Nisan 22, 2020 09:20 Europe/Istanbul
  • Türkiye'den köşe yazarları

Karar: ABD'de koronavirüs nedeniyle zor şatlarda çalışan sağlık çalışanlarından toplu dava

Star:

Milli Muharip Uçak, F-16 motoruyla denenecek

Cumhuriyet:

Kaz Dağları'nda çifte standart: Aktiviste yasak, şirkete serbest’

Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:

...***

Erdal Sağlam 21 Nisan tarihli Cumhuriyet gazetesinde, " Kaynak kalmayınca salgının yükü bankalara"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

" Hükümet istediği kadar kredi vermediği için suçladığı bankalara “aktif rasyosu” getirip mevzuat yoluyla bu konuda zorlamaya çalışıyor. Bu uygulama, korona salgınının büyüyen ekonomik yükünü karşılayacak kaynak bulunamayınca, finansman yükünün bankalara yıkma girişimi olarak yorumlanıyor."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor: 

...***

Konuştuğumuz bankacılıkla ilgili bir akademisyen, hükümetin tüm derdinin “mümkün olduğunca düşük faizle, çok sayıda zor durumda olan küçük işletmeye finansman sağlayıp batışlarını önlemek, bu nedenle doğacak siyasi faturayı en aza indirmek” olduğunu söyledi. Bu amaca ulaşmak için devletin imkânlarının sınırlı olduğunun artık iyice anlaşıldığını kaydeden aynı iktisatçı, bunun üzerine çarenin banka kaynaklarının kullanılması olarak görüldüğünü kaydetti.

BDDK tarafından uygulamaya konan “aktif rasyosu”nun birçok açıdan sıkıntılı olduğu görülüyor. Her şeyden önce bağımsız bir kurum olması ve bankaların mali yapısını düşünmesi gereken BDDK’nin böyle bir siyasi karar almış olması tartışmalı. Ancak bankacıların çoğu, zaten bu tür ilkelerin çiğnendiğini belirterek daha çok uygulamada çıkacak sıkıntılar üzerinde duruyorlar.

Bütçe imkânlarının sınırlı, döviz rezervlerinin yetersiz olduğunu, dışarıdan döviz kaynağının henüz bulunamadığını hatırlatan bir bankacı, bu nedenle hükümetin yine gözünü kendilerine çevirdiğini söyledi. Zaten sıkıntıda olan çok sayıdaki işletmenin korona salgını etkisiyle iyice zora düştüğünü hatırlatan bankacı, bankaların da kredi verip büyümek isteyeceklerini ama bunu rasyonel ölçüde yapmak zorunda olduklarını politikacıların anlaması gerektiğinin altını çizdi.

Kamu bankalarının kaynaklarının kredilere aktığını, bu nedenle daha fazla kredi kullandırmaları için sermayelerinin büyütülmesinin tartışıldığını kaydeden başka bir bankacı ise “Bu krizden çıkışta sağlam kalan bir bankacılık sistemine bu ülkenin ve siyasilerin ihtiyacı var. Bunu görerek bankaları zayıflatacak adımlardan kaçınmaları beklenmeli” şeklinde konuştu.

İçinde yaşanan sıkıntının makro dengelerin bozulmasından kaynaklandığını artık hükümetin kabul etmesi gerektiğini kaydeden başka bir iktisatçı ise “bankaların mali yapılarını bozabilecek piyasa dışı zorlayıcı kurallar yerine, güven verecek kapsamlı ekonomik tedbirlere ihtiyaç bulunduğu”nu söyledi. Salgınla mücadele ve çıkışta izlenecek yol konusunda kapsayıcı, bütünlüklü bir plana ihtiyaç olduğunu kaydeden iktisatçı, hükümetin tüm çabasını bir an önce dış kaynak bulmaya vermesi gerektiğini belirtti. Bu kadar acil konularda bile hamasi söylem ve ikircikli duruşların ekonomiye güveni azalttığını söyledi.

