Nisan 25, 2016 09:34 Europe/Istanbul

Özcan Yeniçeri, Yeniçağ gazetesinde, “Toplumsal çürüme alametleri!”başlıklı yazısını okıuyucularla paylaşıyor.

“Yaşamda olanlar daha doğrusu yaşananlar toplumun gerçeğidir. Gerçekleri göz ardı etmek, olanları olmamış var saymak, yaşananları münferit vakalar olarak tanımlayıp geçmek sorunları büyütür ve yaygınlaştırır.Son zamanlarda meydana gelen taciz, ensest, tecavüz, cinayet, intihar, boşanma, aldanma, aldatma, kadına şiddet uygulama vb. vakalarda gözle görünen artış olguların ekonomik, sosyolojik ve psikolojik temelleri üzerinde yoğunlaşmayı gerektirmektedir.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor: 

…***

Meydana gelen olgular sahip olunan bütün değerler yönünden ciddi bir yabancılaşma ve anomiyi göstermektedir. Cinsler (insan-hayvan), cinsiyetler (kadın-erkek), inançlar (Müslüman-Hıristiyan), ideolojiler vb. arasındaki sınırlar büyük ölçüde kalkmıştır.

Diğer yandan doğru-yanlış, iyi-kötü, haram-helal, melek-şeytan gibi belirleyici normlar büyük oranda işlevlerini kaybetmiştir. Aile, ahlak, inanç, namus ve şeref gibi kavramların içi boşaltılmıştır.

Günümüz insanı için yalnız yaşanan an vardır. Anı yaşa geleceği boşla, hemen şimdi felsefesi her yanı sarmıştır. Dünyayı heva, heves, zevk ve tatminden ibaret gören insan sayısında ciddi bir artış vardır.

Zevkini ve tatminini Tanrı edinenler vardır. Bu insanlar hiçbir şeyle kendilerini bağlı görmeyen, hiçbir şeye inanmayan, hiçbir değer tanımazlar. Onlar için her şey mubahtır.

Taciz ve tecavüz makinesi gibi çalışan insan sıfatındaki şahsın kendisine emanet edilen çocuklara yaptığı tacizler duyulunca adeta kıyamet koptu. İlahiyat, toplumsal hayat ve siyaset üçlüsü konuyu yüzeysel de olsa tartışmaya açtı. Sonuçta bu zata on çocuğa cinsel istismar suçundan ilk duruşmada 508 yıl hapis cezası verildi.Ancak sorun yalnız bu şahıs ya da onun çalıştığı kurumdan ibaret değildir. Bu sapkın davranışlar resmi, özel, okul, şirket ya da kurum olarak her yerde yaygın olarak yaşanmaktadır. Olgular bunu göstermektedir.

Bir de kapalı kapılar arkasında kalan, duyurulmayan, sessiz çığlıklarla geçiştirilen ve bunlardan daha vahim yaşanan gerçekler vardır.

Devlet dairelerinde, çeşitli özel sektör kurumlarında ve şirketlerde yaşanan mobbingler, istismarlar ve tacizler tam anlamıyla sosyal bir sorun halini almıştır.

Olanı biteni yok sayarak deve kuşu modeli davranmak sorunları giderek içinden çıkılmaz hale getirir. Panik ve infial yaratan bu tür sapkın olguları saklamak ya da basite almak sonuçta toplumu çürütür. İnsanları ütopik, teorik ve romantik kabuller mutlu edebilirler. Ancak hayatı kuramlar, ön yargılar değil gerçekler belirler.

Yolsuzluğu, rüşveti, tacizi ya da tecavüzüyle toplum alarm veriyor. Gerekli ve zorunlu tedbirler zamanında alınmazsa toplumsal çürüme engellenemez!

…***

Murat Muratoğlu, Sözcü gazetesinde, “Halay başı inşaata çeker”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Halay başı nereye çekerse o tarafa gidilir. Halay başı iktidar olduğuna göre tercihi de yıllardır belli: İnşaat sektörü… Büyük paralar dönüyor sektörde…

Köprülere, havalimanlarına, statlara, AVM’lere, konutlara bakarsak bu konuda kendimizi çok geliştirdiğimiz aşikâr… Maalesef bu durum ekonomide dengeyi tamamen bozuyor. Ağırlık merkezinin bir ucunu toprağa gömüyor.

İnşaat üretim değildir. Tamam, gerek yapım aşamasında gerekse sonrasında onlarca sektörü besler… Peki ama Türkiye’ye getirisi? Borç ödemeye katkısı?”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadeelre yer veriyor:

…***

Durum şu: Sanayide Çin, Hindistan ve diğer Asya ülkeleri daha ucuz emek ve enerji fiyatlarıyla Türkiye’de erişilmesi imkânsız maliyetlerle üretim yapabiliyorlar. Hırçın rekabet şirketleri iflasa kadar sürüklüyor.

Oysa inşaat yaptığınızda rakip diye bir derdiniz kalmıyor. Kuvvetli bir pazarlama ekibi sorunların üstesinden gelebiliyor. Haliyle diğer sektörler cazibe kaybettikçe, inşaat sektörü cazipmiş gibi bir algı oluşuyor.

