Mart 11, 2020 10:36 Europe/Istanbul
  • Türkiye'den köşe yazarları

Yenişafak: Adana'da gizli bölmeli kaçak hastanenin ardından bu kez de kaçak tıp merkezi ortaya çıkartıldı

Karar:

Bakan Akar: 15 Mart'ta M4 karayolu üzerinde ortak devriye başlayacak

Milli gazete:

Erdoğan'dan koronavirüs açıklaması: Salgın değil

Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:

...***

Esfender Korkmaz 11 Mart tarihli Yeniçağ gazetesinde, "İşsizlik kader değil"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

"2017 Aralık ayında işsizlik oranı yüzde 10.4 idi. 2018 ' Aralık ayında yüzde 13.5 oldu. 2019 Aralık ayında da 13.7' oldu. İş aramayıp çalışmaya hazır olanları da katarsak, ''Fiili İşsizlik Oranı'' 20017 'de yüzde 16.58 iken 2019 da yüzde yüzde 19.87 'ye yükseldi. Eğer Venezuela gibi kaos yaşayan ülkeleri katmazsak, dünyada en büyük işsizlik oranı Türkiye'dedir. Bizden sonra ikinci sırada Brezilya ve üçüncü sırada İtalya geliyor."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

...***

2019  dördüncü çeyreğinde (Ekim- Kasım - Aralık) GSYH yüzde 6 büyümüştü. Ekonomide büyüme varken işsizliğin düşmesi gerekir. Neden düşmüyor ?

2019 son çeyreğinde büyüme var ve fakat aynı çeyrekte fakat sabit sermaye yatırımları -0,6 oranında geriledi. 2018 ve 2019 yıllarının tamamında da  sabit sermaye yatırımları geriledi. Yatırımlardaki gerileme işsizliğin artmasına neden oluyor. Yeni yatırımların yapılmıyor olması da en fazla genç işsizliğin artmasına neden oluyor.

Üretimde ithal girdi payının yüksek olması işsizliği artırdı. Üretimde kullanılan aramalı ve hammadde oranını yüzde 10 -15 seviyesine düşürmeden kronik işsizliği çözemeyiz. MB reel kur endeksine göre TL'nin yüzde 25 daha düşük değerde olması bile , ithal girdi payının düşmesini sağlayamadı. Çünkü  ihracat içinde ithal girdi payı yüksektir. Dahası bu sektörlerde ithal ikamesi politikalar uygulanmıyor.

Hukuk ve demokraside geri düşmemiz nedeni ile piyasada güven azaldı. Güven azalması, hem doğrudan yabancı yatırım sermayesi girişini düşürdü… Hem de  yerli ve yabancı sermayenin  ithal girdi malları için yatırım yapmasını engelledi.

İstihdam üstündeki vergi ve prim yükleri yüksektir. Bu durum kayıt dışı istihdamı artırıyor. 2019 Aralık ayında bir önceki yıla göre 1.1 yüzdelik puan düşmesine rağmen , yüzde 32.3 olan kayıt dışı istihdam oranı yine de çok yüksektir. Eğer istihdam yükü düşerse, kayıt dışılık azalır , devletin toplam geliri değişmez veya artar. Kaldı ki fiilen Kayıt dışı istihdam daha da yüksektir.

Gençler arasında işsizliğin bir nedeni de, makro düzeyde insan gücü planlaması ve eğitimde işgücü planlaması yapılmıyor olmasıdır.

Genç nüfusta işsizliğin ayrıca sosyal boyutları da var. Gençler arasında beyin göçü hızlandı. Gelişmiş batı ülkeleri uzman gençler için ilan veriyor. Gençleri Türkiye de tutmak zorundayız. Bunun için de devlet öncülük etmelidir. 

