Mart 14, 2020 10:35 Europe/Istanbul
  • Türkiye'den köşe yazarları

Cumhuriyet: Ceyhan Belediye Başkanı Aydar: Siyasi darbe yapılmak isteniyor

Karar:

81 ile koronavirüs genelgesi: 9 ülkeden Türkiye'ye yolcu girişi durduruldu

Yenişafak:

Koronavirüse karşı okullar 16 Mart’tan itibaren 1 hafta tatil olacak, öğrenciler 1 hafta da internet ve televizyon üzerinden eğitim alacak

Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:

...***

Mehmet Faraç, 13 Mart tarihli Yeniçağ gazetesinde, “Corona'dan beslenen virüs!!!”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Dünyayı adeta teslim alan sinsi bir virüs yerkürenin bütün coğrafyalarında tüm ulusları alarma geçirdi... İnsanlık panikte, devletler çaresiz!.. Amerika'dan İtalya'ya, Slovakya'dan Yunanistan'a kadar, olağanüstü hal ilan ederek teyakkuz haline geçen devletler, küresel bir sağlık tehdidine karşı ne yapacaklarını şaşırmış haldeler..”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

…***

Başta Corona'nın ilk görülmeye başladığı Çin olmak üzere, İsrail'den Amerika'ya, Fransa'dan Almanya'ya kadar sağlık sektörünün önemli aşama kattettiği ülkelerde virüse karşı aşı geliştirme çalışmaları hızlandırılırken, ne yazık ki hem salgının etkisi büyüyor, hem de ağır sonuçları...

Sadece Çin'de 4 binden fazla insanın ölümüne yol açan Corona, ağır tahribat yarattığı İtalya'da da yaşamı tamamen teslim almış durumda... Eczaneler ve gıda toptancıları dışında her yer kapalı İtalya'da...

İtalya gibi birçok ülkede sayısı artan ölümler ve salgının etkileri ile birlikte gazetelere zaman zaman yağma haberleri ve insanların gıda satılan marketlere hücum etmesi yansırken, Türkiye'de şimdilik vakanın yol açtığı panik sadece Corona'nın tehdidini öne çıkarmadı, aynı zamanda toplumun kimi kesimlerinde, zihinleri kirlenmiş bazı yaratıkların ruhunu teslim alan bir virüsü de deşifre etti!.. Zam, kazık, soygun virüsüdür bu!!!

İşte tam da insanlığın can korkusuyla en çok sıkıştığı, ne yapacağını şaşırdığı, çıkmaza girdiği ve çare aradığı dönemde deşifre oldu o virüs!!!

İnsanın kanında büyüyen ve sistemini bozan virüslerden daha çok, toplumun kanına sinsice ve utanmazca giren bir virüs bu...

Enflasyon yalanının, zam pervasızlığının ve toplumu kazıklamaya devam eden fiyat anarşizminin fırsatları kaçırmadığı bir ülkede, bir anda ortaya çıkan utanç verici Corona pazarı halkı virüs salgınının tehdidi kadar ürküttü ve çaresizlikle karşı karşıya bıraktı...

Çin'de, İtalya'da ve Corona'nın insanları sinsi bir virüsün tuzağında ölüme sürüklediği diğer ülkelerde, bir buçuk liraya satılan bir paket makarna aradan 24 saat geçmeden 16 liraya, 5 liralık bir şişe kolonyanın fiyatı ise 20 liraya yükseldi mi acaba?..

İnsanların depremler, yangınlar, sel felaketleri ve Corona gibi küresel sağlık tehditleri sırasında gıda maddelerine hücum etmesi, hatta stoğa yönelmesi bir nebze olsun anlaşılabilir ama çaresiz kalanların sıkıntısını fırsata dönüştürerek, insanların alım gücü ile birlikte canlarını da sömüren karaborsacı- fırsatçıların ülkemizde bu kadar hızlı peydahlanması mide bulandırıcı değil mi?..