Kârlılık açısından bakarsak şirketler için bir çıkış yolu inşaat… Ülke açısından ise tam bir çıkmaz! Bugüne kadar inşaat ile ilgilenmemiş büyük gruplar, holdingler inşaata yöneliyorlar. İşte en büyük tehlike de burada…

Açıklamaları mantık çerçevesinde doğru… Çok daha az yatırım gerektiren, çabuk sonuç verebilen, normal şartlarda bir yatırımın 15 yılda getirdiği geri dönüşü, üç-dört yıla indiren bir yatırım. Tabiatıyla kârlılık sorunu yaşayan sanayiye çok daha cazip geliyor.

Üretime gitmesi gereken kısıtlı kaynaklar inşaata yöneliyor. Yeni yatırım, yenileme, Ar-Ge yapılmıyor.

İyi de inşaat bir yerde tıkanır. Hep tıkanmıştır. Kısa vadelidir. Önce durgunlaşır sonra kâr getirmemeye başlar. Tasarruflar artık emlak olmuştur. Sektöre yeni para girmez. Yoktur ki girsin!

Çözüm; faiz maliyetini düşürüp krediler vasıtasıyla yeni kaynak yaratmaktan geçer. İşte şimdi iktidar bu kozunu oynuyor. Derman olur mu?

Geçmişte bankalar uzun vadeli ve düşük faizli konut kredisi vererek inşaata olan talebi artırıyorlardı. Artık bankalar eskisi kadar kolay ve ucuz kredi veremiyorlar. Limitlerine geldiler.

Yine de sektörün hâlâ efsanesi bol… Beşe katlayacak, on beşe katlayacak… Bu durum reel olarak getirinin düşük olduğu Türkiye için şimdilik sürükleyici nitelikte…

Ancak mevcut tablo Türkiye’de yatırımların doğru olmadığını gösteriyor. Kırılganlık artıyor. Olası bir ters dalgada alabora olmamız kolaylaşıyor. Halay başı uçuruma gidiyor.

…***

Süleyman Yaşar, Taraf gazetesinde, “IMF’ye göre Türkiye’de siyasi belirsizlik var”başlıkşı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Uluslararası Para Fonu (IMF) geçen haftanın son iş gününde Türkiye raporunu açıkladı. Buna göre; Suriye savaşı, Rusya krizi, Güney Doğu’da yaşanan çatışmalar ve terörist ataklar güvenlik sorunu ve siyasi belirsizlik yarattı. İşte bu nedenle tüketici güveni ve yatırım iştahı azaldı. Dolayısıyla azalan yatırımlar ve azalan karlar ekonomiyi zora soktu.Yine IMF raporuna göre; reel sektör şirketlerinin yüksek tutarlı kısa vadeli dış borçları nedeniyle Türkiye’nin yıllık dış finansman ihtiyacı milli gelirin yüzde 27’sine yükseldi. Yani bu yıl 198 milyar dolar tutarında dış finansmana ihtiyaç olduğunu söyleyebiliriz.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

…***

Bir de gerileyen petrol fiyatlarına rağmen döviz ihtiyacının milli gelire oranın yükselmesi önümüzdeki dönemde sorunları artıracak. Çünkü siyasi istikrarın olmaması yabancı sermayenin Türkiye’yi terk etmesine neden oluyor. Bu arada aynı raporda cari açığın milli gelire oranın önümüzdeki beş yılda yüzde 4’ün üzerinde seyredeceği tahmin ediliyor. Yine aynı raporda cari açığın kaynağı belirsiz döviz girişleri ve rezervlerden finanse edildiği söyleniyor. Ve oynak olan kaynağı belirsiz döviz girişleriyle finansmanın, dış dengeyi sürdürülemez hâle getirdiği ileri sürülüyor.

Gelelim Türkiye’nin alması gereken önlemlere…

IMF raporunda; özel tasarrufların Türkiye’de benzeri ülkelere göre düşük olduğunu belirtiyor. Yatırımların ve toplam faktör verimliliğinin düşüklüğüne vurgu yapılıyor. Bu arada istihdamın düşük düzeyde olduğu ve özellikle kadın istihdamının çok az olduğu belirtiliyor raporda. Dolayısıyla bu sorunlu alanlarda önlem alınması şart.

Raporun olumlu tespitlerine gelince…

Banka sermayelerinin yeterli olduğu, kamu maliyesinin sürdürülebilir olduğu ileri sürülüyor. Tabii iflas erteleme taleplerinin artması bu iki olumlu değişkeni olumsuza çevirebilir. Dikkatli olmakta fayda var.

Tabii IMF’nin raporunda bir de projeksiyon var. Buna göre; 2016-2021 yılları arasında ekonominin büyüme hızı yüzde 4’ün altında gelişiyor. Ve enflasyon 2021’de yüzde 6,5, işsizlik ise yüzde 10,5 olarak tahmin ediliyor. Yani Türkiye işsizlik ve enflasyon hedeflerine önümüzdeki beş yılın sonunda ulaşamıyor. Yine 2023’te kişi başına gelirin 25 bin dolara ulaşması hedefi de tutmuyor. Çünkü bu projeksiyona göre 2021’de kişi başına gelir ancak 11 bin 436 dolara ulaşabiliyor.

Anlayacağınız IMF raporunda belirtilen siyasi istikrarsızlığın, Türkiye’den sermaye kaçışına neden olması bu ülkenin dış şoklara karşı kırılgan olduğunu bize gösteriyor.