Özetle, hükümet zorlayıcı kurallar oluştursa da özel bankalar riskli gördükleri için mümkün olduğunca kredileri artırmaktan çekinmeye devam edecekler. Ama hükümet bu rasyo ile en azından daha rahat borçlanmayı sağlayabilecek.

Peki, bunun faturası kime çıkacak derseniz; tasarrufu olanlara çıkacak diyebiliriz. Mevduat sahibi TL tasarrufuna daha düşük faiz almak zorunda kalacak. Hazine tahvili alan tasarrufçunun da getiri oranı düşecek. Önemli olan hususlardan biri de döviz mevduatını tercih eden yatırımcının vereceği karar olacak. Döviz mevduatı hacminde, tasarrufçunun faiz beklentisi olmadığı için, önemli bir gerileme beklenmiyor. Ancak bu tür piyasayı zorlayıcı uygulamaların devam etmesi halinde güven sorununun büyüyeceğini, bunun da döviz mevduatlarında sıkıntı yaratabileceğini unutmamak gerekiyor. 

...***

Mehmet Ali Verçin 21 Nisan tarihli Karar gazetesinde, " Ayinesi kredidir ülkenin, lafa bakılmaz"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

" Bir ülkede bankaların kredi vermesini teşvik etmek ile kredi vermeye zorlamak arasında ‘dünyalar’ kadar fark vardır. Ekonomi yönetiminin son çıkışları çok şaşırtıcıdır; bankalara yapılan teknik zorlamalar ve eleştiriler de isabetli değildir. Yönetimin maksat ve muradı ne olursa olsun BDDK’nın görevi, her hal ve şart altında bankacılık sektörünün sıhhatini garanti altına almaya çalışmaktır, zora sürmek değil. Krediler alanında Türkiye’nin durumunu ve dünyadaki yerini, verilerle inceleyince, konuyu daha iyi kavrayabiliriz."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

 

...***

Verilen kredi tutarları ile ülkelerin gelişmişlik seviyesi arasında bir ilişki var mıdır? Ak Partinin iktidara gelmesinden sonra kredi oranları nereden nereye gelmiştir ve diğer ülkelerle bir mukayesesi yapılabilir mi? 

Görüldüğü gibi Avrupa ülkelerinin gelişmişlik seviyesi ile kredi hacmi arasında doğrudan bir ilişki var. 

Acaba dünyanın diğer ülkelerinin de durumu benzer midir?

Avrupa, Asya, Amerika veya dünyanın başka yeri fark etmiyor: İstatistiki veriler, açık ve net bir şekilde kredi oranı yüksek ekonomilerin daha güçlü ve daha başarılı olduğunu ima ediyor.

Ak Parti’nin iktidara geldiği 2002 yılında, Türkiye, finansal yıkımdan yeni çıkmış ve toparlanmaya çalışan bir ülke görünümündeydi.

2002 yılsonu itibarıyla kredilerin GSYH’ya oranı %23’tü. Bu verilerin derlendiği son tarih olan 30 Eylül 2019’da, bu oran tam % 80’e çıkmış. 

Dünya Bankasının yaptığı bir sınıflandırmaya göre, yüksek gelir grubu ülkelerin kredi/GSYH oranı %145, orta yüksek %122, orta %104, orta-alt 45 ve alt gelir grubu da %41’dir.