...***

Faruk Çakır 11 Mart tarihli Yeniasya gazetesinde "Yıllar boşa geçmiş"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

" Gerekli tedbirler vaktinde ve zamanında alınmadığı için başta İstanbul olmak üzere bütün Türkiye ‘deprem korkusu’ yaşamaya devam ediyor. “Marmara Depremi” olarak zihinlerde yer eden 17 Ağustos 1999’daki büyük depremin üzerinden şu kadar yıl geçti, depreme karşı tedbir noktasında bir arpa boyu yol alınmadığını söylemek haksızlık mı olur?"diyen yazar yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

...***

Boğaziçi Üniversitesi Kandilli Rasathanesi ve Deprem Araştırma Enstitüsü Müdürü Prof. Dr. Haluk Özener, Deprem Haftası dolayısıyla yaptığı açıklamada şöyle demiş: “Genel olarak ülkemizde yılda meydana gelen deprem sayısı ortalama 14-15 bin civarında olup yaklaşık 3 ayda yıllık ortalamanın yüzde 66’sını aşan miktarda deprem olduğu gözlenmiştir. Buna benzer bir durum 2017 yılında da yaşanmış olup, (...) aynı yıl içinde toplam 34 bin deprem kaydedilmiştir.” (AA, 7 Mart 2020)

Âcil müdahale istasyonları gibi farklı teknoloji ve tekniklerle toplam istasyon sayılarının Türkiye genelinde yaklaşık 500’e ulaştığını belirten Prof. Dr. Haluk Özener, teknik çalışmaları şöyle özetlemiş: 

“Halen kullanılan ekipmanlar, dünya üzerindeki en gelişmiş teknolojilere sahip olup, veri iletişimi olarak yoğunlukla uydu GPRS gibi güncel iletişim teknikleri kullanılmaktadır. (...) Halihazırda Marmara Denizi tabanında derinlikleri 1200 metreyi bulan 10 adet deniz dibi deprem ölçme cihazı ve 5 adet deniz dibi açılma ölçer cihazı çalışmaktadır. Bu cihazlarla 7/24 Marmara Denizi’ndeki depremselliği izleyebiliyoruz. (...) Ayrıca, deniz tabanı istasyonlarında kaydedilen deprem sayısının, karadaki istasyonlarda kaydedilenlerden genel olarak iki kat daha fazla olduğu veri analizi ile anlaşılmıştır.”

Depreme hazırlık noktasında eğitime ağırlık verilmesi gerektiğine dikkat çeken Özener, “Halk olarak da yine 1999 öncesine göre daha bilinçli olunduğuna inanıyorum. Bununla birlikte, deprem eğitimi ve deprem sırası ve sonrasında yapılacaklar konusunda küçük çocuklardan başlayarak eğitimlerin yoğunlaştırılması gerekmektedir” demiş.

İstanbul’un altyapı ve yapı stoku anlamında depreme hazırlıklı hâle gelmesi için neler yapılması gerektiği hususunda da değerlendirme yapan Özener’in en dikkat çekici tesbiti şu: “Bu konuda önemli boyutta maddî kaynak temin edilip yoğun ve bilinçli bir çalışma yapılırsa yaklaşık 15 yıl içerisinde İstanbul depreme hazır hâle gelebilir. Bu konuda karar vericiler tarafından yapılmış olan açıklamaları baz aldığımızda da benzer bir hedef görülmektedir.” 

Lütfen dikkat edelim: Bugün çalışmaya başlanırsa ancak 15 yıl içerisinde tedbir alma noktasında İstanbul depreme hazır hâle gelmiş olur denilmiş. Devlet hayatı bakımından 15 yılın kısa olduğu dahi düşünülebilir. Ancak ‘Marmara Depremi’nin üzerinden 20 yıl geçtikten sonra bu noktada olmamız büyük bir çelişki değil mi? Demek ki depremden hemen sonra yani 1999’dan itibaren gerekli tedbirler alınabilmiş olsaydı maddî tedbirler bakımından depreme hazır hâle gelmiş olunurdu. 