…***

Yusuf Karaca, 13 Mart tarihli Yenimesaj gazetesinde, “‘Virüs’ kal mikropluk yapma!”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Korona tedirginliği, dünyayı da ülkemizi de sardı. Yetkililerin, gözle görülür bir önlem aldıkları görünmese de, vatandaş tedirgin. Marketlerde kolonya kalmamış, düşünebiliyor musunuz! Böyle bir toplumuz işte... Makarnadan tutun, temizlik malzemesine kadar, hemen her şeye Korona zammı geldi. Bu sefer hükümetten önce fırsatçılar, zam yaptılar. Allah, daha beterinden korusun...”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

…***

Savaş çıksa, herkes açlıktan komşusunu yer, heralde!

Bu kadar aç gözlüyüz.

"Komşusu açken, tok yatan bizden değildir" Peygamber uyarısı, sadece kitaplarda kalır. Gerçekten öyle bir çağda yaşıyoruz ki, bu devirde peygamber gelmiş olsa, işi hayli zor. Bu toplumun, neresini düzeltecek!

Peygamberimiz, son peygamberdi, bir daha peygamber gelmeyecek. Allah'ın emir ve yasakları, KIYAMETE KADAR tazeliğini koruyor. Gerçek "salih kullar", bu emir ve yasakları çevresine yaşatma sorumluluğu taşırlar.

O zaman, bu salih insanların işi, gerçekten çok zor. 

Zor da, ne demek! Görüyoruz!

Yetiştireyim derken, başına bela oluyor! Perçeminden tutup, ateşten kurtarmak istediği kişi, ateşe koşuyor.

Göl gibi gördüğün, çöl işte, ne koşuyorsun!

İnsanın gördüğünden ne olur. Göremedikleri gördüğünün yanında kainata nispet, toz gibidir. Bir şey gördüğünü sanır. Korona'yı da görmüyoruz, yok diyebilir miyiz!

Gelir, yapışır, götürür seni! İstersen inanma! Sorumluluk sahibi ne yapıyor, Korona'dan kurtulmak için, denileni yapıyor. Bir bileni dinliyoruz hepimiz. Peki nice Korona'lar var ki, ahiretini elinden alıyor. Korona var, seni dünyadan ahirete götürüyor, Korona var seni, dünyadan cehenneme götürüyor.

Sorumluluk sahibi bir baba, Korona'dan korunmak için ne uyarılar yapar, ne önlemler alır, hepimiz biliriz. Devlet de baba gibidir aslında, bizim kültürümüzde devlet babadır. Koskoca şehirleri karantinaya alır.

Çin yapmadı mı?

İtalya, 60 milyonu karantinaya aldı. Neden peki? Tehlike gördü, 60 milyonu korumaya aldı. Peki salih kullar, Korona gibi virüslere karşı önlem almaz mı? Etrafını uyarmaz mı?

FETÖ bir virüs değil miydi mesela? CIA bu virüsü, Türkiye'ye üfledi mi, üflemedi mi? Virüsü kapan, canavara döndü!

…***

Taha Akyol, 13 Mart tarihli Karar gazetesinde, “Babacan ne diyor?”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Ali Babacan’ın partisinin kurulmasına ‘büyük’ gazeteler ve TV kanalları yer vermedi! Olayları bu mecralardan izleyenler Babacan’ın ne dediğini, parti programının nasıl olduğunu öğrenemediler. Tabii aynı kısıtlama şu veya bu ölçüde bütün muhalefet için geçerli. Ülkede basın hürriyetinin, yani halkın gerçekleri mukayeseli olarak öğrenme hakkının fotoğrafı böyle: Tek rengin ağır hakimiyeti, diğer renklerin sönükleştirilmesi… Ne yapsınlar? Sosyal medyada konuşuyorlar.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

…***

Babacan’ı Medyascope’da Ruşen Çatkır’ın mülakatında izledim. Çakır, 13 yıl bakanlık yapan Babacan’ın, bugün eleştirdiği yanlışları o zaman da eleştirip eleştirmediğini sordu. 

Babacan o zaman da eleştirdiğini söyledi….

