yapısının oluşmasında en önemli faktör olan ilgili bakanlığın yerli tohum geliştirme konusunu tekraren gündeme getirmesi üzerine konuyu tartışmak istedik."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

...***

Dünyada tohum konusunda yaşananlar sanki vahşi kapitalizmin gelişim hikâyesi gibidir. Tarımda geçimlik işletmelerden ticari işletmelere geçişle birlikte bu değişim başlamıştır. Tohum ıslah teknolojilerindeki yeniliklerle birlikte, tohumun kamu malı olmaktan çıkıp bir ticari mal niteliği kazanması sektörü tümüyle değiştirmiştir.

 Bir tahmine göre dünya küresel tohum ticaretinin yüzde 50’sinden fazlası 20 uluslararası firmaya aittir. 2018 verilerine göre bu 20 firmanın toplam satış değeri içinde sadece iki firmanın payı yüzde 60’a yaklaşmaktadır. Bu iki firmadan sonra sıralamada yer alan dört firmanın payı ise yüzde 26’dır. Geri kalan 14 firmanın payı ise sadece 14’dür. Bu verilere göre altı firmanın payı yüzde 86’yı bulmaktadır. Bu firmaların faaliyetlerinin tohumla sınırlı olmayıp, kimyasal ilaç üretimi ve genetiği değiştirilmiş tohumluk çalışmalarını da içerdiği dikkate alındığında dünya tarımında nasıl söz sahibi oldukları daha iyi anlaşılacaktır. Bu firmaların bazılarının insan sağlığı ile ilgili ilaç sanayinde de yer alması konunun başka bir yönüdür. Batı’da ortaya çıkan bu yapının, gelişmekte olan ülkelere ve benzer şekilde Türkiye’ye de yansıdığı bir gerçektir.

Türkiye’de tohumculuk sektöründe 2000’li yıllarda faaliyet gösteren firma sayısı 100 civarında iken son 15 yılda olağanüstü bir artışla 832’ye ulaşmıştır. Bu şirketlerden 779’u yerli, 31’i yabancı ve 22’si de ortaklık şeklindedir. Mevcut yasal düzenlemelerde çiftçinin kendi tohumunu kullanması yasak değildir. Ancak yerel çeşitlerin herhangi bir kontrolden geçirilmeden ve belirlenen standartlara uygunluğu tespit edilmeden satılması yasaktır. Ticari olarak üretilen tohumlar ise önemli ölçüde yabancı şirketler ve yerli ortakları tarafından üretilen ıslah edilmiş çeşitlerdir. Türkiye’de genetiği değiştirilmiş tohumların üretim ve pazarlaması yasaktır. Elimizde kesin bir veri olmamasına karşın, ticari olarak üretilen ve dağıtımı yapılan tohumlar içinde yerel (milli veya atalık) çeşit miktarının oldukça sınırlı olduğunu belirtmek, yanlış bir saptama olmayacaktır. Kesin olan; yurt içinde ticari olarak üretilen ve miktarı milyon tonu geçen tohumların önemli bir bölümünün atalık veya yerel olmadığıdır.

En büyük tehlike halen kamu malı niteliğinde ve çiftçinin elinde olan yerel tohumların yerli ve yabancı ticari şirketlerin kontrolüne geçmesidir.

...***

Ali Ferşadoğlu, 2 Mart tarihli Yeniasya gazetesinde, " Her şeyde krizlerin en ağırını yaşıyorsak"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

"25 baronun hazırladığı 7 maddelik bildirgede, “Türkiye Cumhuriyeti, tarihinin en ağır yargı krizini yaşamaktadır” denildi. “HSK siyasî baskı aracı haline geldi. Kamuoyunun dikkatle takip ettiği dâvâlardaki hukuksuzluklar ve yürütmenin yargıya doğrudan müdahalesi kabul edilemez boyutlara ulaştı. HSK tamamen siyasîleşip yürütmenin talimat niteliğindeki açıklamalarını görev addederek bağımsız yargıçlar üzerinde bir baskı mercii halini aldı.”"diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelre yer veriyor:

...***

Eğer adalette tarihinin en ağır krizini yaşıyorsa-ki, öyledir- ve bunu sıradan vatandaşlar bile fark ediyor, o zaman bu adaletsizlik her şeye sirayet edip, devletin her organında ve sosyal katmanların her bölümünde tarihinin en ağır krizlerini yaşıyor demektir.

Evet, “tek adam”cılıkla dönemin en ağır krizini yaşıyor!

İşsizlik rekor seviyede, fabrikalar kapanmış, üretim yok, ithalat var, emeklilerden bile yüzde 5 kesinti yapılacağı konuşulduğuna göre, ekonomide tarihin en ağır krizini yaşıyor!

Eğitim felç, dönemin en ağır krizini yaşıyor! Dünya’da 300 başarılı üniversite içinde bir üniversitemiz yok, 500’ün içinde iki üniversite var.

Televizyon kanalları ufunet saçmaya devam ediyor, aileler darmadağın, toplum sosyal hayatın en ağır krizini yaşıyor!

Darbeler anayasası ve kanunları halen geçerli, bir türlü düzeltilemedi. Bu zaviyeden de en ağır krizi yaşıyor!