Depreme hazır olmak gerektiği daha ilk günden itibaren söylendi. Hatta binaların yenilenmesi ve benzeri maddî ihtiyaçlar için ‘deprem vergisi’ dahi ihdas edildi. Peki, bunca vergi toplandığı hâlde bu paraları başka yerlere harcayanların hiç mi kabahati yok?

20 yıl boşa geçtikten sonra “Bari bundan sonraki 15 yıl boşa geçmesin” demekten başka ne yapılabilir?

...***

Akif Beki, 11 Mart tarihli Karar gazetesinde, " AK Parti’ye kim daha zararlı?"başlıklı yazısını okyucularla paylaşıyor.

" Mehmet Yılmaz T24’te bir istatistik paylaştı ve iktidarın sokak gösterilerinden değil, asıl Davutoğlu ve Babacan gibi içeriden gelenlerin muhalefetinden korkması gerektiğini öne sürdü. Katılmıyorum. Nereden gelirse gelsin muhalefetten değil, iktidar asıl kendisini savunmaya soyunan ‘dümen neferleri’nin tembel kafa işi ucuz, bayağı şirretliklerinden korksun.  Hiçbir muhalefet, kendi ayaklarına sıkan bu zilli maşalar  kadar zarar veremez bir iktidara. Yüzlerine gözlerine bulaştırmadıkları, elleri değip de batırmadıkları ne kaldı!"diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

...***

Muhalefeti güya bastırmak için başvurdukları karalama propagandaları, muhalefete yarıyor, elleriyle parlatıyorlar. 

Canlı örnekleri, Mansur Yavaş’la Ekrem İmamoğlu’dur. Onlar vurdukça Yavaş’la İmamoğlu büyümedi mi? 

Ağızlarından çıkanı kulakları duymadığı gibi, ucunun nereye çıkacağını, kime dokunacağını da idrakten yoksun akıl fukaralarına avukatlık vekaletnamesi verilir mi?

Pervasızca nefret suçu işlemekten çekinmeyen bu güdük zilli maşalar, muhtemelen müthiş bir vuruş yaptıklarını düşünerek buluşlarıyla gurur da duyuyor, her seferinde yeniden ödüllendirilmeyi de bekliyorlar.

Bu kara propaganda birlikleri, bu müdafaa bölükleri, bu koruma taburları tarafından savunulmaktan daha beter ne gelebilir bir iktidarın başına? 

Hırtlıklarını da alıp uzak durmaları için üste ödül verilse yeridir.

Ahmak dostu olan, akıllı düşmanı hiç dışarıda aramasın.

15 Temmuz FETÖ darbe girişiminin devamı mahiyetinde toplanıp kaos planı yaparken suçüstü basılan Büyükada casuslarını alın. İnsan hakları savunucusu kılığına girmiş birer casus oldukları kanıtlanamadı, daha ilk duruşmada salıverildiler. Yabancılar, ilk uçakla da ülkelerine avdet etmedi mi?

Ne casuslar gördük, casusluk iddianameleri ya yazılamadı, ya zorlamalarla yazıldı ama havada kaldı ve düştü suçlamalar.

Yine de bir ısrardır gidiyor. Gezi’de kalkışma yok diyen ana dava mahkemesinin kararına rağmen, Gezi kalkışmasını organizeden yargılanıp beraat etmişti Osman Kavala. 

Bu kez, iddianamesi iki yılda yazılamadığı için daha önce süre aşımından tahliye edildiği 15 Temmuz darbe soruşturmasından tekrar tutuklandı. 

Önceki gün de, AİHM’in tahliye kararına itirazın dolmasına bir gün kala, casusluktan tutuklama verilmesin mi!

O tutuklama kalksa bu dosyadan içeride kalacak, iddianamesinin yazılmasına iki yıl da buradan var, o zamana kim öle kim kala, bulunur yeni suçlama, Allah kerim...