...***

Cevher İlhan 21 Nisan tarihli Yeniasya gazetesinde, " “Karantina” garabetleri…"başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

" Koronavirüs salgınına karşı baştan beri karantina çelişkileri ve garabetleri sergileniyor. Öncelikle bir yandan “evde kal!” denilirken, “genelge” ile yüz binlerce küçük esnafın dükkanı kepenk indirmek zorunda kalırken, diğer yandan fabrikaların, büyük işyerlerinin istisna edilip çalış(tırıl)masıyla milyonların yine evden çıkmak durumunda kalması çelişkilerin başında geliyor."diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

...***

Parça parça “sokağa çıkma yasağı”yla her hafta sonu öncesi ve sonrası çarşı-pazarda araç ve insan trafiğiyle kalabalıkların oluşması; hafta içi evden çıkarak, yüzlerce kişinin çalıştığı fabrikalarda, büyük işyerlerinde, sokakta kalabalıklara karışıp aldıkları virüsleri evde kalan “riskli gruplar” olarak belirtilenlere özellikle evden çıkmayan yaşlılara bulaştırmaları da bir diğer tenâkuz.

Oysa doktorların tesbitleriyle, netice alınması için, sözkonusu virüsün kuluçka süresi olan on bir - on dört gün boyunca -sağlık, temizlik, gıda, nakliyat - tedârik, haberleşme sektörleri dışında- bütün alanlarda iki haftalık topyekûn kapsamlı gerçek ve doğru dürüst bir karantinanın olması gerekiyor ve bütün dünyada bu tür kapsamlı karantina tarzı uygulanıyor. Aralıklarla getirilen karantina bir işe yaramıyor; dahası bulaşma riskini daha da arttırıyor. 

Konunun uzmanları, taksit taksit sokağa çıkma yasaklarının karantinayı sağlamadığını, sokakta, metroda, büyük alış veriş merkezlerinde kalabalıklara karışanların virüsü evdekilere taşıdığını kaydediyorlar. Sonra bütün uyarılara rağmen salgınla mücadelede başarılı ülkelere benzer niçin “pandemi hastaneleri” ile diğer hastalara bakan hastaneler ayırt edilmeyip, koronavirüs hastaları da -çoğu yerde- aynı hastanelere yatırılıyor? 

Keza bir taraftan “artış hızının durduğu, durumun stabilleştiği”nden bahsedilirken, diğer taraftan virüsün yayılma hızının hâlâ on gün içinde pik yapacağı”nın söylenmesinde de açık bir tezat var.

Madem “inişte” neden bu süreçte salgının önünü tamamen kesmek ve tedavide iyileşen hasta sayısını hızla arttırmak için bütün dünyada olduğu gibi âcilen sahra hastaneleri kurulmuyor? 

Aslında Cumhurbaşkanlığı Sözcüsünün, “Üç haftadır biz buradayız, dışarı çıkmıyoruz. Dışarıdan konuk almıyoruz. Programları buradan yürütüyoruz. Ama tabii kural herkes için geçerli. Devlet başkanından memuruna, polisinden evinde oturan insanına. Biz hepimiz kurallara istisnasız şekilde uyuyoruz. Bir ayrım yok, herkes bu kurallara uymak zorunda” diye konuşup, Cumhurbaşkanı’nın “üretimin durmaması gerek” gerekçesinde dile getirdiği gibi, iki haftalık sokağa çıkma yasağıyla sonuç alıcı kapsamlı ve etkili bir karantinaya dair “Bunun toplumsal hayata, insan psikolojisine de maliyeti farklı şekillerde olurdu” ifadesi, bütün bu çelişkili garabetlerin temel sâikini deşifre ediyor.

Görünen o ki ortadaki fecaatin üstünün örtülmesi siyasi hesâpları uğruna gerçekler saklanıp doğrular tersyüz edilerek tam bir algı operasyonu yürütülüyor. “Tedbirler”e dair en ufak bir eleştiride bulunanlar suçlanırken, herkesin hiçbir eksiği görmeyip sürekli siyasi iktidarı övmesi “bekleniyor.”

Ve belediyelerin kanuna göre “bağış kampanyaları” engellenip toplanan bağışlar bloke edilip el konulurken, ekmek dağıtmaları bile “yasaklanırken”, bütün medya “iktidara ilişik medya”daki gibi 

iktidardakilere medhiyeler dizilmesi, peşinen “başarı” olarak lanse edilmesi isteniyor. Garabet içinde garabet…