Ali Babacan, ilk bakanlığından beri benim gazeteci olarak dikkatle izlediğim politikacılardan biridir. Önemli saydığım bazı konuşmalarını kaydetmiştim. 

İşte Babacan’ın o zamanki konuşmalarından bir kaç örnek:

“Eğer bazı reformları zamanında yapmazsak, bazı adımları zamanında atmazsak Türkiye hedeflediğimiz 20-25 bin dolarlar mertebesine ulaşamayabilir. Bunların başında eğitim geliyor… Çalışan nüfusun ortalama eğitimi 6.5 yıl. Böyle bir eğitim yapısıyla Türkiye’nin üretebileceği sınırlıdır…” (27.7.2012)

Babacan eğitimde “sayıların” arttığını ama “kalite”nin yükselmediğini söylüyordu.

Bugün, ‘2023 Hedefleri’nin ancak yarısı civarında kalmamızın sebeplerinden biri eğitimde reform yapılmamış olmasıdır.

Başbakan Yardımcısı Babacan, çok sayıdaki uyarıcı ve eleştirel konuşmalarından birinde şöyle diyordu:

“Hukukun üstünlüğü, hukuk devleti olabilmek, iş dünyamız için kurallı bir piyasa ekonomisi… Kuralların olmadığı yerde adaletsizlikler vardır, kuralın olmadığı yerde haksız kazanç vardır, yanlış bir rant kavramı vardır. Mutlaka açık, şeffaf kurallar ve o kuralların adil bir şekilde uygulanması... Bu konularda eksiklerimiz var.” (7 Mart 2014)

Babacan aynı konuşmasında, seçimlerden sonra hukuk reformunu ele alacaklarını söylüyordu fakat kendisi 2015’te hükümetten dışlanacaktı… 

Yanlış gidiyoruz diyen herkes dışlanacaktı.

DEVA partisinin programındaki ilk bölümlerin “Temel hak ve özgürlükler… Basın özgürlüğü… Yeni bir anayasa, kuvvetler ayrılığı, güçlü parlamenter sistem…” başlıklarını taşıması Babacan’ın dünkü konuşmalarıyla ve daha önemlisi modern devlet kavramıyla tutarlıdır.

AK Parti de bu ilkelerle kurulmuş fakat kabaca 2010’dan sonra yetkilerin tek elde yoğunlaşmasına yönelmişti.

Avrupa Birliği’nin 2012’den itibaren bütün İlerleme Raporlarında, Ak Parti iktidarı bu açılardan eleştirilir. Hatta “devletin kurumsal kapasitesinde” aşınmalar meydana geldiği, bunun ekonomi yönetimini de olumsuz etkilediği anlatılır.

Merkez Bankası’nın “laf dinler” hale getirilmesi ve kamu kurumlarındaki ölçüsüz siyasallaşma bunun örnekleridir. 

Bunları düzeltmeden mesela yatırım çekmek mümkün olmuyor işte!

DEVA’nın programıyla, Gelecek Partisi, İYİ Parti, CHP ve Saadet programı arasında benzerlik ve farklar vardır elbette.

Önemli olan; iktidar blokunun dışındaki bütün partilerde kuvvetler ayrılığı, yargı bağımsızlığı, güçlendirilmiş parlamenter sistem, basın hürriyeti ve devletin “kurumsal” niteliği konusunda benzer tavırların gelişmekte olmasıdır.

Zayıf ve kavgalı koalisyonları denemiştik. Bütün erklere hükmedebilen iktidarı da denedik ve sorunlarını yaşıyoruz. 

Ekonomide de bu sorunlar yüzenden sermaye çekemiyoruz; halbuki bir zamanlar yılda 20 milyar dolar geliyordu, değil mi?

Bu tecrübelerden sonra, nihayet, “kuvvetler ayrılığı, denetim ve denge, yargı bağımsızlığı, kamu kurumları, özgürlükler” gibi kavramların ne kadar önemli olduğunu görmeye başlamışızdır. 

Türkiye’nin yeni sosyolojik dinamizmi bu arayıştır; büyük şehirlerden başlayarak gelişiyor.